KUZGUN

- Galip DURSUN -


'940 - AV

2. Lanet

Yaşlı kadın itaatkar bir şekilde açtı kapıyı, masum ve inançlı bir insanın ter temiz kalbinin kapılarını açması gibi her ibadetinde Tanrıya. İçeriye dolan mehtapsız gece yarısına inat içeriden dışarıya sızan güçlü bir karanlığın bu gülünç betimlemenin neresinde durduğunu merak ettim hafifçe gülümserken. Karanlık holün yoğun küf kokusunun suratıma çarpmasını hissettim. Ve irkildim kötü kokan karanlığın mide bulandırıcı, yetersiz havasını çekmeye çalışırken ciğerlerime. Midem bulanmaya başlıyordu. Aslında hiç orada olmak istememiştim küçük bir çocuğun heyecanlı kalbini taşıyan ihtiyar bir mezarlık kuşu gibi kapı eşiğinde beklerken. Ben hiçbir zaman böyle yerlerde bulunmak istememiştim zaten. Gülümsedim, kim burada olmak isterdi ki... Zavallı bir ruhun son nefeslerini aldığı küflü holde kim durup geçmişine ve geleceğine baktırmak isterdi kahin kadının kör gözleriyle. Düşündüm. Acizliğin insan boyunu birkaç parmak aştığı bu kasvetli kapıdan nice mutlu haber garip bir kasvete bürünüp çıkmıştı dışarı. Kim burada olmak isterdi ki; kendi yapamadığı şeyleri yerine getiremeyen birisi dışında. O birisi ve kör bir kadının dışında...

Mümkün olduğunca sakin bir tonunu seçerek puslu sesimin, kadına sordum.

"Girebilir miyim hanım efendi?"

Kadın bir cevap vermeden önce önüne eğdiği başını hafifçe sağa sola salladı. Huzuru arayan umutsuz genç bir kızdı sanki. Kimseyi istemiyordu bu mahrem yerde. Tek başınalığın üzgün bakışlı masum duvar kağıtları ile kaplanmış koridoru süzerken derin bir nefes aldım.

"Giremezsin..."

"Ama girmem gerekiyor hanımefendi?"

"Bu şekil de giremezsin ifrit. Defol buradan" dedi başını asil bir şekilde yukarı kaldırarak.

"Ben ifrit değilim" dedim gülümseyerek. Bu aptal kapı önü sohbeti canımı sıkmaya başlamıştı artık. Özellikle de çene çaldığım kadın yeterince güzel değilse hep böyle olurdu.

Kapılardan geçmek, kapılardan çıkıp gidebilmek kadar zordur bazen. Bazen ise o kapıdan kovulmak kadar kolaydır garip bir şekil de. Güzel bir kadının kapısının önünden kovabileceği bir tipim vardı. Ben yakışıklı bir adam asla olamamıştım. Benim güneşin karanlığına doğmuş gözlerim, gülümsemeyi şeytani bir çıldırma noktasında öğrenmiş bir suratım vardı hep. Sıcak bir gecenin ansızın ortaya çıkan soğuk bir rüzgarını andıran kısık sesim zararlı kuşları kovmak için yaratılmıştı sanki. Bütün bunlara sahip bir beyin nasıl olurdu da kendini çekici bulabilirdi ki? Karanlık Udar Efendilerinin dönüşüm geçirmiş lanetli suratları gerildiğinde kapı önünde çene çalınacak son erkek bendim güzel bir kadın için. Ama kahin beni görmüyordu şuan. Bu canımı sıkıyordu işte. Zihninde oluşturduğu garip halimi merak ediyor ve gerçeğini bir şekilde gördüğünde oralarda olmak istemiyordum.

"Öyle mi" dedi görmeyen gözleri ile beni süzerken alaycı bir şekilde. "Özür dilerim göremedim" diye devam etti aynı alaycılıkla.

"Fark ettim" dedim içimden biraz önce geçen düşüncelere gülümseyerek. "Kısa kesmeli" dedim sıkılmış bir halde sırıtırken. "Kimi çağırdıysan o geldi kadın."

"Ben bir şeytan çağırmıştım" dedi başını tekrar önüne eğerken.

"Kimi çağırdıysan o geldi kadın" dedim tekrar. "Kimi görmek istiyorsan ‘o’ değil, fazlası da; tahmin ettiğin gibi ise asla."

"Ne zamandan beri izin istiyor Bay Kuzgun; kapısından süzülmek dururken bir zavallının kasvetli kalbinden, ne zamandan beri izin istiyor söyle bakalım mezarlık kuşu?" dedi kabullenişinin hakim olduğu bir sesle.

Gülümsedim. "Hep nazik bir adam olmaya çalışmışımdır. Başkasına ait olan bir yere girmeden önce izin isterim."

Durdu. Gülümsedi, sesinin tonunu tartarken görünmez bir zihin terazisi ile devam etti: "Şeytan buraya böyle giremezdi zaten." Eliyle kapı girişinde duran Süleyman Mührünü gösterdi sakin bir tavırla.

Bende aynı meşhur mührü işaret ederek karşılık verdim. "Bu söylediğiniz Şeytan için geçerli, ben o değilim. Ayrıca meşhur Bay Kuzgun öleli yıllar oluyor hanım efendi. Ben o da değilim..."

"Eğer Şeytan değilsen sorun yok genç adam; ama Kuzgun’un kokusu sinmiş üzerine." diye cevap verdi usta bir hareketle başımın üzerinde duran ikinci Mührü göstererek. "Şeytanlar bu kapıdan içeri davet edilmedikçe giremezler. Akıllı olanları ayrı tutarsak tabii ki..."

"Sadece bir tane Şeytan vardır diye biliyorum kahin, onun da kör olduğunu" dedim gülümseyerek.

"İnançlı bir Kuzgun... Al karası melekler ne zamandan beri Şeytana inanıyorlar..." dedi bilge bir şekilde.

"Kuzgun değilim kadın. Kapının önünde beklettiğin biriyim sadece" dedim. İçimden geçirdim garip bir şekilde buruk bir halde. "Ama Bay Kuzgun’un kanı ellerimde kararalı çok uzun zaman oldu."

"Onu öldüren göçmensin demek. Benim söz verilmişim yani" dedi usulca görmeyen gözleri ile yüzümü seçmeye çalışırcasına tekrar bana bakarken. "Seni bekliyordum;" dedi umutla, "yıllardır seni bekliyordum meleğim" diye devam etti yüzüme dokunmak için uzanırken kırışmış elleri. Biraz önceki öfkeli ve emreder hali kaybolmuştu kör kadının yıllanmış suratında duran.

"Sen de zihinleri gören kör kahinsin demek." Gülümsedim. "Demek öyle" dedim. "Şimdi kör kadın, içeri girebilir miyim, yoksa bir o kadar daha beklemeyi mi planlıyorsun dilediğin şey için?"

"Dediğin gibi ben kör ve aciz bir kadınım" dedi başını hüzünle önüne eğerken. "Girersen bunu görmem bile. Üstelik karşı da koyamam senin gibi bir al karası meleğe"

Bundan bıkmış bir adam olarak ilk kez duyduğum ana ve taşıdığım onca şeye küfrederek içeri süzüldüm. Al karası melek, acımasız göçmen, inançsız kuzgun, mezarlıkların kara kuşu, katil, canavar, insan olmayan... Bunun gibi yüzlerce sıfat geçtiğim her sokak başında sanki bunları fısıldamak için var edilmiş gibi duran aciz ve yarı trans halindeki zavallılar tarafından kendimi bildim bileli söylenirdi. Ben ise son üçü hariç diğerlerini hak edecek
Hiçbir harekette bulunmamıştım iki ömrümde de...

Gözlerini görebilmek umuduyla elimi başına uzattım. Halen yere bakıyordu. Titriyordu. Korkmuştu. Zihninde uzun suratlı kara suratlı bir korku silueti vardı bu ihtiyar kadının. Bir ürkmeyi aklının karanlık dehlizlerinde sağa sola süren bir kızgınlık ise her tarafını sarmıştı hastalıklı zihninin. Bir an durup havayı kokladım tekrar. Midem yeniden bulanmaya başladı. Bunun sebebi kokuydu. Yeni doğmuş bir ölünün, ölmek üzere olan bir dirinin, bir de gözleri görmeyen bir kahin kadının korkusunun kokusuydu bu. Kör kahinin küf kokan zihninin kokusuydu beni kötü yapan. Benden korkuyordu. Ben de yerine ve adına yakışır uzun suratlı karanlık bir korku olarak kafasının içinde dolaşmaya karar verdim. Zihninin ilk adımında karşıma çıkan küçük melekleri savuştururken sağa sola grotesk bir ahşap kapının arkasında gizlenen tozlu resimlere gülümsüyordum görmeden. Kapının kanatlarını ellerimle ittim içeriye doğru. Bana gösterdiği haliyle yaşadığı evinden farksız karanlık ve kasvetli bir havası olan bu tuhaf zihin holünde gezinmeye başladım ev sahibem ihtiyar, kör kadının...

Her yan resimlerle doluydu. Duvarlar da birbirlerinden farklı ve hepsi de ayrı duyguları yansıtırcasına ayrı tonlarda yapılmış tablolar asılmıştı. Bütün hayatı buradaydı yağlı boyanın keten tuallere aksetmiş halleri olarak.

Küçük bir kız çocuğu iken arkadaşları tarafından göle atılmasını görebiliyordum bir kenarda, manastırda sınav öncesi basitinden dini soruları tahmin etmesi için kendisini sıkıştıranları yada; hemen sol yanımda, başlangıçta duruyordu bu saçma sahne. Üç boyutlu resim kareleri etrafta uçuşuyordu. Karanlık bir siluetin habis suratında duran aşağılık gülümsemeye kadar hepsini tekrar bir araya getirmişti yaşlı kadın. Beni hafifçe bir başka resmin önüne itti zihniyle. Uysal bir dokunuşu omzumda hissettim. Bana dokunurken korku duymuyordu. Beni bekliyordu. Buna hazırlıyordu kendisini yıllardır.

Resmin yanına gittim. Küçük ve masum bir gülümseme ile bana bakıyordu resimde. Yüzü çok güzeldi. Bana hiç kimsenin bakmadığı gibi bakıyordu rengi kaçmış gözleri. Şaşırmıştım, sevinmiştim. İlk defa birisi bana sevgiyle bakıyordu. Düşleri karabasana çevirmek için dünyaya yollanmış Al karası bir melektim ben tüm beyninde gezindiklerim için. Ama bu genç kız böyle bakmıyordu gözlerimin içine. Bir insanın değil de bir resmin karşısında durduğumu hatırladım sonra. Bana bakmıyordu. Bu resmin içinde geçen bir başkasına bakıyordu o genç kız.

Gözlerimde daha önce kimsenin göremediği karanlık bir huzurla gülümsedim. Mutlu ve huzurlu, hediye getiren genç ve muzip bir adamın gözleri ile resmin içine doğru ilerledim. Resmin içine girdim sessizce. O anı bozmamak, orada hiç olmamışım gibi olayların devam etmesini istiyordum. Kendime bir köşe seçip duvardaki güzel yüzlü kadının portresini de yanıma alıp yere çöktüm. Baktığı şeyi görebiliyordum. Tanrım, ne kadar mutluydu o anda. Onun mutlu gülümsemesi içimi huzurla doldururken baktığı şeye çevirdim başımı. Portresini göğsüme bastırırken adamı süzmeye başladım. İçimde en basitinden bir kötülüğün izi bile yoktu.

Güzel ruhunu kirleten o genç adamı, on altıncı yaş günü hediyesi olarak kendisine tecavüz eden sekiz genç adamdan en sonuncusunu gördüm. Hepsi oradaydı, sırayla işlerine bakıyorlardı. Kadın ise gözlerini tavana dikmiş ve yaşadığı acı ile karışık o sahte, huzursuz zevk dalgasına bir anlam vermeye çalışıyordu. En sonuncu adamında işini bitirmesinin ardından sigarasını yakmak için çaktığı kibritin sesini duyuyordum oysaki ben şu anda. Görebildiğim sadece tavandı. Bu üç boyutlu resimde sadece tavan görülüyordu. En yakışıklılarıydı en sonuncusu, ama o bunu görememişti hiçbir zaman. Kadın aşıktı ona bir şekilde. Görmediği çok yakışıklı bir adama aşıktı, evet. Tehlikeli bir adama aşıktı. Canını böylesi yakan bir adama üstelik...

Tavana bakıyordu. Yüreği aşk dolu bir kadın olarak kendisini sevdiği erkeğe teslim etmiş ve aptal bir kız çocuğu gibi tecavüze uğramıştı. Güzel gözleriyle aslında hiçbir zaman göremediği ama gördüğünü sandığı çirkin görüntü gittikçe bulanıklaşıyordu. Sadece kör bir genç kızdı o. Sadece ağlıyordu. Sekiz adamdan yedisi odadan çıktılar sonra. Sonuncusu ise suratına tükürdü. İşte bu bana çok anlamsız gelmişti. Anlamsız ama kafa yormaya değmez olduğunu düşündüm. Başkasının düşünceleri, başkalarının anılarını yada başlarına gelenleri anlamak için doğru anahtar değildir.

Acımasızlık ve aptallığa ise bir anlam vermek asla mümkün olmadı benim için. Sıradan bir vahşetten fazlasını barındıran bu sinir bozucu anda iyiliğin tarifi suratına tükürerek hayatta kalmasına izin vermek miydi acaba? Ama bundan fazlası olmalı bir şekilde bu sahnede. Bu dünya iyilerin dünyası değildir çünkü. Tanrı bir avuç orospu çocuğunu kör ve öksüz bir kıza saatlerce tecavüz etsinler diye yaratmışsa bu dünya nasıl iyiler hanesinde kayıtlı şeyler olabilir ki.

Bunun bir anlamı olmalıydı, şüphesiz öyleydi de gerçekten de. Ama bu anlamı anlamaya çalışmak ne kadar anlamlı olurdu, işte bu iyi bir soruydu... Boş vermeliydi, boş verildi de zihin gezgini al karası gölgem tarafından zaten. Gölgem kızıldı böylesi zihin hollerinde her zaman. Gerçeği görebilen bir mezarlık kuşu gibi dolaştım duygusuzca, sıfatlarımı hak etmeye çalışarak...

Bir kenarda oturan soluk ve çıplak genç kızı gördüm ilk kez. Buraya saklanmıştı demek masumiyeti o lanet olaydan sonra. Karanlık köşeye saklanıp çıplaklığını örtmeye çalışıyordu başına gelen iğrençliğin. Tanrım ne diyordum ben kendi kendime! Suratım da hafif bir gülümseme ile yanına gittim.

Beyninde halen tecavüzden sonraki halini saklıyordu ihtiyar kadın. Beni orada görünce şaşırmamıştı. Geçirdiği şokun etkisiyle titreyen vücudunu sarmak istedim bir an. Bu bok çukuru dünyanın en temiz nesnesine dokunmak istedim. Ama o bitmiş masumiyetine inat başını başka yöne çeviriyordu titrerken. Bana bakamıyordu. Ama, ama ben yüzüne böylesi durumlarda bakılamayacak bir adam değildim ki! Elimi uzatıp güzel başını hafifçe yukarı kaldırdım. Suratından aşağıya süzülen tükürük göz yaşlarıyla karışmıştı. Ama yüzünde bir kırışma yoktu. Mutluydu, kabullenmişti anlaşılan. Birden beynimde büyük bir acı hissettim. Kaşlarımın altında biriken ilginç bir sızlama burnumu ve genzimi yakmaya başladı. Kısa nefesler almaya başladım. Ağlıyordum. Tanrım, hayatım da ilk defa ağlıyordum. Sol göz bebeğimdeki eski yaradan sızan bir damla kan göz yaşımla karışıp genç kızın güzel yüzüne döküldü. Başını umutsuzca önüne indirdi anlamsız bir gülümseme ile. Kanımla ıslanan yanağından aşağıya süzülen kendi gözyaşları kirlenmiş bedenini ilahi bir surette temizliyordu. Uzun ceketimi çıkartıp onu sardım. Beni itmeye çalışıyordu. Güçlü ellerim onu bileklerinden yakalayıp tüm çıplaklığını örtmek için ceketimi üzerine örttü zorbaca. Birden karşı koymayı bıraktı. Ona sarıldım ve kucağıma alarak ayağa kalktım. Gök mavisi gözlerinin görmemesinden dolayı iyice açılan rengini görmemem için başını kollarımdan aşağıya sarkıtıyordu. Hafifçe mırıldanmaya başladı ben onu kucağımda o iğrenç resimden çıkartırken.

"Geleceğini biliyordum meleğim. Bir gün geleceğini biliyordum."

Yeni yetme göz yaşlarımın bana bağışladığı sonsuz huzura sığınarak cevap verdim.

"Evet, güzel kız. Geldim işte. Sadece senin o güzel gözlerinin görebildiği al karası meleğin geldi. Senin son masumiyetinden kalanları kızıl gözyaşı ile temizlemek için geldi işte. Buradayım güzel masumiyetim, al karası meleğin çağrını duydu sonunda. Tanrı seni ve beni bir kez daha bir araya getirdi mavi huzurum."

"Sevdiğimden benim alamadığım, asla başaramadığım intikamımı almak için geri geldin meleğim" dedi bitkin bir sesle.

"Sevdiğinden senin alamadığını, asla başaramadığın intikamını sana vermek için geldim bir tanem" dedim.

Resmin dışında huzurlu bir yere onu bıraktım.

"Artık ölebilirim, öyle değil mi meleğim?" dedi.

Güzel yüzünü okşadım. Başımı öne eğerek cevapladım umutsuz ve acı sorusuna.

Ayağa kalkıp holde yürümeye devam ettim. Çıkışa doğru ilerlerken sıkıca sarıldığı çocuğunu öldürmeye çalışırken gördüm onu tekrar sağ yanımda beliren bir tabloda. Masumiyeti yerini ağır başlılığa bırakana kadar çektiği onca acının arasında bana seslenişi görkemli bir şekil de duruyordu. Bir uçurumun kenarında yağan yağmura, çakan şimşeğe inat ağlıyordu kucağında sevdiği adamdan olan güzel yüzlü bir çocukla birlikte. Sesini ilk defa duyduğum şekliyle duydum bir kez daha. Yalvarıyordu. Seviyordu. Çocuğunu da adamı da seviyordu. Yapamıyordu, bunu yapamıyordu. Çocuğunu elinden alacaktı o adam. Bu bölgenin en zengin adamıydı çünkü. Çok güzel bir sinema yıldızıyla evlenecekti. Kadın bu güzel yüzlü çocuğu istiyordu. Kendi çocuklarını değil, başkalarının çocuklarını değil sadece kocasının zevk artığı olarak gördüğü bu zavallı kör kadının çocuğunu istiyordu.

Bir anda beynindeki gezime son verip kızgın bir şekilde geriye döndüm. Sinirim yavaş adımlarla yatışana kadar bekledim.

İhtiyar kadın başı önünde bekliyordu. Elimi uzatıp başını hafifçe yukarı kaldırdım. Ağlıyordu. Görmeyen gözlerinin güzelliği haricinde çok değişmişti kadın. Beni çağırdığı yirmi beş yıl önceki güzelliği yoktu şu an karşımda duran üzgün bedeninde.

Koluna girdim. Bir şekilde çok iyi bildiğim köhne evinin tek özenli yerine doğru yürümeye başladık. Burası onun fal baktığı, talihle konuştuğu, akıl verdiği ve en kötüsü de ışığın bulanık tarafındakilerle uzun sohbetler ettiği yer; eski mobilyalarının oluşturduğu görkemli bir estetiği ile evinin salonuydu. Her tarafta oğlunun resimleri vardı kör kadının görkemli salonunda. Komşu kızları kendilerine fal baktırmaya gelir karşılığında da bu güzel odayı armağan ederlerdi parça parça ona. Mobilyalar ise oğlunun babasından hediyeydi kararmış ruhu için.

Aslında hiç görmediğim ama meşhur Bay Kuzgun’un bana armağan ettiği garip yeteneğimle bir şekil de bildiğim onca yaşanmışlık habis zihnimde dolaşırken onu o çok sevdiği koltuğa oturttum. Kör kadın birkaç saniye sessizce durduktan sonra cebinden çıkarttığı mendille yüzünü sildi.

Gözyaşları bir işaret sayılır genelde. Suskun ve içine kapanık birkaç kelime yada ıslak bir çığlık bazen. Gözyaşları belirsizliğinde işaretiydi aslında, belirttiği onca şey kadar ifade ediyordu o sinir bozucu şeyi de. Kör kadına bir sigara uzattım. Gözlerini silerken sigarayı aldı. Sigarasını yaktım ve ince bir dumanın yüzünün hizasında havaya yükselmesini izledim.

"Bitti mi meleğim" dedi. "İsteğimi yerine getirdin mi?"

"Evet" dedim. "Adamı karısıyla birlikte kaldıkları şatoda üç gün önce öldürdüm."

"Ya oğlum?" diye sordu kaygılı bir sesle.

"Birkaç dakika önce o ve arkadaşlarını da öldürdüm" dedim doğru kelimeyi kullanmaya çalışarak. "istediğin şekil de."

Birkaç damla göz yaşının usulca yanağından süzülmesini önleyemeyen yaşlı kadın üzgün bir sesle devam etti.

"Tam istediğim şekil de yani" dedi usulca. Kendini lanetleyen bir tını vardı sesinde. Utanma ile karışık gözyaşlarını silmeye koyuldu. Oğlu saklanmak için ona gelmişti birkaç gün önce. Bu ülkenin de sahip olduğu (her ülkede bir tane vardır) Büronun en büyük avcısının tecavüz artığı genç ve yakışıklı oğlu, annesinin ise biricik sevgilisi; ölmüştü artık.

Yirmi beş yıl önce o uçurumdan kendisinin atamadığı güzel oğlunun başı için Tanrıya yalvaran kör kadının ilginç yeteneği bir lanetin o ilginç denklemi içerisinde önemli bir rol oynamıştı kendisini kör ederek. Oğlunu o akşam dışarı çıkmadan önce son kez kutsamıştı kör kahin. Oğul evden çıkmadan önce geleceği gören annesinin öğüdünü alırdı mutlaka. Ama bu sefer annesi onu ölüme göndermişti. Duru görüsü bu defa işe yaramamıştı. Kendisinin yapamadığını yapması için çağırdığı baş meleğe kara bir diyet ödeyerek bu kanlı işi yaptırmıştı farkında olmadan. Birkaç dakika öncesine kadar görememişti kör gözleri geleceği. Tam otuz beş yıldır yaptığı şeyi bir defalık da olsa yapamamış olmak ondan canı kadar sevdiği oğlunu alıp götürmüştü. Ama buna üzgün değil sadece pişmandı. Çünkü böyle olmasını uzun zaman önce kendisi istemişti.

"Hep böyle mi olur" diye sordu gözyaşlarını sildikten sonra kadın. "Çok acı veriyor. Önüne geçmenin bir yolu yok mu ölü adamlara üzülmenin? Hep böyle midir meleğim?"

"Evet böyledir kahin" dedim kısık sesimin mümkün olduğunca anlaşılır bir tonunu yakalamak ve onunla konuşmak çabası içinde.

"İnsanlar doğar, insanlar büyür ve insanlar ölür" dedim. "Ama insanlar bunu hiçbir zaman anlayamazlar. Kabul edemezler. Bu kadar basit bir şeyi böylesi kompleks bir hale getiren de budur zaten."

"Bir yakının ölümünden değil çok sevdiklerini öldürmekten bahsediyorum meleğim. Hep böyle burkar mı içini insanın?"

"İçi burkulacak kişiye göre değişir kahin."

"Öldürenin acımasızlığına göre yani"

"Evet, taştan bir kalbin varsa onu kolay kolay burkamaz hiçbir şey. Ama çok da yüklenilirse paramparça olur o taştan kalp. Bir araya bile getiremezsin parçaları. Binlerce eksik parça vardır çünkü... Ama Hayır..." dedim içimi çekerek. Gözümdeki yara hafifçe sızlamaya başlamıştı. Annemi ve o çok sevdiği altı çocuğunu öldürürken gördüm kendimi tekrar.

"Hayır, ölecek olan çok sevdiğin kişiye göre değişir benim fikrimi sorarsan... Ölecek olan kişi kendisi hazırlar sonunu genelde böylesi durumlarda kahin."

"Ama oğlum çok iyi birisiydi. Neden öldürdün onu? Bırakabilirdin, öyle değil mi? Yapabilirdin bunu. Ama yapmadın işte..."

"Bana sorma bunu kör kadın. Dün geceye kadar kafamın etini yiyen sendin. Onu sen öldürdün. Bildiğin gibi ben sana değil sen bana geldin..."

Gülümsedi. Doğruydu. Kendi oğlunun ölümünden bu sabah vazgeçmişti kadın. Tam da benim şehrin kapılarında belirdiğim zaman vazgeçmişti. Ama ben alacağım şey için yirmi beş yıl uzaktan geliyordum. O vazgeçse bile ben bunu yapamazdım. Bunu o da biliyordu...

"Peki sen de nasıl olmuştu?" diye sordu hafifçe sırıtarak. Yoğun bir şoka girmek üzere olduğunu fark ediyordum korkunç bir şekilde açılmış açık mavi gözlerinde. Bir çıldırma anına yaklaşıyordu farkında olmadan. Ve bu şok ikimize de zarar verecek bir dönüşüme girişinin ilk işareti olacaktı.

"Onu ilk kez öldürdüğünde nasıl hissetmiştin kendini" dedi tıslayan bir ses tonu ile. Eliyle arkadaki odayı işaret ediyordu.

Gülümsedim tehditvari pençelerinin gölgesinde. Üçüncü sınıf bir şeytan çağırmayı hatta kocaman bir Udarı başıma sarmayı düşündüğünü biliyordum. Buraya gelmeden önce de bunu biliyordum. Ama kör kadının geleceği gören gök mavisi gözlerinin göremediği bir şey daha vardı. Bu kadar yolu geri zekalı bir tecavüzün gecikmiş intikamını almak için gelmemiştim. Bu beni zaman zaman duygulandırsa da gerçekte hiç ilgimi çekmiyordu. Bunun için başka kahramanlar vardı. Üstelik burası insanlığın en mert halklarından birinin yurdu değil miydi?

Burada olmamım asıl sebebi bir anlaşma yapmış olmamızdı. Basitti. bir fahişeye yeterince para verip karşılığında o gecelik bedenini alırdınız. İyi bir anlaşmacı iseniz o fahişenin yaşadıkları sizi ilgilendirmezdi. Ayağa kalkarken zavallı kadına ne tür bir şeyi kabul ettiğini hatırlatmam gerektiğini düşündüm gülümseyerek. Elimi uzatıp suratına peş peşe birkaç tokat attım. Bu onu kendisine getirecekti.

"İnsanlar doğar kahin, insanlar büyür ve insanlar ölür. Bazen sadece sonuncusunu hak ettiklerini düşünsem de genelde hep böyle olur. Ve hak ettikleri zaman hak ettikleri şeyi kendilerine verecek bir görevli olur hep etraflarında. "

Elimle içerideki odayı işaret ederek gözleri görmeyen kadına, devam ettim. "İçerideki bunu daha önce hak etmişti. Ve o sıralarda etrafta hak edenlere ölümü dağıtan bendim..."

Kadın başını geriye yaslayarak ağlamaya başladı tekrar. Bundan bir kurtuluşu olmadığını biliyordu. Gücümü beyninde ve teninde hissetmiş ve bundan sonra yapacağı şeylerin faydasız olacağını kısmen anlamaya başlamıştı.

"Peki ya melekler" diye sordu ihtiyar kadın girdiği şoktan sıyrılırken yoğun telkinimin etkisiyle.

"Melekler" dedim gülerek. "Melekler yeniden doğarlar, kahin... Ve çok az insan vardır ki ruhuna işleyen melekle yeniden doğmak için en yakınları tarafından öldürülürler..."

Gülümsedi.

"Ya Kahinler...?"

"Benim gördüğüm tüm kahinler öldü kör kadın."

Başını önüne eğdi benim cevabımdan sonra. Anlıyordu. Saçma bir hastalıktı kanında taşıdığı. İnsanı öldüren bir hastalık. Ölecekti bunu o da biliyordu. Bir şekilde cezasını çekecekti.

"Arkadaşım nerede kahin?"

Başını tekrar yukarı kaldırıp bana baktı görmeyen gözleri ile. Sanki suratımı hafızasına kazımak ister gibi geziniyordu o buğulu gözleri. Cevap verdi.

"Arkadaki odada."

"Tamam. Öğrenmek istediğin başka bir şey var mı?" dedim sırıtarak. Bir kahine geçmişi ve geleceği anlatıyordum Bay Kuzgun’un bilgeliği ve Mehmet Emin Yalı’nın sözleri ile. Burası ne kadar garip bir dünya oluyordu gittikçe. İki sokak ötede yatan on iki cesedi bulan polis memurlarının lanetler okuyan beyinlerinde gezinirken suratını süzüyordum kör bir kahinin.

Durdu. Donuk gözleri bir yere takıldı bütün ömrü boyunca yaptığı gibi.

"Oğlum da sence dediğin gibi birisi olarak mı öldürüldü meleğim?" dedi umutla.

Gözlerimin önüne suratımı görmeye çalışan genç adam geldi bir an. Sırtında uzun tüylü kanatları ve kafasının üzerinde parlak bir hale durduğu halde gökyüzüne inip intikam almaya çalışıyordu. Gülümsedim.

"Hayır kahin." Derin bir nefes aldım gülmemeye çalışarak. "Onun gibileri genelde standart işleme tabii tutulurlar."

Başını tekrar önüne eğdi. Artık o vaktin geldiğini biliyordu. Zihninde gezinirken kollarımda söylediği sözü tekrarladı mutlu bir ses tonu ile.

"Artık ölebilirim, öyle değil mi meleğim?"

"Vakti gelince herkes ölür kahin."

"Peki benim vaktim geldi mi meleğim?"

Cevap vermedim. Ayağa kalktım. Gözlerim tekrar o eski durağan haline büründü yavaşça.

"Bu mevsimde ölmek zordur kahin" dedim. "üstelik kuru toprağa dökülmeyecekse kanın."

Gülümsedi. Doğruydu. O bunu hak etmiyordu.

"Ölmek istediğin özel bir yer var mı bu evde?"

"Bu koltuk" dedi. Derin bir nefes aldı sonra. "Bütün hayatım bu koltukta senin geleceğin ve bana lanetimi verip kendi emanetini alacağın günü bekleyerek geçti meleğim. İşte tam burası. Bu koltukta ölmek istiyorum. Burada oturmak ve dinlemek, ne olduğu önemli değil, sadece dinlemek, bana huzur veriyor. Bu koltukta ölmek istiyorum baş melek. Emanetin içeride, haydi durma; bana o söz verdiğiniz lanetimi ver."

Kadın konuşurken belimde duran tabancamı çıkarttım. Ağır hareketlerle namluya bir mermi sürdüm ve bitirmesini bekledim.

"Tamı tamına yirmi beş uzun, acı dolu ve yorucu yıl, meleğim. Seni bekledim. Tam yirmi beş yıl boyunca her gün dileğimin kabul edilmemesini aklıma getirmeden dua ettim. Tam yirmi beş uzun, acı dolu ve yorucu yıl, meleğim."

"Hazır mısın kahin?" diye sordum.

"Bu sabah, sadece bu sabah oğluma baktığımda artık vazgeçmeyi ve bugün dua etmemeyi düşünmüştüm. Artık gerek yoktu böyle bir şeye. Ama lanet ansızın bugün gerçekleşti. Hazır mıyım demek? Hazırım meleğim. Hiç olmadığım kadar hazırım..."

"Başka bir zamanda" dedim silahı başına doğru ateşlerken. Mermi gözlerinin hemen üzerinden girerek onu koltuğa yaslıyordu.

"Başka bir yerde" dedim tekrar silahı arka arkaya ateşlerken. Sol göğsünün hizasında iki ciddi yara daha açılmıştı. Zaten ölmüş olan zavallı kör rahibenin kirletilmiş vücuduna son bir kez daha ateşledim silahımı.

"Tekrar görüşmek üzere melek yüzlü kör kadın..."

* * *

İçerdeki işim bittiğinde ihtiyar kahin kadının ailesinden geriye kimse kalmamıştı artık. On altı yaşında yörenin en zengin adamının oğlu ve arkadaşları tarafından tecavüz edilerek hamile bırakılmıştı kaldığı manastırda. Zengin çocuğa aşıktı genç rahibe adayı. Bu bana çok ilginç gelmişti. Yani aşık olmak için yada hoşlanmak ilk anda fiziksel bir şeydir. Sadece konuşarak ise iyi arkadaş olunurdu benim bildiğim kadarıyla. Tam o gece en iyi arkadaşlarını alarak manastıra gelen genç adam ona sabaha kadar defalarca tecavüz etmişti. Açıkçası genç rahibe inanılmaz bir güzelliğe sahipti o zamanlar. Ama bu zengin çocuk bir yolunu bulup yaşadığı karanlık dünyada hiçbir dostu olmayan bu zavallı genç kızdan son derece iyi yararlanmıştı. Aşık olmanın bence ilk kuralı olan fiziksel ve göz temasları ise bu gece yerine getirilmişti. Büyük bir ihtiras fırtınasında, üstelik hayvani bir zevk alınarak...

Tüm bunlar olduğunda ben Büronun son artıklarını temizlemekle meşguldüm doğduğum kentte. Ah, kutsal Büro... Seni ne kadar özledim. O eski taş merdivenlerinden hızla inip çıkan genç adamların taştan duvarlarına kattığı enerjiyi bu halimle bir kez daha tatmak için neler vermezdim seni karanlık yer altı şatosu. Ortağımla birlikte yaptığımız kutsal avlardan sonra büyük kazanında günahkar et ve kemik parçalarının yanışını izlemeyi. Islak hücrelerinde yatan, doğan, büyüyen ve ölen onlarca asi ruhu.

Ah, kutsal Büro; şimdi seni boş verip kör kadının karanlık hikayesine geri dönmeli.

Neredeyse bir yıl sonra genç rahibe adayı Maryam çocuğunu doğurmasına kadar kalmasına izin verilen manastırdan kovulacaktı. Görmeyen gözleri ile hayatta kalmak en kötüsü de nefretiyle karışık olarak halen aşık olduğu o zengin adam tarafından ona hediye edilen tatlı piçinin içinde büyümesini hissetmek zorunda bırakılmıştı. Çocuk doğduktan sonra manastırdan kovulan manastır yöneticilerinin deyimiyle bu günahkar kadın hayatta kalmak zorundaydı gerçekten de. Karnını doyurmak için erkeklerle yatıyordu. Kokularını yada tenlerini bir daha asla hatırlamamaya çalıştığı adamlarla birlikte oluyordu geceler ve gündüzler boyunca. Tek tesellisi olarak kucağındaki herkes tarafından çok güzel olduğu belirtilen çocuğuydu.

Böylece geçen bir beş yıldan sonra babasının yerine geçen genç adam ise artık kontrol ettiği bütün serveti ile sonsuza yakın bir ihtirasın içinde yüzüyordu. Porno filmlerde oynayan çok güzel bir kadına aşık olmuştu. Onu parası ve yakışıklılığı ile elde etti de. Evlendiler. Ama kadın o kadar filmde kullanılan rahminden ona bir oğul veremiyordu. Bunu asla dert etmiyordu genç adam. Böyle bir şeye ihtiyacı yoktu. Yörenin bütün kadınları ona aitti nasıl olsa. Bütün çocuklar ise... evet bütün çocuklar ise ona ait olabilirdi.

O anda aklına yıllarca önce ırzına geçtiği genç rahibe geldi adamın. Bir çocuğu olduğunu biliyordu. Kadına bunu anlattı. Gidip çocuğu almaya karar verdiler. Maryam ise çocuğu onlara vermeyi kesinlikle kabul etmedi. Adam ise çocuğu zorla elinden alabileceğini ama bunu yapmak istemediğini anlattı. İstediği zaman gelip görebilirdi yaşama amacını kör kadın. Maryam kabul etti. Çocuğun yokluğunda ve acının gölgesinde geçen birkaç sene içerisinde ise ona bahşedilen güce yöneldi kör rahibe. Kirletilmiş bedeninde arta kalan son gücü de kullanarak çocuğunu ve acımasız babasını öldürmeye kalkıştı.

Adamın köklü ailesi ise bu yörenin ünlü avcılarını finanse ediyordu asırlardır. Kör kadının çağırdığı onlarca serseri ruh, Uphir ve Udar her seferinde katledildi. Sonunda anlaşma yaptılar kadınla zengin adam. Artık ikisi de güçlü olduklarına göre oturup konuşabilirler bir ortak nokta bulabilirlerdi.

Çocuk gerçek annesini bu anlaşmadan sonra öğrendi. Maryam ise tüm bunlar sona ermeden önceki gece kaçırdığı çocuğunu öldürebilmek için son bir kez yemin etmişti. O yağmurlu geceyi anlatan tabloda gördüğüm hüzün kendi ellerinin bir türlü öldüremediği oğlu ve babası için dilenmiş kötü bir dua oldu.

Kara meleğe istediğini sunacak ve karşılığında intikamı alınacaktı. Duasının gerçekleşmesi için tam yirmi beş yıl bekledi kör kadın. Sadece bu sabah vazgeçmek istedi sadece. Ama artık çok geçti. Habis isteği geçte olsa yerine getirilmişti.

Kadın ölmeden önce oğlu için ağlıyordu sadece. Irzına geçilen masum bir genç kızın öfkesi, kaybedilen bir sevgilinin yası için değildi lanet. Kadın oğlunu lanetlemiş ve son dilek olarak onun öldüğü zamanı bilmek istemişti. Ben ise oğlunun öldüğü zamanı yaşlı kadını vurmadan hemen önce söylemiştim.

"Zavallı kafası karışmış kadın" diye geçirdim içimden arkadaki odaya ilerlerken. "Keşke öleceği zamanı bilmek isteseydi..."

Artık meleğe istediğini verebilirdi bu ölü kahin. Ve ben bu kabus bozması rüyanın baş karakterini oynamak üzere yirmi beş yıl önce duyduğum kin dolu seslenişe aldırmadan kapıyı açtım.

Odadaki eşya olarak sayılabilecek yegane iki nesneden birisi olan eski yatakta sırtını dönmüş bir adam derin bir uyku çekiyordu. Kapıyı hafifçe örtüp yanına gittim. Diğer eşyayı canlandıran eski sandalyeyi yatağın yanına koydum ses çıkartmamaya çalışarak. Silahım halen elimdeydi.

Yataktaki adam benim ki kadar kısık bir sesle mırıldanmaya başladı.

"Geciktin ortak."

"Siktir, tam zamanında geldim..." dedim yataktaki adamın tanıdık şivesini taklit ederek.

Ağır hareketlerle bana doğru döndü. Gözleri kıskanç bir kocanın peçeler ardına gizlediği güzel karısının gözleri gibi ve o gözlerin olabildiğince hüznüyle bana bakıyordu. Elinde eski bir revolver tutuyordu. Üzerinde ise eski bir pantolon ve kolları sıvanmış bir fanila vardı.

"Emin misin" dedi kara gözlerinin olabildiğince samimi bir göz kırpışının devamında elindeki silahı bana doğrultarak. Bu hareketi gören çok az insan tanırdım. Canlı olmak şartıyla tabii ki.

Güldüm. "Evet ortak, hiç olmadığım kadar eminim." Ellerimi iki yanıma açarak elimdeki silahın tetik koruyucusundan aşağıya doğru sallanmasına izin verdim.

O anda ondan beklenecek son şeyi yaptı ve gülümsemeye başladı yataktaki adam. "Kuzgun gibi görebildiğine göre söyleyecek fazla bir şey kalmıyor geride" dedi.

"Ölü insanların peygamberine göre çok itaatkarsınız efendim" dedim ellerimi önümde birleştirirken. Silahı suratıma doğrultup tetiğe dokundu ağır bir hareketle. Silahın tok horoz düşürme sesini duydum. Ama arkasından bir patlama gelmemişti.

"Neredeyse beni öldürüyordun" dedim yine o kötü sırıtkan ifademle.

Yan tarafa eğdiği başını bana doğru çevirirken cevap verdi:

"Siktir, seni öldürmek istesem öldürürdüm." Silahın tetiğine ikinci defa asıldı namluyu duvara çevirerek. Silah büyük bir gürültü ile patladı. Sonra silahı duvara, merminin açtığı geniş deliğe doğru fırlattı sinirle.

"Bu beyinsiz İspanyollar tamburlu silah yapmayı bilmiyorlar. Tetiğe dokunduğun anda silah parçalanacakmış gibi oluyor. Dört yüz yıldır silah yapıyorlar ama halen bir namluyu işlemeyi bilmiyor .bneler. Ama 250 gram ham çelikten tam otomatik bir tabanca yapabilirler. O kadar küçük ve o kadar hızlı olur ki kazara belinden donuna kaçsa çıkartana kadar aletini bir arı yuvasına çevirebilir."

Elimdeki silahın kabzasını karnına vurarak almasını işaret ettim. Silahı tanımıştı.

"Ama göçmen dökümü bir namluyu gerçek bir Einfield’ın kusursuz tamburuna bağlarsan sadece İspanya’dakileri değil bütün dünya üzerindeki yaratıkları öldürebilirsin."

Silahın mermi haznesini usta bir hareketle açarak içindeki mermilere hızlı bir göz attıktan sonra avucunu açıp elini bana doğru uzattı.

Cebimden yarıya yakını kullanılmış bir mermi kutusu çıkartıp avucuna doğru attım.

Konuşmaya devam etti derin bir nefes alarak: "Yeterince mermin varsa tabii ki..."

Gülümsedim. Halen aynıydı. Eline metalden bir oyuncak aldığında karanlık bir mutluluktan kısılan gözleri etrafındaki hiçbir şeyi görmez bir hal alıyordu. Ama ben biliyordum ki, o aslında bu bakışının altında elindeki silahı kendisine hedef olabilecek en imkansız şeyin suratına boşaltmak için düşünüyordu şu an.

"Karanlığa açılan kafir Khaleb’in yolundan yürümeye hazır mısın dias?" dedim gözlerimde beliren kızıl sembollerle soğuk bedenini süzerken.

"Hayır" dedi elindeki eski silahı beline sokmaya çalışırken. Silah bugün üçüncü defa doldurulmuştu. Gözleri sinirden kızarırken söylediğim isime kendince bir tepki olarak, işaret parmağını bana doğru kaldırıp devam etti.

"Ama Khaleb denilen o orospu çocuğunu bulduğum da parçalara ayıracağım... Dias."