KUZGUN

- Galip DURSUN -


'940 - AV

1. Yemin

Her ne kadar güney-batı Avrupa ve onun güz yağmurları hakkında anlatabileceğim çok fazla bir şey yoksa da şu an gökyüzünden boşanırcasına yağana yağmur damlalarından hissedebildiğim kadarıyla, eski dünyanın bu, tek göç kabul etmemiş ve göç etmemiş yöresi bile göğün kutsal kalbinden aşağıya süzülen gözyaşlarına karşı çaresiz kalabiliyordu. Buradan otuz kilometre kadar kuzeyde kalan o eski püskü kontrol noktasını geçerken kimliğimi kontrol eden 1960lardan kalma üniformalı, şirin Bask bölge polislerinin de bana anlattığı şekliyle şu anda caddelerini arşınlamaya başladığım bu zarif kent İsa’nın dünya üzerinde nefes almaya başlamasından önce Kadim Roma’ya giden yolun en önemli duraklarından biri olarak ün salmış ve yine Kadim Roma bir antik Yunan geleneğini daha devam ettirerek meşhur Delphoi Tapınak Rahibelerinden birkaçını bu bölgede sürgün bulundurarak bu gizemli bilimin dünyaya yayılmasına olanak vermiş. Bunca şeyi bilmelerine hayret etmek gerekirdi aslında ama bu sefil yaşamımda bundan daha parlak şeyler gördüğüm için genel ve etnik kültürü bu kadar önemli sayan birkaç polis memurunu yok saymayı yeğledim.

Roma meşhur oraklı buraya taşımıştı demek. Ne kadar ilginç öyle değil mi? Bende bu kasabada eğlence amaçlı bulunuyordum zaten. Korkunç bir tesadüf.

Antik çağın yeni oluşmaya başlamış kendince kurallarına saygı duymamak elde değil ama bunun benzeri bir kan havuzunu 1930lu yılların ilk çeyreğinde kurmaya çalışan ve şu anda geçtiğim çamurlu caddeden yaklaşık olarak üç bin kilometre uzakta yaşamış olan meşhur germen fanatikleri aynı şeyi yaptıklarında nedense çok fazla tepki almışlardı. Yaptıkları kendilerine çokça saygı duyulmasını sağlamış olabilir ama aldıkları tepki biraz politik gibiydi, ne dersiniz?

Roma eğer egemen nefsini 1930larda olduğu gibi o zamana kadar kendi haline bırakılmış ve gittikçe serpilmiş olan bir başka potansiyel dünya süper gücünün karşısına çıkartmış olsaydı sanırım bunların hiçbiri olmayabilir ve Herodot’un anlattığı şekliyle Delphoi Rahibeleri Bask’ın ıslak ve kadim sınırlarından çok uzakta, mutlu bir şekilde, Atina’nın güvenli kanatları altında yaşamlarını devam ettirebilir ve inanılmaz bir önerme yapmak gerekirse de tüm bu şartlar daha önce söylediğim şekliyle gerçekleştiği takdirde Osmanlı İmparatorluğu içerisinde Acem falcıların yerleşmesine çok fazla izin verilmezdi. Tüm sorun belki de 1930 ların çok yakın bir tarih olmasından kaynaklanıyordu. Bundan iki bin yıl sonra emin olabilirdim ki tarih çok daha farklı yazılacaktı.

Kim bilir; belki de Osmanlı, devşirme adı altında başta Mora yarımadası ve çevresinden asırlarca potansiyel devlet memuru toplamak ve kültür antropologlarına göre bunu yanlış bir hareketinde kellesini uçurmak daha kolay olduğu için yapıyor olmak yerine duru görü gücü yüksek, algısı kuvvetli rahibe nesli ve şeceresi yetiştirmeyi denerdi bu sayede. İşin ilginç yanı bunun böyle olup olmadığını da bilemiyor olmamız. Belki geniş şalvarlarını (şu sıralar her ne kadar yıkık dökük olsa da özgür bir ülke olan) doğduğum ülkenin yeni başkentinde görebileceğimiz bu iri yarı adamlar, Osman oğulları, bunu önceden duyup kullanmayı denemişlerdir. Büronun da bu uygarlığın bir uzantısı ve hatta kötü bir çocuğu olarak ortaya çıktığını düşünürsek bu çok da inanılmaz durmuyordu.

Aslında 2025 senesinde dünya üzerinde hiçbir şey inanılmaz durmuyordu. Son yirmi altı yılımı bir sonsuzluk sürgünü gibi dolaşarak geçirdiğim bu dünya, benim kucağına doğduğum o b.ktan yer olmaktan çok uzaktı artık. İnsanları anlamak çok zordu tüm o yaşadıklarından sonra. Suratınıza bakıp sizin nereden geldiğinizi pek fazla umursamıyorlardı. Tüm dünya nihayet 19. yüzyılın kanser gibi yayılan trendini, milliyetçiliği geride bırakıp daha güzel ve gerçekten gerekli bir şeye sarılmış durumdaydı; hayatta kalmaya. Son yirmi yıl yer altında olduğu kadar yer üstünde de bir çok şeyi değiştirdi. Bunu kabul etmemek ahmaklık olurdu. Ve bu haliyle dünya daha önce hiçbir yerde yazmayan ilginç bir yer olup çıkmıştı.

Aşırı sert bir yağışın, dünyanın tam orta yerinde duran meşhur ekvator hattına bu kadar yakın olduğumuz halde halen varlığını koruyabilmesi, gerçekten garip geliyor bana. Belki sürgün rahibelerin laneti, belki Bask’ın kör talihi ve hatta egemenlik diyerek kükreyen onlarca dünya ulusunun üzerinde dolaşıp zafer şarkıları, marşlar okuduğu bu bölge artık özgürlüğünü ilan edip, coğrafi olarak da bağımsızlığını gösteriyor olabilirdi bu haliyle.

Garipti, sadece garip.

Söyleyecek yada üzerinde düşünecek çok fazla bir şey yoktu. Yürümeye devam ettim. Aklımda bu düşünceler, uzun paltomu üzerime iyice çekmiş bir halde yürürken birden yanımda bir araç belirdi. Sağ gözümün kısık görüş mesafesine girene kadar onlarca belirti göstermiş olduğu için gerekli önlemleri (silahımı paltomun gizli haznesinde kurmak, etrafı dinlemek ve en önemlisi de daha genç bir adamken öğrendiğim şekliyle havadaki titreşimleri hissetmeye çalışmak gibi) aldığım için çok da dert etmiyordum. Etmemeliydim zaten. Sanırım bulunduğumuz yer ve durumda korkması gereken aracın içindekiydi. Yirmi beş yıl önce olsa daha tedirgin olabilirdim. Ama son yirmi senedir havaya bu türden titreşimleri yayan biri asla olmadım. Tanrı ruhumu korusun, çok da zevkli bir süre değildi bu.

Aracın uzun ve cılız farları, tam da yanımdan geçerken önümde beliren kent kafelerinin indirilmiş kepenklerinin üzerinde biraz daha yüksek bir seviyeden parlamaya başladı. Daha sonra bir klakson sesi duydum. Sevimsiz bir surat ifadesi (etrafta başka kimse olmadığı için belki ) ile araca döndüm. Sol yanımda kalıyordu. Ellerimi iki yana doğru açıp başımı eğdim ve anlayabileceği bir şekilde seslendim.

"Ne istiyorsun be adam?"

Ağır hareketlerle açılan camdan gittikçe belirginleşen görüntüye baktım. Uzun siyah saçları ensesinde tutturulmuş ve bu haliyle bir etrüsk ilahesine benzeyen kadını fark ediyordum. Sözlerimde hata olduğunu biliyordum. Yaralı sol gözüm anlamsızca kaşınmaya başladı. Çok iyi bir başlangıç yaptığımı söyleyemezdim. Birden gözlerimin önüne Büroya ilk girdiğim zaman ki halim geldi. İlk tanışma ve tanıştırılmalarım. Zaten ben hiçbir söze doğru başlayamamıştım. Ve sanırım bu bana çok da büyük bir sorun oluşturmayacaktı.

"Asıl sen "Ne istiyorsun be adam?"" diye sordu kadın. "Kimsin; ne arıyorsun burada?"

Gülümsedim. Biraz yağmur biraz da arabadaki kadının belinde duran revolverin parlak metali beni kendime getirmişti doğrusu. Cama doğru yaklaştım ve sesimin çıkabildiği en yüksek perdeden konuşmaya başladım.

"Affedersiniz küçük hanım. Kusuruma bakmayınız lütfen. Bir yabancıyım. Adım Levi Atahan. Eski bir dostumu görmek için gelmiştim buralara." Bir an durdum. Saçlarımın bu perişan haliyle gizleyemediği sağ gözümü kırparak devam ettim.

"Neyse, bu kadar kompliman yeterli sanırım. Eh, ben de kiminle tanıştığımı öğrenmek isterdim doğrusu." Cama doğru iyice yaklaştım. Yağmur hızlanmaya başlıyordu. Artık birbirimizi güçlükle duyabiliyorduk.

"Önemli değil. Savaştan sonra kimin ne halt ettiğini anlayamıyor insan. Her gün birileri gelip geçiyor buralardan." Cama doğru uzandı. Rüzgarın sesi yüzünden bağırmak istemiyordu.

Şu meşhur savaş. İnsanlar bundan yaklaşık yirmi yıl önce iyice çıldırmışlar ve neredeyse geleneksel hale gelmiş olan yüzüncü yıl kargaşasını başlatmışlardı yine. En üst seviye de durduklarına inandıkları bu dünyanın tüm zenginlik ve fakirlikleri için birbirlerine girmişlerdi yine. Onlarca ülke birbirine girmiş, halklar kendi haklılıklarını savunmak için meydanlara dökülmüş ve nedense bir egemen güç bulmak ve ona biat etme çabaları sonucunda bu dünyanın içine etmişlerdi. Ama şu an karşımda duran bu güzel yaratık bütün bunların gerçek anlamını ve nedenini bilse eminim ki belindeki ağır çelik parçasını hızla çıkartıp alnımın ortasına tamburunda duran tüm mermi çekirdeklerini boşaltırdı.

"Benim adım Isabella. Buranın güvenlik sorumlusuyum" dedi gülümseyerek.

Kendi halimi düşündüm. Uğraşacak fazla bir şeyi olmadığını belli edercesine genç kadını arzulayan beynime acıyarak araca iyice yaklaştım. Rüzgar kısık sesimi gittikçe daha güç duyulur bir hale sokuyordu ve son zamanlarda Udar pisliğine bulanmamış böyle bir Bask güzeliyle kısa bir sohbeti kaçırmayı istemiyordum.

"İncil deki şu meşhur kraliçe demek, Jezabel yani; memnun oldum hanımefendi. Buranın insanları ya çok nazik olmalılar yada siz güzel olduğunuz kadar güçlü bir kadın olmalısınız; en kötü ihtimal ise hepsini kötü bir yoldan kandırmış olmanız" dedim.

Gülümsedi. Başını öne eğdi ve gözlerimin içine bakarak mırıldandı. Duymamı yada anlamamı umut etmediği küçük bir yöresel küfür savurduktan sonra sordu.

"Sen hangisi olmasını isterdin?"

"Sonuncusunu" dedim. "Bir sürü nazik insan ve birçok güçlü kadın gördüm. Sonuncusu daha ilgi çekici duruyor doğrusu."

Birden bir kahkaha attı. Kısa bir aralıktan sonra eliyle arabaya binmemi işaret etti.

"Atla hadi seni gideceğin yere kadar götüreyim. Yağmur kötü yağıyor. Gideceğin yere kadar, her neresiyse artık bırakabilirim dediğim gibi. Yürümekten ve ıslanmaktan kurtulursun."

"Çok iyi olurdu gerçekten, çok naziksiniz ama teşekkür etmekle yetinsem iyi olur. Bu benim lanetim diyelim, teşekkür ederim. Yürüsem daha iyi olacak. Ortada bir lanet varsa bunun gereklerini yerine getirmeli öyle değil mi? Tanrıları kızdırmamalı." dedim.

"Haydi ama, kızdıracak Tanrı mı kaldı artık. İnsanlar şu an bu arabanın çalışma sistemine tapıyorlar, teknolojiye. Bin arabaya, tanrı bu artık. Hem nereye gideceğini söylemedin henüz. Nerede olduğunu bile bilmiyorsundur."
"Tanrının nerede ve ne olduğunu tahmin edemesem de o araba bir Tanrıçanın oturduğunu fark edebilecek kadar aklım başımda halen" dedim gülümseyerek. Genç kadın kıstığı gözleri ile yaptığım iltifatı kabul ettiğini belli ederken devam ettim.

"Maryam adında bir kadının evine gidiyorum" dedim. "Biliyor musun?"

"Evet, biliyorum. Maryam, şu meşhur falcı. Yoksa fal mı açtıracaksın. Ben de bakabilirdim. Neyse; üç sokak ötede oturuyor."

Güldüm. "Bu fırsatı kaçırmak istemezdim doğrusu ama niyetim fal baktırmak değil. Dediğim gibi eski bir arkadaşımla buluşacağım orada. Maryam’ın evinde olacak. Adres için teşekkür ederim, Jezabel. Tekrar görüşmek dileğiyle" dedim. geriye çekilip yürümeye devam ettim. Kadın arabasıyla beni izlemeye başladı.

"Adım Isabella; bu arada binmeyecek misin?" diyerek seslendi.

"Dedim ya, yürümek benim lanetim. Böyle gitsem daha iyi olacak."

"Ne kaçırdığını bilmiyorsun yabancı" dedi yanımdan hızla arabayı sürüp giderken. Onu yine duymuştum.

Derin bir nefes aldıktan sonra, içimden geçirdim. "Bence bunu sende bilmiyorsun güzel Jezabel."

Sokak başına geldiğimde kahvehaneleri, bakkalları bir kenara bırakırsak göze çarpar bir şey kalmamıştı. Her şey bir yıkımdan arta kalan güzel günleri anlatır şekilde ya yıkık yada inatla ayakta durur bir haldeydi. Gülümsedim. Bu ve bunun gibi birçok şehrin lanet okuduğu adam bendim çünkü; Levi Atahan. Ruhların sunulduğu antik dünyanın son canavarı.

Çocukları korkutmak için ocak başında anlatılan bir masal olmak bazen güzel bir şeydir. Size ihtiyacınız olan mahremiyeti sağlar. Ama içine girdiğim sokağın ortasında duran bir düzine adamın da ispatladığı gibi bazen de heyecanı getirir. Yıllar önce ölmüş bir adamın hayali bedenine inanmaz gözlerle bakmak sıradan bir şeydir.

Mehmet Kuzgun’un yıllar önce bir düş gibi yanımda belirdiği zaman ki gibi onlarda karşılarına dikilen beni görünce bir şaşkınlık içinde donakalmışlardı. Ellerindeki otomatik tüfekleri fark edip güvenlerini tekrar kazandıkları anda takım lideri olduğuna kanaat getirdiğim genç adamın, adeta gökyüzünden gelen bir ışıkla aydınlanmış güzel yüzüne ciddi bir ifadeye bürümeye çalışmasını izledim. Ben bunları gerçekten yaşamış mıydım? Acaba bende böylesi ürkek olmuş muydum? Hayır ben asla böyle davranmamıştım. Emindim. Birden aklıma Harud gelmişti. Onun lanetli ininin önünde on üç müridini vurduğum zaman Buğra’nın gülümsemesini ve yerde karnını tutarken kaçan sonuncuya küfretmesini, her şeyi; tekrar yaşıyordum yaşıyordum sanki o anı.

Genç adam bir adım öne çıkarak bana seslendiğinde aklımda bunlar vardı işte. Eski anılarımın bana verdiği huzurla gevşeyen yüzüm onun yakışıklı kafasında bir korku işareti olarak belirdiği için daha da üstelemeye başlamıştı. Ben ise cevap vermekten aciz bir halde anılarımda dolaşıyordum. Buğra, Emin Baba, Büro ve İstanbul’un en güzel mevsimi güz.

Çocuğun güzel suratı sanki bana bir şey yada birini hatırlatıyordu. Ama aklım bu işe başladığım genç zamanlarından bugüne çok fazla bir şey getirememişti yanında. Bir sürü yüz vardı hafızamda. Bir sürü ölü yüz. Ölü adamların şarkıları kulaklarımda çınlarken birden Khaleb’in eşsiz güzellikteki yüzü gözümün önüne geliyordu. Sonra Harud’un kesik başı kucağında kardeşine ağıtlar yakan güzel yüzlü Marud. Hepsini hatırlıyordum. Mehmet Emin Yalı’nın sert yüzünden arta kalan bir gün doğuşu sohbetini ve Buğra’nın sert sesini. Hepsini. Başımı kaldırıp çocuğa baktım ve artık onun söylediklerini duymaya başladım.

"Sana soruyorum, pis domuz! Cevap ver!"

"Seni bir yerden tanıyorum sanırım bayım" diye söylendim cebimde bir sigara aranırken. Sınırda rastladığım bir tüccar kendisinden uzakta bir yerde uyumam için bana gümüş bir tabaka, bir çakmak ve bir sürü de sigara hediye etmişti. "Gerçekten" bir sigara çıkartıp yaktım. "Yüzün çok tanıdık."

"Öylemi. Ama ben seni tanımıyorum sefil köpek."

"Sefil köpek" ne kadar ilginç gelebilirse o kadar garip gelmişti bana. Bu bölge de sefil kelimesi gururlu yöre halkı için kötü bir tanımlama, hatta bir aşağılama olabilirdi. Ama benim büyüdüğüm şehirde çok fazla insan yoktu ki sefil kelimesinden alınabilsin. Sekiz yaşıma kadar aynı elbiseyi giydiğim günler aklıma gelmişti şimdide. Her sene özensizce üzerine yapılan yamalardan gittikçe kalınlaşan ve kısalan pantolonum, rengi atmış gömleğim ve bütün bunlarla dalga geçen bir adam. Sinirlerim gerilmeye başladı.
Adama baktım.

"Buldum, annen. Evet, evet; evlat. Anneni hatırlıyorum, tabii ki!" Sigaramdan derin bir nefes alıp adama doğru savurdum dumanını.

"Annen bir zamanlar çok ünlü bir porno yıldızıydı oğlum." Gülümsedim. "Onu düzen adamları görmeliydin. Herkesi mest ederdi. Kimseye hak geçirmezdi. Herkesi bir kez dudaklarının arasında aşktan doruğa ulaştırırdı." Adamın suratı gittikçe kızarıyordu ben ise zıttı bir şekilde rahatlamaya başlamıştım. Boynumdaki kemiklerin sesini duymak için boynumu sağa sola oynattım ani hareketlerle. Sonra da adamın görebileceği kadar yakına gidip söylenmeye devam ettim.

"Gerçekten onun ki kadar düzgün bir cinsel organı bir erkeğe tutsak etmek doğru olmazdı. Bir gün evlendiğini duydum. Soylu bir adamla. Kendisini senelerce düzebilecek kadar parası olan zengin bir adamla. Ama bir çocuğu olduğunu bilmiyordum."

Başımı geriye atıp kahkahalarla gülmeye başladım. Adam sinir krizi geçiriyor ama yine de silahı bile olmayan bir adamın kendisine söylediği bu sözlerdeki cesarete bir anlam vermeye çalışarak tüfeğini kullanmaktan çekiniyordu.

"Eh, anlat bakalım. Halen o işe devam ediyor mu?"

Adam karşımda gözlerini kırpıştırıyor, aldığı derin soluklarda geçirmekte olduğu şoktan sıyrılabilmenin planlarını yapıyordu. Ama bir şey vardı ki bunu gözlerinin her hareketinde görebiliyor, benim olduğum tarafa doğru esen rüzgarın taşıdığı teninin kokusunda alabiliyordum. Bu korkuydu. Ve ben genç bir avcıyken yaptığım gibi karşımda duran kişiyle onu ortadan kaldırmadan önce oynadığım oyunları oynamaktan zevk almıyordum artık. Paltomun kolunu yavaşa önüme götürüp kemerime asıl duran tabancayı aldım. Adam bir an kendine gelir gibi olduysa da bu ona çok fazla bir şey kazandıramazdı artık.

Adamın üzerine yürürken silahı peş peşe iki defa ateşledim. Göğsünün alt tarafından giren iki iri mermi onu sersemletmişse de ilk anda hissettiği sancı genç adamı bir korku şokundan çıkartıp başka şoka sokmuştu. Bunun olduğuna olan inancı hiçte çokça değildi. Hep böyle olurdu zaten. Kimse ölebileceğine veya kendisini öldürebilecek bir yara alabileceğine inanmazdı. Herkes Tanrıydı kendince.

Acının verdiği bir burukluk dudaklarına otururken genç lideri koltuk altından yakaladım. Onu kendime doğru çekip arkasında duran sersemlemiş adamlara bildikleri bir şeyi anlatmak için derin bir nefes aldım. Sesim eskisi kadar anlaşılır çıkmıyordu artık ve bu durum karşımda duran adamların geçirdikleri şoku, tüm vücutlarına yaymaya başlıyordu; tenlerine yerleşen kısık bir gölge ise gittikçe daha çok sarıyorlardı ürkmüş bedenlerini.

Bu benim değil karşımda duran kestane saçlı genç adamın zihninin ürettiği bir histi. Bu gücü de kullanarak devam ettim.

"On beş gün önce Bilbao’daki ofise bir adam geldi, bunu biliyorsunuz; yaklaşık yirmi altı dakika sonra Bürodan çıktığında içerideki herkes ölmüştü. Bunu da biliyorsunuz. Ve dokuz gün önce de yüz yirmi kilometre güneyde bütün bir Büro ve içindeki her şey ateşe verildi. Dağ başındaki eski bir şatoydu ve orayı sadece en eski olanlar kullanırdı. Cesetlerden bazıları parçalara ayrılmıştı. Ama siz buna bir anlam veremediniz. Oraya vardığınızda sadece külleri bulabildiniz. Sonra buradan yirmi kilometre kuzeyde dört tane adamınız bir tren istasyonunda öldürüldü. Eski usul, dizlerinin üzerine çöktürülüp başları kesilmişti. Siz de çocukların üzerindeki parçalanmış yaralara bakarak bunu keskin bir demir parçasından çok, bir kılıç belki, öyle değil mi; bir balta ile yapılabileceğinizi düşündünüz. Bu sadece iki gün önce olmuştu ve dün sınırdaki adamlarınızdan bir haber geldi. Bir adam sınırdan iki gün önce geçmişti ve üzerinde kalın bir metal parçası taşıyordu. Kimse ona bulaşmamıştı. Savaştan sonra güvenliği o kadar da etkilemeyeceğini düşünüyordunuz."

Silahı kucağımda duran genç adamın kan sızan kızarmış dudaklarının arasından içeri ittim. Dişleri soğuk çelik parçasını kabul etmemek için son bir güçle sıkıca kapanmış durumdaydı. Silahı çıkartıp namluyu kucağıma aldığım başına indirdim. Birkaç dişinin kırılışını duyduktan sonra parçalanmış dudaklarından çıkan yalvarma dolu iniltilere aldırmadan eski silahın kobalt çeliğinden namlusunu tekrar dudaklarının arasına sürdüm. Gözlerinden aşağı süzülen yaşlar dudaklarından akan kanla karışıp uzun paltomun üzerine düşüyorlardı.

"İçinizden birisi, yaşlı bir adam üstelik; çıkıp bunu bir uphirin yada çok benzese de bir udarın yapamayacağını anlattı size. Bunu yapan bir insanda değildi. Ona göre bu vahşeti yaratan bir melekti. Tapılası aynı zamanda acınılası bir melek."

Gözlerimi hepsinin üzerinde gezdirirken bir yandan da kucağımdaki adamın çırpınışlarını durduruyordum. Ona uslu olmasını işaret ederek biraz eğildim. Sonra da yavaşça yere yatırdım. Halen bir şansı olduğunu biliyordu.

"Siz de ihtiyar bunağın sözlerine inanmayıp sadece söylediği isime odaklandınız. Size göre bu eski bir mitti. Ve çılgının birisi gelip bu miti akıllara kazımak istercesine cinayetler işliyordu. Bunu yapan tek başına da değildi üstelik. Hikayenin bahsettiği gibi geleneksel silahlarla öldürülmüş yüze yakın avcıyı ancak yüze yakın geleneksel silahlı adam öldürebilirdi. Siz ise bu kudurmuş adamın kendisine verdiği isimle ilgileniyordunuz sadece. İhtiyar adama göre edilmiş bir yemin, dövülmüş bir lanet yoktu. Sadece bir intikam vardı. Er yada geç düşecek bir adamın etrafındaki bir grup ve onların kendilerince vahşeti."
Genç adam kollarını yarasının üzerinden çekip bileklerini tutmaya çalışıyordu. Ben ise onun güzel dalgalı saçlarına bulaşan çamur ve kan karışımı sıvıyla geriye doğru çekiştirip gözlerini açıyordum. İkimizde yarasının üzerine tampon yapmanın artık gereksiz olduğunu anlamıştık. Birden elleri yavaşça silahı tutan elimden ayrıldı ve uzun siyah saçlarıma doğru gitti. Onları kenara çekerek yüzümü görmek istiyordu sanki. Sol gözümün bir edep yeri edasıyla gölgelere gizlenmiş bu hali onu tatmin etmiyordu. Silahı yavaşça dudaklarının arasından çıkarttım. Onu durdurmamalıydım. Beni görmesine izin vermeliydim. Bunu hak etmiş ve bedelini ödemek üzereydi.

"İhtiyar size bir isim söyleyemedi yada meleği tam olarak tarif edemedi. Sadece onu nasıl tanıyabileceğinizi anlattı."

Genç adam kırık dişlerinin arasından kendi dilinde mırıldanmaya başladı. Bunları nasıl bildiğimi sormaya çalışıyordu. Gülümsedim. Grup halen olduğu yerde taş kesilmiş ve sözlerimi bitirmemi bekliyordu.

"Dün gece yarısı o ihtiyarı ve diğerlerini gizlediğiniz yerdeydim" dedim. "Ve siz Saint Sebasthian’dakiler sonuncular, bu pislikten geriye kalan son izlersiniz çocuklar.Sizinle birlikte bu topraklardaki işim sona erecek."

Adam saçlarımı elinden geldiğince geriye atıp yüzüme bakmayı başarabiliyordu artık. Sol gözümün üzerinde duran uzun ve beyaz dikiş izlerini ve hatta o habis gülümsememi tam olarak gördü bir anlığına da olsa. Sonra suratına bir sıcaklık yayılmaya başladı. Bunu hissedebiliyordum. Kaybettiği kanın kendisinden alıp götürdüğü yaşama gücü gülümsememden aldığı şeytani bir ilhamla geri gelmeye çalışıyordu sanki. Gülümsedi. Bende gülümsedim. Silahımı tekrar dudaklarının arasına sürdüm. Olacakları anlıyordu artık. Hiç karşı çıkmadan dudaklarının arasından süzülen eski çeliği kabul ediyordu. Ona bir göz kırpıp sessizce mırıldandım.

"Çok yakında bitecek genç dostum. Üzülme her şey sona erdiğinde adam gibi sohbet edecek epey vaktimiz olacaktır."

Başımı kaldırıp diğerlerine baktım. Silahın pekte hassas olmayan tetiğine asıldım ve tok bir gürleme ile patlayan silahın parçalara ayırdığı genç başın ellerimden hızla yere düşmesini izledim. Bitmişti. Onu gerçekten tanıyordum. Annesini de. Hatırlamak istemediğim birçok anımdan birini oluşturan cesedi yere bıraktım ve ayağa kalktım.
Belimde asılı duran orak biçimli uzun bıçağı sol elime alarak konuşmaya devam ettim.

"Ve o ihtiyar piç size her şeyi anlattı aklınca. Baş melek şeytanın ikinci suretini günahkar sol koluna doladığında, son masum adamın kanı toprağa düştüğünde onu tanıyacağınızı söyledi. Üstelik beni tanımak için kötü şakalar yapmamı da ekleyebilirdi ama bunu yapmamış; şaşırdım doğrusu."

Tekrar gülümsedim. Bir düzineden bir kişi eksik olarak karşımda duran avcı grubuna baktım. Şeytani neşem yerine geliyordu. Adamlar son bir gayretle silahlarını ateşlemek istiyorlardı. Ben ise bunu bir an önce bitirip randevuma yetişmek. Bıçağı birine fırlattım ve silahta kalan diğer mermileri ateşlemeye başladım. Bir başka ihtiyarın bana emanet ettiği silah kısıtlı haznesindeki mermileri bitirince diğer silahımı çıkartıp onunla ateş edecektim.

Basit bir kıyımdan sonra her iki silahta boşalmıştı. Etrafta ağır bir barut, duman ve et yanığı kokusu oluşmaya başlamıştı. Etrafta ise tam on tane genç ceset. Sonuncu adamın silahı tutukluk yapmasaydı belki de bu efsane sona erebilirdi.

Ama ben daha öncede ölümü tatmış bir hayalet olarak o kadar kolay ölemezdim. Ölmek sadece bunu hak edenlere verilen bir ödül yada cezaydı. Ölmek için önce bunu hak etmek gerekliydi. Ya iyi bir adam olarak vaat edilen cennete yada kötü bir adam olarak ceza kesilen cehenneme giderdiniz.

Ama eğer bir yemin ettiyseniz ve bunu yerine getirememişseniz, üstelik benim gibi bir meleğin ve şeytanın adını aynı taşıyorsanız bu hiçte kolay olmazdı.

Yemin sizi asla yalnız bırakmaz sadece arada bir nefes almanıza izin verirdi. Bu sırada eğer başınız belaya girer ve düşerseniz hep orada olurdu.

Benim yeminim de bana hep gülümser ve elini uzatıp devam etmem için göz kırpardı. Kısık gözlerimin göreceği daha çok ölüm vardı, başka bir zaman ve başka bir yerde diyerek kaybolurdu ortadan; ve en olmadık zamanda ve yine en olmadık yerde tekrar karşıma çıkmak üzere giderdi. Ben ise arkasından memnun bir suratla bakar ve sonra kaldığım yerden işime devam ederdim.

Üzerime doğrultulmuş titreyen namluya bakarken silahımı doldurmaya koyuldum. İlk mermi hazneye oturtmaya çalışırken söylenmeye başladım.

"Bana öyle bakma delikanlı. Daha öncede böyle sahneler gördüm. Bir sürü adam düşün evlat; "

İlk mermi öldürücü haznede yerini bulmuştu.

"üstelik hepsi de senden daha akıllı,"

Hazneye eski bir mermi daha sürdüm,

"senden daha aptal," bir mermi daha yerleşmişti ölüm saçan eski revolvere,

"senden daha cesur, " ve ölü adamlara öykülerini anlattıracak bir mermi daha,

"senden daha korkak", ölümün keskin sesini hatırlatması için ince kesimli bir mermi daha;

"senden daha merhametli " ve intikamın soğuk yüzünden bir kalıba dökülmüş sonuncu mermide yerini buluyordu,

"ve senden daha cani olan..."

Silah artık doluydu. Silahın mermi haznesini yavaşça kapatıp adamın yüzüne baktım. Yeniden başlamaya niyetli yağmurun habercisi narin bir rüzgar, incecik ve uzun parmaklarıyla saçlarımı havaya kaldırıp altında duran yüzümü görmeye çalışırken devam ettim.

"Ama hepside öldüler. Evlat."

Genç adam masal dinleyen saf, küçük bir çocuk gibi ve sanki bu masal onu gerçekten büyülemiş gibi büktüğü boynunun üzerinden bana bakıyor ve sonra hafifçe nefesler alarak dingin sözlerimi bitirmemi bekliyordu. En ufak bir ses yapmamaya gayret ediyor ve karşılık vermiyordu. Silahının tetiğine dokunan parmaklarının korkudan sürekli tekrarladığı o kasılma hareketlerini saymazsak.

Silahı hızla suratına doğrultup ateşledim. Hiç beklemediği ama olacağını bildiği bir hareketti bu. Merminin havayı yırtarken ince sesinden çocuğun bahsettiklerimden hangisi olduğunu anlamaya çalışıyordum.

Kaşlarının hemen üstünden giren sert mermi kafatasında büyük bir oyuk açarak dışarı çıkıyordu ve ben cesur bir adamın hakkı olan mermiyi tanımıştım. Gülümsedim kendimi tutamayarak. O her zamanki habis sırıtkan şeytan silüeti çehreme yerleşti bir anda.

"Aynı senin gibi."

Yerde yatan on iki cesedin etrafında biraz gezindikten sonra başımı kaldırıp havayı koklar gibi dururken düşünüyordum. Bu hiç sevmediğim kayıp, yitik güney-batı Avrupa havasını sevmemiştim gerçekten de. Buradaki işim bittiğine göre artık falcıyı ziyaret edebilirdim. Grubun lideri olan adamın başına gidip cesedine bir şekil vermeye çalıştım. Geldiğim yöne dönmeden önce gittiğim yönü gösterir şekilde kollarını yarım açarak parçalanmış kafasını doğuya çevirdim. Diğer onlarca kentte son yirmi yıldır yaptığım gibi.

Artık gidebilirdim. Üstelik tam zamanında orada olabilirdim. Her şey olması gerektiği gibi oluyordu ve bir şehirdeki Büroyu daha kapatıp yoluma devam ediyordum. Yeminimin beni zorladığı ve benim bir yemin etmek için yıllar önce Tanrı’yı zorladığım biçimiyle.

Birkaç dakika içinde falcı Maryam’ın oturduğu evin kapısının önündeydim. Kapı numarasının yazılı olduğu küçük sembolün hemen altında duran tokmağı üç kez kapıya vurdum. Bir süre sonra içerden huzursuz bir kadın sesi bana kim olduğumu soruyordu. Gülümsedim ve cevap verdim.

"Adım Cebrail Levi Atahan. Eski bir dostumu görmek için geldim."