|
AYNALAR - KIRIK AYNA Başı dönüyordu… Ellerini mutfak tezgahına dayadı, başını önüne eğdi. Yüzüne acı dolu bir ifade yayılmaktaydı. Gözlerini sımsıkı yumdu, iyi gelmesini dileyerek. Dileği gerçekleşmedi... Beynine, lanet olası sancılardan biri saplanmıştı yine. Ağır ağır tüm vücuduna yayılmaya başlayan acıya tahammül etmeye çalışırken, sancıların bir yenisi ciğerlerine saplandı. Acı iliklerine işlerken, bedeni kasıldı. Tek korkusu bedenini kaplayan acının etkisiyle bilincini kaybetmek ve acı içerisinde kıvranırken bir başkası tarafından görülmekti. Ölüm umurunda bile değildi, ölüm meleği istediği an gelebilirdi… Göğsüne ağırlık çöktü. Önce nefes almakta güçlük çekti, sonra nefes alamadı. Hareket etmeye çalıştı. Ne ayaklarını ne de mutfak tezgahına kenetlenmiş parmaklarını oynatabiliyordu. Ölümün geldiğini hissediyordu. Soluk bile alamazken daha fazla şansı olamazdı, olmamalıydı. Acıyla kıvranırken nasıl olduysa aklına bir soru takıldı: Acaba ölüm herkese bu şekilde mi gelirdi? Hem ölüm anında, beden fonksiyonları son bulsa bile ruhen içinde bulunduğu acı diner miydi? Tüm yaşamı kare kare geçiyordu gözlerinin önünden. Vicdanıyla bir hesaplaşma başlamıştı. Ölmek üzere olduğuna kanaat getirdi. Ruhu hafifledi, hissettiği acılar dinmeye başladı, içini derin bir huzur kapladı… Az önce hissettiklerini yabana attı. Ölmek bu kadar kolay mıydı yani? İçinde bulunduğu acıların son bulmayacağını düşünürken çoktan bir "ölü" olmuştu… "Sima, nerede kaldın?" Duyduğu ses bir anda gözlerinin açılmasına neden oldu. Görünüşe göre ruhu hala bedeninde hapisti; özetle, ölmemişti! Yaşadığından emin olabilmek için tezgaha kenetlenen parmaklarını oynatmaya çalıştı. Parmakları hareket ediyordu… Ellerini tezgahtan çekip bir adım geriledi, başını yavaşça kaldırdığında mutfak dolabının camındaki yansıması karşısında dehşete düştü. Teni bir ruh kadar beyazdı, gözleriyse birer dipsiz kuyudan ibaretti. Onların içine çekildiğini hissetti. Farkında olmadan ağlamaya başladı. Korkuyordu… Nihayet gözlerini yansımasının gözlerinden ayırabildiğinde duvara çarpmıştı. Arabasına binmeden evvel ki ayrılık anı geldi aklına. Sokak lambasının loş ışığı altında ona son vedasını etmeye hazırlanırken kazara ve ilk defa gözlerinin içine bakması, kendisiyle karşılaşması, hemen ardından gerçeği kavraması… Mırıltı halinde döküldü sözcükler ağzından; "Gözlerinin derininde kendimi gördüm sanırken ben; gördüklerim, görmeyi dilediklerimden ibaretmiş. Ve o kadar söz sarf ettirmişim ki sana, tümü duymayı dilediğimdenmiş… Kanımla doldurduğum kadehimi vermeye çalıştıysam da sana, o kadar tecrübesizmişim ki, bir rüyâ görmeyi bile becerememişim…" "Sima! Yarım saattir sesleniyorum, niçin cevap vermiyorsun?" Olduğu yerde sıçradı. Bu beklenmeyen uyarıcıya karşı hazırlıklı değildi. Az önce ağzından dökülen sözcükler beyninde dönerken, boş gözlerle baktı kapıda dikilen kızın suratına.... "Bembeyaz olmuş suratın! İyi görünmüyorsun, otur şöyle…" Birkaç adım ileri gidip kızın kollarına bıraktı kendini. Huzur duydu… Güven duydu… Yüzünü kızın omzuna gömdüğünde hıçkırarak ağlıyordu… "Hiçbir soru sormayacağım sana, ancak sorun yine o değil mi? İçindekini öldürürken yardımcı olacağım sana; tıpkı senin içimdekini öldürmeme yardımcı olduğundaki gibi…" Bir süre sonra başını kaldırdı. Kendini biraz daha iyi hissettiğinde Yaz’ın yüzüne bakmaya cesaret edebilmişti: "Kahveleri sen yapsan daha iyi olacak sanırım… Sonra da balkona çıkarız." Mutfak masasının yanındaki sandalyeye oturup Yaz’ın kahve yapışını izledi. Başka zaman olsaydı muhakkak "Şeker şimdi mi katılır?", "Bak, köpüğü kaçıracaksın!", "Yok! Diyorum ben, sen bu işi beceremiyorsun!" gibi latifelerle kızın kafasını şişirirdi. Şimdiyse, ocakta yanan ateşi izlerken ona bir şey söylememiş olmasının ne kadar adil olduğunu düşünüyordu. Yaz’ın sesi, gözlerini ocakta yanan ateşten ayırmasına neden olmuştu: "Dalma kızım, dalma! O kadar çok istiyorsan dalmayı denize falan gidelim. Haydi, balkona…" Yüzüne zoraki de olsa bir tebessüm yerleştirdikten sonra arkadaşının peşinden balkona doğru ilerledi. Hava oldukça güzeldi… Güneş’li bir yaz öğlesiydi. Bir yaz sabahı doğmuştu, bir yaz gecesi ölmeliydi… Ne ilkbaharı ne de sonbaharı severdi. Kararsız olan hiçbir şeyi sevmezdi. Sıcak ise, sıcak; soğuk ise, soğuk olmalıydı. Ya yaz olmalıydı, ya da kış… Ya yaşamak vardı, ya da ölüm… "Sanırım bunu senden saklamamam gerekiyor…" Balkon kapısından geçerek salona girdikten sonra koşarak odasına gitti. Çalışma masasının yanında duran sandalyeyi çekerek oturdu, masadan aldığı maket bıçağıyla önünde duran koliyi açtı. Kolinin içinde aynı kitaptan yaklaşık elli tane vardı. En üstteki kitapsa hediye paketi yapılmıştı. Onu aldıktan sonra ayağa kalktı. Başı dönmeye başladı. Gözleri karardı. Yaz’ın gelmesinden korkarak kapıdan seslendi; "Güzelim, bekle. İşim biraz uzun sürecek gibi. Sakın
buraya geleyim deme." İçi rahatladı. Etrafına bakmaya çalıştı. Görüntüler bir gelip bir gidiyordu. Kendini görüntüsü karıncalanmış bir televizyondan farksız hissetti, güldü. Hiç acı duymuyordu, ama korkuyordu. Adımlarını sayarak yatağına gitti ve uzandı… "Gözlerinin derininde kendimi gördüm sanırken ben; gördüklerim, görmeyi dilediklerimden ibaretmiş. Ve o kadar söz sarf ettirmişim ki sana, tümü duymayı dilediğimdenmiş… Kanımla doldurduğum kadehimi vermeye çalıştıysam da sana, o kadar tecrübesizmişim ki, bir rüyâ görmeyi bile becerememişim…" Ellerini yüzüne götürdü. Yattığı yerde yan döndükten sonra dizlerini karnına doğru çekti. İstemediği görüntüler geçiyordu gözlerinin önünden. * Aşağı yukarı on beş dakika boş boş dolandıktan sonra karşı şeritten hızla gelen kamyonu fark etti. Direksiyonu üzerine kırdı. Kamyon şoförü kaçmaya çalıştıysa da başarısız olmuştu… Adamın telefonu çaldığında saat sabaha karşı beşti. Cep telefonunun ekranında "Yaz" ismini görünce kalbi sıkıştı. Alacağı haberin ne olduğunu anlamıştı. Telefonu açtı; "Hayırdır?" Adam, kızın son sözlerini işitmemişti. Belki de doğruydu kaderlerinin aynı noktada birleştiği. Adı gibi de emindi Sima’nın kaza geçirmemiş olduğundan. Aklı sıra ondan intikam alacaktı, bunun için de en iyi yol intihardı. Bilgisayarın başından kalktı, radyonun sesini sonuna kadar açmasıyla üst kattaki yaşlı kadının bastonuyla yere vurmaya başlaması bir oldu. Sabah namazına kalkmış olmalıydı. Tavana bakarak, "Umarım benim için iyi duaların da olmuştur" dedikten sonra banyo kapısından girdi. Bir süre aynanın karşısında yüzünü inceledi. Bu yakışıklı adama yazık olacaktı. Annesi, kendisine bir şey yapmasından korktuğundan -her zamanki gibi- evde kendisine zarar vermek için kullanabileceği ne var ne yoksa, yok etmişti gitmeden evvel. Oysa, çok daha önceden yapmıştı planını. Şayet kendini öldürmeye karar verdiğinde hiçbir şey bulamazsa banyodaki aynayı parçalayıp onunla deşecekti bedenini. Bir daha işine yaramayacak olan tıraş makinesini eline aldı, bir süre makineye baktı; zamanında çok para saymıştı buna, şimdiyse onun için değersizdi. Bir adım geri çekildikten sonra makineyi aynaya fırlattı. Aynada çatlaklar meydana gelmişti. Makineyi düştüğü yerden aldı, bir defa daha fırlattı. Bir defa daha… Bir defa daha… Bir defa… Bir… Lavabonun içindeki parçalar arasından en büyük olanı seçti. Yatak odasına geçerek müzik setinin yanına oturdu. Radyoda çalan şarkıya eşlik ederken vücuduna elinde tuttuğu ayna parçasıyla çizikler çekmeye başladı… Acıya alışana kadar ince çizikler çekti. Sonra, elinde tuttuğu ayna parçasında gözlerini gördü… Sonra, gözlerinin içindekileri gördü… Sonra, onu gördü… Sonra, bunu yapanın kendisi olmadığını anladı… Vücudunda giderek daha derin yaralar açan o idi. Kana bulanan ayna da bile görebiliyordu Sima’yı. Ondan kurtulmak istedi… Gözlerini, elindeki aynada gördüklerinden ayıramadığından, ondan kurtulmak istediğinden daha hızlı saplamaya başladı elindeki kırık ayna parçasını bedenine. Artık, acıyı da hissetmiyordu. Damarlarındaki tüm kan çekilip de güçsüz düştüğünde neredeyse kemiklerini de parçalamak üzereydi… Uruz’un cesedini bulanlar üst kattaki yaşlı teyzenin
çağırdığı polislerdi… "Ölmesi gereken bendim, ama onun ölümüne neden oldum." dedi inleyerek. Ölmeden evvel insanların gözleri önüne böyle sır perdeleri de mi indirilirdi? Uruz’un ölümü üzerinden üç- dört yıl geçtikten sonra onun ölüm anlarını yaşayacağını ve onun katili olduğunu öğreneceğini söyleyen biri çıksaydı karşısına akıl hastanesine tıktırırdı. Belki de tıktırmazdı… Yoğun bakımdan çıkıp da beden sağlığını toparlayınca ailesi akıl hastanesine yatırılmasını uygun bulmuştu. Nasıl bir yer olduğunu iyi bilirdi… Yaz’a hediyesini vermeliydi. Kendisi için son bir şans diledikten sonra yataktan kalktı. Yerde duran sırt çantası dolu görünsün diye içine bir iki şey tıkıştırdı. Hediye paketini de aldıktan sonra balkona yöneldi. "Az daha gelmeseydin ben oraya geliyordum." Kız elinde tuttuğu paketin içinde bir kitabın olduğunu bilse de sabırsızca yırttı ambalaj kağıdını. Pakedin içindeki kitabın kapağını gördüğünde gözleri büyüdü, hayal gördüğünü sanan bir insanın ifadesi yerleşti suratına. Bir ellerinin arasında duran kitaba, bir Sima’ya baktıktan sonra kızın boynuna sarıldı. "Bu… İnanılmazsın! Ne zaman hazırladın bunu?" Sima, Yaz’ın daha fazla konuşmasına müsaade etmeden yerinden
kalktı, sokak kapısına yöneldi. İki kız kapının iç kısmında birbirlerine
sıkı sıkı sarılıp, hiç konuşmadan vedalaştılar. Gözyaşları, hüzün, mutluluk,
hüsran, heyecan vardı her ikisinin de yüzünde. Sima hızla indi, beşinci
katla dördüncü kat Gözleri kararıyordu… ** "Sima?" * |