|
3. İntikam: Yirmi beş yıl önceki gibiydi. Hiç değişmemişti. Bir haftadan daha uzun zamandır kesilmemiş siyah ve kızıl tüylerle işlenmiş sakalı, uykulu gözleri ve dağılmış saçları ile Buğra yeniden karşımdaydı. Suratında o sıcak ve uzaklara dalmış gözlerinin tüm çehresine yaydığı o bıkkın gülümsemesi ile bana sesleniyordu. "Yanında içecek bir şeyler vardır umarım, dias." Pantolonunu düzeltirken devam etti ağır bir küfürle birlikte. "Çünkü bu toprağını ....ğimin yerinde kimse adam gibi içkilerin hiçbirinin adını dahi bilmiyor..." * * * Cebimdeki matarayı aç bir kurt hızında ve ihtirasında elimden kapıp birkaç koca yudumla yarıya indirmesinden sonra Buğra’ya İspanya maceramı anlatmaya başladım. Sonuna gelinceye kadar bahsettiğim her saniye için bir şeyler bulup ekliyor, kafasına takılan yerleri bir kez daha anlattırıyordu. Polis arabasındaki güzel kızı ise üçüncü kez anlattırdıktan sonra uzanıp hikayemi dinlediği yataktan doğruca ayağa kalktı. Silahını kontrol ettikten sonra gidip kızı bulmayı teklif etti. Hiç değişmemişti Buğra. Onunla ilk kez tanıştığımdaki o ruhsuz ve sarhoş hali vardı halen üzerinde. Gerçekten de geçen yirmi beş yıl ona hiçbir şey yapamamıştı. Bir ölü olduğu halde... * * * "Peki Cebbo... Şimdi ne yapıyoruz? Beni yine vuracak mısın yoksa?" diye sordu. "Sanmıyorum dostum. Şu anda ölmeyi hak etmiyorsun" dedim. "Pekala Levi, ciddi olalım istersen ortak. Beni tekrar ne zaman vurmayı planlıyorsun?" "Hak ettiğin zaman ortak." Güldü. Bu cevap onu gerçekten neşelendirmişti. Kısık sesimle sordum ona. "Neden gülüyorsun?" "S..tir, Levi Atahan; söyle bana Kuzgun’un kanını taşıyan bebek yüzlü melek ruhlu adam. Bir ölümü, bir ölüden çok kim hak edebilir ki. S..tir Levi, sakın beni bir daha vurma tamam mı?" Gülmeye başladık. Gülme krizi girmiştik ikimizde. Küfürbaz ortağımın donumuza kaçırana kadar güldüğümüz o eski alkol gecelerimizdeki gibi bir espri denizine taşıdığı mutlu bir çocuğun yüzüydü suratımı kaplayan. Güldük, sonuna kadar, sonunu bulana kadar güldük. İçeri de bir koltukta yedi yerinden vurulmuş kör bir kadına ve tüm onun dramına inat güldük.
Kara sakallı kralın kızıl saçlı kızının öyküsünü anlatırken Saint Sebastian şehir sınırını geçiyorduk. İkinci defa doldurduğum içki matarasından hatırı sayılır büyüklükte bir yudum viski daha alırken gün doğuşuna çevirdi başını. Kara gözleri ufkun ötesinde duran karanlık geçmişimizin şerefine kaldırdığımız kağıt kadehlerimizi arabanın camından atarken güneşe okkalı bir küfür edip söylendi. "Bir de yürümeliyim ben, bu benim lanetim diyerek hava atarsın millete salak herif seni" Söylediklerine aldırmıyordum. "Orada Emin Babayı gördün mü ortak" dedim gülerek. Gözleri bir an daldı güneşin ilk kızıl ışıklarına. "Hayır" dedi. "Bana onu göstermediler." Bana döndü gülerek. "Anlayacağın bizim ihtiyar öbür tarafta da çok sevilen bir adam." "Peki sen nerde kaldın o kadar zaman?" "O kadar zaman mı? Çıldırdın mı oğlum, adam vurmak senin haleti ruhiyeni bozmuş iyice. Orda zaman kavramımı var sanıyorsun." Tekrar güldü. Artık şakayı bitirmek lazımdı. "Şaka bir yana o kadar zamandır, sen bunun ne kadar ve nasıl olduğunu tahmin edemezsin zeki çocuk; gökyüzünde takılmak beni gerçekten öldürecekti. Şu Maryam’ı bulduğum için şanslı sayılırım." "Ve seni büyükbaş hayvanların öldüklerinde gittikleri yere koydular değil mi ahbap" dedim gülerek. "Kapat şu gaganı Kuzgun. Millet öteki tarafta senin için şey diyor. Mmm, sen ve Kuzgun işte. Mehmet Kuzgun’la birlikteymişsiniz benden sonra, öyle söylüyorlar. Aslı var mı onu söyle sen" dedi pis pis sırıtarak. "Peki Kuzgun ne diyor buna ?" dedim gülerken. "Sadece arkadaşmışsınız" diyerek kocaman bir kahkaha saldı ağzından Buğra cevap olarak. "Kuzgun öyle diyorsa gerçektir ortak. Bay Kuzgun her şeyi bilir..." "Kuzgun her şeyi bilir" diyerek onayladı başıyla Buğra bir yudum viski daha alırken. Zihninin içinde gezinmeye başladığımda kısık gözlerini bana dikerek küçük bir uyarıda bulundu sonra da. Ben ise zihninde koca bir karanlıktan başka hiçbir şey bulamadım en yakın dostumun. "Kuzgunlara ahbap" dedi bu durumu bildiği için sırıtarak. "Özellikle senin öbür tarafa yolladığın her kuzguna..." Camın önünde duran kağıt bardak yığınından bir tane daha alarak içine viski koyması için ona uzattım. Bardağı bir dikişte bitirdim. Kızaran gözümü kırparken girdiğimiz virajdan devam ettim. "Tanrı seni korusun Buğra Mikail Tekin..." "Seni de Cebrail Levi Atahan..." * * * Güneşin kararttığı fakir tenlerin ülkelerinden soğuğun kanattığı gururlu tenlerin ülkesine doğru devam ettik. Gözlerimizin alabildiğince yudumladık etrafta görünen toprağı. Ve bir yeşil vadinin artığı, üzgün bakışlı solgun toprağı avucumuza yayarken sevinçle geri geldik doğduğumuz şehre. * * * Kabul etmek gerekir ki şehir hiç de bizim onu terk ettiğimiz zaman ki gibi değildi. Neşesinden çok bir şey kaybetmemiş gibi görünse de, toprakta havada ve suda onun kırgınlığını tadabiliyordunuz. Gözlerimi kapatıp duymaya çalıştığım uyuşuk zihinler ise bize hiçte iyi bir şekilde selamlamıyordu. "Nerede şimdi?" diye sordu kararmış ses tellerinden çıkan sevimsiz bir tonla. "Görebiliyor musun?" "Evet" dedim. "Görebiliyorum..." "Peki nerede?" Gülümsedim. "Gittiğimiz yerde". Yürümeye başladım. Arkamdan kahkahalarını duyabiliyordum. Elini belindeki silaha doğru uzattı ve kemerine asılmış kurumuş üç parmağı okşarken peşimden gelmeye karar verdi. İçinde dolaştığım zihin bana kendi gözlerini ödünç verebiliyordu bazen. Kısmen yıkılmış batakhane semtlerinin içinden geçerek denize doğru ilerlemeye başladık Buğra’nın yolda öldürdüğü Avcılardan aldığı parçalanmış parmakları unutmaya çalışırarak. "Demek aşağıda bir yerlerde" diye mırıldandı yanımda belirirken. "Evet orada olmalı" gülümsedi. "Tam ona göre. Hikayesinin başladığı yerleri ziyaret etmeyi çok sever majesteleri Khaleb" "Ne kadar tuhaf değil mi?" dedim suratıma o bildik hain gülümseme yayılırken. Liman kalabalığına giriyorduk. "Hikayesinin biteceği yer de orası olacak... Khaleb bunu bilse eminim ki bugünlerde banyo bile yapmazdı." "O itin yıkandığını bilmiyordum." dedi bana karşılık olarak kara bir tebessümle. "Saçmala dias, yıkanıyordur herhalde. Khaleb’i bilirsin kendine çok dikkat eder" dedim. "Onunla tam üç yıl geçirdim ama bir kez bile yıkandığını hatırlamıyorum dias" dedi. "Belki de sen tipi değildin" dedim başımla sol yanımızda beliren adamları işaret ederek. "Seni etkilememek için hep sen uyuduktan sonra yıkanıyordu." Silahımı sol elime aldım. Karanlıkta yürüdüğümüz için yaptığım hareket belli olmuyordu. Gecenin mahremiyeti etrafımızı sararak bizi rahatlatırken adamlara yaklaşmaya devam ettik. "Hiç sanmıyorum, dias..." dedi Buğra belindeki eski tabancayı hızla çekip sağ eline alırken. "Yıkanıyor olsa bunu kesin görürdüm." Adamlar kendilerine doğru ilerleyen bu iki serseriyle hiç ilgilenmiyor gibi bir haldeydiler. Geceden kalmış birkaç seks macerasını anlatan adamın beynindeki ilginç titreşimleri hissettim. Normal olmayan bir durumla karşılaşmak üzereydik. Ne fark ederdi ki? Lilith onu yirmi altı yıl önce gömdüğüm yeşim taşından mezarından çıkıp gelse bile bir şey değişmezdi. Buğra ağır adımlarla adamlardan birine yaklaşıp omzuna dokundu. İri yarı bir adamdı ve elindeki kalın içki şişesini ağzına dayamış durmadan içiyordu. Buğra’ya doğru döndü ve alkolden kızarmış gözlerini ona dikti. "Ne var?" dedi ağzında biriken sert içkiyi gırtlağından aşağıya indirmeye çalışırken. Buğra başını benden tarafa çevirip adamı taklit ederek
kabaca tekrarladı. "Ne var" demek... "O elindeki nedir ahbap?" Adam sadece "Rom" diyebildi silahını ararken üzerinde. "Bu lanetli topraklarda dünyanın en güzel içkisi üretiliyorken Rom mu içiyorsun?". Buğra gülümsedi başını önüne eğip sağ sola sallarken onaylamaz bir tavırla. Eliyle limana yanaşan gemileri gösterdi karanlığın izin verdiği kadarıyla. "Sen zavallı bir Galata fahişesinin şu koca gemilerin birinden inen yakışıklı bir denizciden olma iri yarı piçisin evlat" dedi ve silahını adamın kafasına dayayıp ateşledi. Adam yere yuvarlanırken bu miskin halinin her zaman gizlediği o kutsanmış çevikliği ile Rom şişesini yakaladı. Şişeyi ağzına götürdü ve bir yudum aldı. Diğer adamlar silahlarını çıkartmaya uğraşırken aldığı yudumu yere tükürdü sinirle. "ve bu da içtiğim en boktan Rom" Adamlar silahlarını ona doğrultup ateşlemek üzerelerdi neredeyse. Ama o buna aldırmıyordu. Ölümü aramakla geçmiş bir hayat ve o hayatından bitiminde bir o kadar daha süren yaşamı arayış onu olduğundan daha umursamaz yapmıştı. Silahı diğer adamlara doğrulttu sol elimin kararsız bir hareketinin oluşturduğu karanlık bir perde etrafını sararken. Bu görüntünün yeterince ürkme hissi yarattığı adamlara seslendim sonra ortağımınkinin benzeri duygusuz bir ses tonuyla. "Hepimiz, biz ikimiz de dahil, biliyoruz ki sizler Khaleb adında bir adam için çalışıyorsunuz. Kokusu üzerinize sinmiş; siz, aileleriniz, dostlarınız, bildiğiniz herkes fark edemese de biz bunun kokusunu alabiliyoruz." Kısa tabancamı çıkartıp namlusuna bir mermi sürdüm konuşmayı sürdürürken. "Şimdi dostça ve mantıklı bir konuşma yapabiliriz isterseniz. Bize nerede olduğunu söylemeniz yeterli. Bizimle konuşabilir ve buradan ayaklarınızın üzerinde sağlıklı bir şekilde gidebilirsiniz." Silahı havaya kaldırarak kabza tarafını görebilmeleri için onlara doğru uzattım. "Yada buna konuşur ve burada ölürsünüz. Şimdi söyleyin bakalım çocuklar: Bizi mi yoksa Bay Ağrı Kesiciyi mi denemek istersiniz?" Grup bir süre donakaldıktan sonra büyük bir nefretle silahlarını ateşlemeye başladı. Yaptığım konuşma bir boka yaramamıştı. Adamların öfkelerinin yatışmasını beklemeye karar verdim. Öfkeleri dindiğinde hareket etmek gerçekten yaptığım işe küçük bir zevk katardı her zaman. Durgun suların üzerinde gezinmek bir tüy hafifliğinde ama bir Kuzgun’un gözleri ile hep daha çekici olmuştu benim için. İlk adımımı atmadan önce kasvetli fırtınanın üzerinde estiği kızıl suların durulmasını bekledim. Her zaman yaptığım gibi. Karanlık sis üzerimize gelen çelik, bakır ve sertleştirilmiş pirinçten mermileri sağa sola sektiriyor arkasında duran biz ikimize sadece o ölümcül seslerini duyma olanağı veriyordu. Buğra karanlığın içerisinde uzattığı eliyle bileğime dokunarak beni kendisine bakmaya zorladı. Kararmış suratındaki gerçeği görebiliyordum. Kendisini bu lanetli gölgenin içerisinden çıkartmamı istiyordu. "Ve karanlığın içerisindeki ışığa yürüdü ölü insanların peygamberi" diye mırıldandım onun seken mermilerin çıkarttığı anlık parıltılara doğru ilerlemesini düşleyerek etrafımızı saran bu karanlık sisin elverdiğince. Buğra sanki nefes alamıyorcasına nefretle sisin içinden çıkıp merakla yarattığım karanlık sise doğru ilerleyen bir adamı gırtlağından yakalayıp kendisine çekti hızla. Diğerlerinin yeniden başladıkları yaylım ateşinde kendisine kalkan olan adamın delik deşik olan vücudunun yere düşmesine izin vermeden mırıldandı. "Beni sar ölü adam, insanlarının kötü niyetli metal dokunuşlarından sakla bedenimi..." Kucağında can veren adamın ölü gözleri bir anda kızıl bir alevle parlayarak Buğraya sarıldı istekle bedeni. Buğra devam etti. "Ve sen yerdeki, ayağa kalk ve arkadaşına katıl" Biraz önce öldürdüğü adam garip ve donuk titremeler içinde ayağa kalktı. Ürkek adımlarla ve sarsılarak arkadaşlarının ateşlediği mermilerin bedenine girmesinden dolayı, ilerledi kendisini çağıran kısık sesli adamın kara silüetine doğru. Sisi bir parça daha yayarak küçük bir çember oluşturdum. Etrafımızı saran bu karanlık çemberin ortasında huzursuz bir ruhun küfürler ederek kaçmaya çalıştığını hissedebiliyordum. Ve diğerleri. Anlam veremedikleri, insan üstü bir gösteriyi izleyen zavallılar ayağa kalkan ölü arkadaşlarının üzerine boşalttıkları silahlarına son bir umutla sarılarak ikinci mermi kütüklerini sürüyorlardı ellerindeki ölüm saçan makinelerin ısınmış haznelerine. Buğra’nın yanına gelip silahımı adamlara doğrulttum ve ateşlemeye başladım. Buğra düşen her adamın son nefesini vermesini izleyerek devam ediyordu sözlerine. "Kin içerisindeki bedenler sarsın dünyayı..." boynundan vurduğum bir adam şah damarından akan kanın bir sızlama gibi inceden inişini izliyordu ölü bedeninde elleri ile dokunarak. Parmak uçlarının buğulu gözleri olduğu bu zamana anlam vermeye çalışıyor ve kulağında ansızın beliren o dokunaklı sözü dinleyerek yanı sıra ateş eden arkadaşının silah tutan bileğine sarılıyordu. "Yaşayanlar tatsın ölü adamların acısını..." Arkadaşının canlı bedeninin öbür yanına çekiştirdiği silah tutan kolun kopan sinir ve tendonları son bir acı ile kasılıp silahın tetiğine olanca gücüyle asılıyordu. Silah tutan elin kemikleri zayıf ve ince deriden çıkmaya başladığında ise beyine giden binlerce acı dalgası arasında çıldırmaya yaklaşan adam kolunu parçalayan arkadaşının suratına diğer elinde tuttuğu silahla ateş ediyordu. "Acı bir kurtuluş olsun, zavallı dualara verilmiş bir cevap...." İnanmayan gözler ile bakan adamlar ayağa kalkan ölülerin acımasız kıyım dalgaları içerisinde eriyip gittiler bir süre sonra ve ayakta sadece ölüler yerde ise ölmek üzere olanlar kalıncaya kadar devam etti bu kızıl gösteri. Tüm bu katliamın sorumlusu olan biz ikimiz ise olduğumuz yerde yarattığımız vahşetin boyutuna bakıyorduk. Bu hiçte başladığımız zamanki masum kıyımları andırmıyordu. Sahip olduğumuz gücün büyüklüğü cezbetmiyordu bizi aslında. Buna sahip doğmuş ve bunun farkına varmadan yaşamıştık o kadar zaman. Şimdi ise bu gücümüzle yapabileceklerimiz tanıdık yaşamların artığı anlamsız bir sıradanlık taşıyordu ikimiz için. Ölülerin ve ölmek üzere olanların arasında sürünerek yarattığım sisten kurtulmaya çalışan adamı gördüm. Zihniyle konuşan ve bizi Khaleb’e götürecek olan adamı bulmuştum. Tüm bu katliamın asıl sebebi bu adama ulaşmaktı. Buğra’ya durmasını telkin eden bir tebessümle baktım ve son sözlerini söylemesini işaret ettim. "Ve azab olsun yaşadığınız şey, laneti üzerinde intikamların." Ayağa kalkan ölü adamlar kimi kırılmış kemiklerine kimi kopmuş etlerine bakmaya başladılar girdikleri şoktan sıyrılmaya başlayarak. Elimi adamlara uzatarak avuç içimi yüzlerine döndürdüm ayaktakilerin. Aklımdan geçen görüntünün gerçek dünyaya ulaşmasını bekledim gözlerimi kapatarak ve bu trans halimden sıyrıldım parçalanmış etlerin sardığı kemiklerin erimesini hissederek. "Devam etsin yollarına tüm ölüler, Cehennemi yaşarken bedenleri..." Karşımızda duran adamların yavaş yavaş erimelerini izlerken avucumu kapattım. "Ve işte böyle buyurdu ölü adamlara son kez, ölü adamların peygamberi..." Kanlı seromonimiz bittiğinde Buğra tekrar yere tükürdü ve gırtlağından yakalayıp kendisine bir kalkan gibi kullandığı meraklı adamın cesedini yere bıraktı. Yerde sürünen adam ise şaşkınlık içinde olduğu yerde çökmüş bize bakıyordu. Korkunun bir sürü tanımı vardır. Dostlarını ölü görmek, ölenlerin ayağa kalkması ve sonunda her birinin eriyen bedenleri korkutmamıştı onu. Adamın zihnine kızıl bir gölge süzülmesi ürkütmüştü onu. İlginç bir şekilde uzayan ve kıvrılan ayaklarının üzerinde sarmal bir şekilde ayağa kalktı. Güldüm ve elimi etraftaki cesetleri üzen Buğra’nın omzuna vurarak bu tarafa bakmasını işaret ettim. "Daha önce hiç erkek Lamia gördün mü Dias?" O da gülümseyerek karşılık verdi soruma. "Eminim ki o da daha önce bizim gibi melek görmemiştir Dias..." Silahımı gittikçe bir yaratığa dönüşen varlığa çevirerek sırıtmaya başladım. "Dur, söyleme" dedim. "Güney cennetin kraliçesi geri geldi diyeceksin ve ben buna inanmayacağım. Neden biliyor musun?" Elimi siyah gömleğimin içine sokarak boynumdaki mavi taşı gösterdim. Gözleri bir anda şu meşhur deyimde olduğu gibi açıldı. Öyle ki gözlerinin içine bakıp geçmişi ve geleceği görebilirdiniz. Korku ile ilgili olanları sadece, tabii ki... "Cennetin Gözyaşları..." dedi kıvrak bedeni sarsılırken. "Evet, çünkü Cennetin Gözyaşları baş meleğin elinde." Buğra biraz önce katlettiğimiz (tam olarak böyle olmuştu gerçektende) adamların oturduğu yerde duran içki şişelerinden birisini kafasına dikerken huysuzca mırıldanıyordu. "Khaleb kendisine bir ordu toplamış sanırım dias..." dedi silahıyla yılan şeklindeki korkmuş yaratığı gösterirken. "Üstelik hepsi de laf olsun diye şu çocuk şuruplarını içiyorlar." Lamia’nın yanına ilerleyip kafasına silahını dayadı ve o tanıdık bıkkın ses tonuyla sordu: "Şimdi söyle bakalım yılan, şu kötü adamı nerede buluruz?"
|