SALGIN / Galip Dursun

Oynadıkları garip bir oyundu. Ne tavlaya benziyordu ne de başka bir şeye. Zarlar farklıydı; pullar ise sadece renkleri ile benzeşiyordu bildik oyun takımına. Gâvur'un dünyanın sonundan evvel bilmediği bu oyunda hep manavı yeniyor olması bir tuhaftı. Tavlaya savurduğu zarların hep gereken gibi gelmesi de öyle. Manavın sıkıntı dolu ve bazen de sinirli bakışları arasında Gâvur galibiyetini ilan etti.

SALGIN

İki parmağı birbirine pıhtılanmış kanla sarılmış, hasta bir zarla dolanmıştı. Çocuk tek gözü diğerinden yukarıda olmasına aldırmadan gülümsedi ve farkında bile olmadan eğreti eli yamuk dudaklarında gezindi. Gözleri yanlış yönlere bakıyorsa da umudunun nereyi gösterdiği anlaşılıyordu ve neşesi de orada bir yerlerdeydi.

Suratsız ihtiyarın kendisini itip kakmasına aldırmadan etrafında dönmeye devam etti. Yaşlı adam, bir türlü başından savmayı başaramadığı sakat piç kurusuna aldırmıyordu. İt soyunu kovalamaktan yorulup sıkılalı epey de olmuştu zaten; kendini hazırlanmaya vermişti. Ama doğrusu bu ya, piç de hak ediyordu her bir hakareti. Kâh uzanıp tek dişi kalmış duvar askısından pardösüsünü çekip uzatıyor; kâh 10 milimetrelik Nazar marka tabanca mermisinden ihtiyarın gövdesini sakınacak el yapımı göğüslüğü yerden kaldırmaya uğraşıyordu. Pardösünün askının çengelinde kalan asma ilmeğinin de, göğüslüğün üzerindeki boydan boya çiziğin de sorumlusu hep bu piçti. Kızıyordu bir yandan ama uğraşmak da istemiyordu. İhtiyar, veledi görmezden gelirken tuhaf bir ayin sürüp gidiyordu zemini moloz kaplı ara-odada.

Üstelik ihtiyarın rahatsız edici ketum hali ve pisliğe bulanmış heybeti odada alınacak nefes bırakmasa da bu kötürüm veledin umurunda değildi. Yarım aklıyla, mahallenin Gâvur deyip geçtiği nursuza yardım ediyordu. Pek kimse sevmezdi ihtiyarı, burası doğruydu ama sevgi diye bir mefhum kalmış mıydı acaba bu dünyada? Kaç nesil önce soyu dünyadan temizlenmiş insanoğlu, darbenin nereden geldiğini anlamadan peş peşe düşüp karışmıştı toprağa. Geriye bir bu mahalle kalmıştı. Nasıl olduğu belirsiz küçük bir ovanın düzlüğünde etrafı bina artıklarıyla dolu, camdan bir kafesti burası aslında. İçinde yaşayan şanssızlar Mahalle diyorlardı kendilerince ama o kadardı işte.

Derken Gâvur çıkıp gelmişti. Suratsız, kimseyle konuşmaz, delinin tekiydi Gâvur. Kimseye çaktırmadan yaptığı gece gezileri açığa çıkınca son mahallenin insanları adama uğrayıp yardım dilemişlerdi bunca umutsuzluğun arasında.

Uğursuz bir peygamber ile onun tanrısı arasında bir saygı gösteriyorlardı Gâvur'a. Gâvur aman edip onları besliyordu çünkü. Kimsenin ara-odadan öteye, değil gitmeyi, düşünmeyi bile göze alamadığı zehirli havaya çıkıyordu bu aklı bozuk moruk, elini kolunu sallayarak.

Ve önü sıra tay-tay iteklediği yarı paslı market arabası, sırtında leş gibi kokan düğmeli abası, gidip konserve filan getiriyordu taa o lanet yerlerden.

Aslında Gâvur'u kimse sevmezdi, terk edilmiş zavallı Son Mahalle'de.

Fakat aklı bozuk Gâvur, bugün adaylığını koysa muhtarı da olurdu dünyanın son varoşunun...

* * *

Piç

Gâvur, sakat piçin uzattığı kuşağa tiksinerek baktı. Kumaşın üzerinde gezinen cılız bir örümceğe küçük parmağıyla vurup kuşağı silkeledi. Beline dolamaya çalışırken sakat piçin tekrar eğilip maskesini aldığını gördü. Başkası dokunsa hemen üzerine atılıp canına okurdu. Fakat bu velet işin içinde olunca hiç de terslenesi gelmiyordu ihtiyarın. Yine de içinde ufak bir garezle maskeyi aldı. Sakalını sıvazlayıp düzeltti; haki rengi açılmış plastik gaz maskesini özenle yerleştirdi yüzüne. Odanın içini isli camın gerisinden süzüp "tamam" dedikten sonra market arabasının başına geçti. Gözleri ara-odanın paslı metal dış kapısına takılıp kaldı bir zaman. Aklından türlü düşünce geçip giderken derin bir nefes aldı. Arkasına dönüp sakat piçe baktı. Sanki son görüşüymüş gibi dikkatle izledi çocuğu. Beynindeki beceriksiz ressamın, zavallının her bir ayrıntısını aklına çizmesi için bekledi bir zaman. Çocuk olduğundan daha zavallı göründü bir an gözüne. Gözü biraz daha mı inmişti aşağıya? Resim tamam olunca tekrar market arabasına yaslandı.

Artık hazırdı.

Ara-odanın sonuna kadar sakin sakin sürdü. Arabayı yanaştırıp kapıyı açtığında ise nefesini sıkıca tutup dışarının havasına baktı.

Gezinti için iyi bir gündü. Şansına yağmur da yoktu. Arabayı itekleyip dışarı çıktı.

* * *

Ara-odanın iç kapısı tıkırdayarak kurcalanıyordu. Kapının öte yanında duran nezaretçi sıkıntıyla iskemlesinden doğrulup kapıyı açtı. Küçük çocuk sırıtarak odadan dışarı attı kendini. Nezaretçi, bakışlarını çocuktan kaçırarak iskemlesine geçti. Çünkü bu çocuğun gözleri...

"Sağ ol amca, öğrenemedim gitti!"

Nezaretçi başındaki kepi gözlerinin üzerine indirdi. Uykuya dalma numarası yapıp bir an önce başından savmak istiyordu çocuğu.

"Öğrenemedin, evet. Haydi, şimdi defol buradan."

Çocuk omuz silkip iç kısma yürümeye başladı. Taş koridorun sonunu dönecekken nezaretçinin arkasından seslenmesiyle döndü. Yine öyle uğursuz bakıyor, olabildiğine sırıtıyordu piç. Nezaretçi bir an söyleyeceği sözü unuttu bu bakışlarla.

"Efendim amca?" Çocuk yüzünde o pis gülümseme ile bakıyordu. Adam iyice afallayıp iskemlesinden doğruldu. Yutkunarak başını öne eğmeyi başardı.

"Ne zaman döner Gâvur?"

Çocuk tekrar omuz silkti.

"Bilmem, erzakı toparlayınca döner herhalde; çok geç kalmaz."

Nezaretçi gözleri yerde, iskemlesine kurulurken söylendi:

"İyi, iyi. Sen de çok geç kalma."

"Kalmam, kalmam."

Söyleyecek başka bir şey kalmayınca, çocuk son bir kez daha sırıtıp taş koridorun öteki ucundaki adama baktı. Arkasını dönüp giderken nezaretçi rahat bir nefes almıştı sonunda.

Bu çocukla, şundan daha az laf edebilmek için bile aylarca çalıştırmışlardı onu. Ne olduğunu bilmediği onca şey anlatmışlar, beynini yıkayıp içini sadece birkaç refleksle doldurmuşlardı. "Gözlerine bakmayacaksın!" diye bağıran eczacıyı hatırladı bir an. Ama o daha biraz evvel, birkaç saniyeliğine bile olsa bakabilmişti çocuğun gözlerine. Hem onla konuşabiliyordu da. Kendisine zorla öğretilenden daha fazlasını konuşuyordu hatta.

Kepini biraz daha gözlerinin üzerine yıktı. Gâvur'la konuşabilen çocukla ettiği iki satırlık sohbetler iyi geliyordu ona. Kendini sınıyor ve her zamankinden daha güçlü hissetmesini sağlıyordu. Hem böyle yapması da gerekliydi bir yerde. Çocuk ona olmadık bir şey söylese ne yapacaktı ki? Bir tür antrenmandı bu yaptığı.

Son Mahalle'nin Nezaretçisi olmak öyle kolay iş değildi ne de olsa.

* * *

Gâvur'un içinde bir sıkıntı vardı. Market arabasının tutamağını nasırlı avucunun izin verdiğince sıkı kavrayıp iteklemeye devam etti. Araba kısmet, kader, lanet, mutluluk ve keder yükleniyordu yeri geldiğinde. Ensesinde bitip kuyruk sokumuna kadar inen buz gibi ter taneleri üretiyordu.

Dağılmış arnavut kaldırımı zavallının canına okuyordu. Ter içinde kalmıştı. Rahatsız edici bir ıslaklık hissi tenini kaplamıştı. Yine de pek aldırmadan, ilerde bir noktaya kilitlenmiş halde arabayı sürmeye devam etti. Yokuşu çıkıp sokağın başına geldiğinde yutkundu. Önünde uzanan yola baktı.

Mahallenin yıkıntı halinin yanında burası tuhaf bir yaşam, perili bir medeniyet barındırıyor gibiydi. Etrafta yeterince bakımsız ve isteksizlik izi varsa da yolun taşlardan arındırılmış görüntüsü görülmeye değerdi. Camları kırılmış pencerelerden dışarı süzülen tül perdeler kir içindeydi; fakat her camda salınan perdeler insanın kanını donduran bir canlılık işaretiydi. Üzerinde kırmızı boyayla çarpı işareti çekilmiş dükkân kapıları kararmıştı. Bakımsız olsalar da ışıldayan menteşeleri vardı.

Gâvur, başka zaman olsa hayatta kalan insanların varlığının izleri olarak anlayıp sevinebilirdi belki bütün bunlara. Kanının ihtiyar damarlarında donduğunu hissederken derin bir nefes aldı. Burada yaşayan kimse olmadığını biliyordu. Ürpermesine aldırmamaya çalıştı.

Silkinip kendine gelmeye çalıştıktan sonra sokağa doğru sürdü arabasını. Köşedeki ilk evin penceresinde soluk bir siluet görünce zoraki gülümsedi. Başı ve eliyle ciddi ama nezaket içeren bir selam verdi camdakine. Soluk siluet hafifçe parladı. Gâvur başıyla selamını tekrar ederken titredi. Omuzlarından aşağıya çekiliyor gibi hissetti kendini. Sokağın barındırdığı tek canlı olmak ona ağır geliyordu...

Yıkık manav tezgâhının önünden geçerken dükkân kapısının sesini duydu. Bir dakika kadar önünde uzanan sokağa boş boş baktıktan sonra başını manava çevirdi. Dükkânın kapısı ağır ağır açılıp dışarıya sigara dumanından biraz daha parlak bir sis hücum etti. Gâvur gerilmiş sinirlerine hâkim olmaya çalışırken arabasının ayak frenine bastı. Etrafına şöyle bir göz atıp temkinli adımlarla manav dükkânına doğru yürümeye çalıştı. Sis iri yarı bir adam görünümüne bürünüyordu. Sonunda manav önlüğü beline sarılmış, gür bıyıkları soluk yüzünde eğreti duran hayalet ortaya çıktı. Hayaletin pis sırıtışı cansız suratında yayılırken, Gâvur dükkânın önündeki hasır taburelerden birine kurulmuştu bile. Hayalet de hemen karşısındaki hasır tabureye oturdu. İkisinin ortasında bir tabure daha belirdi. Manavın hayali titreşirken soğuk bir kahkaha sokağa yayıldı. Ortadaki taburenin üstünde bir tavla takımı belirdi.

Gâvur, manava bakmamaya çalışarak tavlanın içine saçılmış pulları toplamaya başladı. Beyaz pulların kendi önüne toplamayı bitirdiğinde davudi bir ses kendisini uyardı.

"Beyazları sen alma bu sefer."

Gâvur başını kaldırmadan zarlara uzandı. İsteksiz bir şekilde sordu:

"Nedenmiş o?"

Hayalet tavladaki ikinci zarı alıp incelerken söylendi.

"Hep sen alıyorsun beyazları. Bu defa değişiklik yapalım. Siyahlar senin olsun."

İhtiyar bakışlarını karşısındaki hayalet-manava doğru çevirirken sırıttı.

"E sen oynamayı bilmiyorsan pulların ne suçu var be adam."

Manav bilgiç bir ifade ile itiraz etti.

"Onun için demiyorum. Beyaz pullar bana daha çok yakışıyor. Herkes göründüğü gibi pul dizsin önüne, bu defa da böyle oynayalım."

Gâvur kahkahayı bastı. İçi titriyordu, belli etmemek için kahkahasının tonunu yükseltti.

"Tavla benim değil mi kardeşim," diye devam etti manav. "oynayacaksan siyah pulları alacaksın."

"Peki, çocuklaştın iyice. Alalım bakalım siyah pulları."

Manavın uğursuz görüntüsü titredi.

"Ha şöyle, yola gel..."

Oynadıkları garip bir oyundu. Ne tavlaya benziyordu ne de başka bir şeye. Zarlar farklıydı, pullar ise sadece renkleri ile benzeşiyordu bildik oyun takımına. Gâvur'un dünyanın sonundan evvel bilmediği bu oyunda hep manavı yeniyor olması bir tuhaftı. Tavlaya savurduğu zarların hep gereken gibi gelmesi de öyle. Manavın sıkıntı dolu ve bazen de sinirli bakışları arasında Gâvur galibiyetini ilan etti. Sadece bir el oynadılar. Taşlarını avucuna dizen ihtiyar, kararmış dişlerini göstererek sırıttı hayalet-manava.

"Pulda da değilmiş."

Gâvur, tavlayı kapatıp hayaletin koltuk altına sıkıştırmaya çalışırken söylendi.

"Bilek bu oğlum, bilek. Pulda zarda ne kerameti olacak."

Manav alınmış gibi bakıyordu.

"Bizimkisi de bilek, ama işlemiyor sendeki gibi. Neyse, ne istiyorsun söyle bakalım."

İhtiyar, her ne kadar gülüyorsa da içindeki soğuk korkuyu an be an artıran bu sohbetin kısa kesildiğine sevindi.

"Neler var?"

Manav eliyle arkasında duran yıkık tezgâhı işaret etti. Parmağından boşalıp kararmış tahtaları kaplayan sis, Gâvur'un midesini bulandırdı. Parıltılı duman kaybolduğunda tezgâh tepeleme meyve ve sebze doluydu.

"Seç işte. Son gününmüş gibi seç, beğen, al ne istiyorsan. Yarına alamayabilirsin böyle rahat."

"Dün de böyle diyordun," diye söylendi Gâvur market arabasını tezgâha yanaştırırken. "yarın da aynını demeyeceğin ne malum."

"Karıştırma sen orasını, ne lazımsa al ve defol" dedi hayalet hışımla. Kırık kapıya yönelip binanın içinde kaybolurken son kez konuştu. "Piçe de selam söyle, Gâvur. Onu özledik."

İhtiyar adam alaycı bir şekilde başıyla onayladı. "Alsanız başımdan da kurtulsam it soyundan." Tezgâhın üstünden büyük bir meyve kasasını alıp market arabasına yükledi. "Hepimiz kurtulsak..."

Hayaletin, insanın kanını donduran kahkahası kapının ötesinden gürledi.

"Senin elinde Gâvur."

Gâvur aldırmadan yeni bir kasayı arabasına yüklemeye koyuldu.

"Kurtuluş senin elinde, biliyorsun..."

Gâvur işini bitirip yeterince yiyecek aldıktan sonra manav tekrar o terkedilmiş haline büründü. İhtiyar adam daha evvel defalarca karşılaştığı görüntüden dolayı sarsıldı. Bu alışılacak türden bir sahne değildi.

Arabasının tutacaklarına sarılıp sokakta ilerlemeye devam etti. Bir sonraki durak, manavın karşı çaprazındaki kasap dükkânıydı. Gâvur sıkıntıyla ofladı.

Arabasını tam kasabın önünde durdurup ayak frenine bastı. Karışmış, kirli saçlarının üstüne yıktığı gaz maskesini yüzüne indirdi. Yönünü dükkâna çevirip ilerledi. Attığı her adımda kasap dükkânı yenileniyordu. En son, kırık cam vitrin tamamen yeni bir cam ile kaplanıp tertemiz yapıldığında kapının önüne gelmişti. İçeride iki tane siluet vardı. Kasabın, yaşarkenkinden daha kara bakan koyu kahve gözleri gülümsüyordu. Ciddi yüzünde eğreti duran mimik Gâvur'un tüylerini diken diken etti. Diğer siluete de başıyla selam veren ihtiyar adam dua edip içeri sağ ayağı ile girdi.

Kasap, şiveli sesiyle abartılı bir tondan selamladı Gâvur'u.

"Hele bak, Beşir Efendi, kim gelmiş. Hoş geldin Gâvur, sefalar getirdin."

Kasabın yanında duran diğer siluet sıkıntı dolu, zoraki bir şekilde gülümsedi. Beşir Efendi, kasabın yanındaki bakkal dükkânını işletiyordu.

"Hoş geldin, merhaba."

"Aleyküm selam" diye yanıtladı Gâvur. Ellerini önünde birleştirip devam etti. "Nasılsınız bakalım, efendiler?"

Kasap, diğerine fırsat vermeden cevap verdi.

"Nasıl olalım, bildiğin gibi işte. Haberler sendedir, sen nasılsın bakalım."

"Yuvarlanıp gidiyoruz, çok şükür. Bir yaramazlık yok."

Kasabın yanındaki bu defa mutlu bir şekilde parıldadı.

"Aferin bak, şükrediyor haline, aferin sana Gâvur. Allah görüyor bu halini; yüzüne bakar inşallah, kurban olduğum..."

Gâvur suratında sahte bir huzurla gülümsedi.

Kasap sözüne devam etti.

"Manav efendi nasılmış bugün, yenişebildiniz mi?"

"Bilmiyor halen oynamayı."

"Sen biliyor musun sanki?" diye araya girdi Beşir Efendi'nin hayaleti.

Gâvur istifini bozmadan cevapladı.

"Yok, ben de bilmiyorum ama yeniyorum her defasında. Ondan iyi oynadığım kesin."

İki hayalet de gürültülü bir şekilde güldü. Gâvur zorla da olsa onlara katıldı.

"Biz de konuşuyorduk, Beşir Efendimle. Ama anlaşamadık bir türlü. Bir konu var, belki sen bilirsin."

"Nedir o?"

"Araf var mıydı yok muydu? Kıyamet oldu mu yoksa olmadı mı kestiremiyoruz."

Gâvur yüzünü buruşturdu. Gaz maskesi bu halini ustaca gizlerken derin bir nefes aldı.

"Doğrusu Araf'ı görmedim ama" dedi. "Kıyamet daha olmasa gerek."

Beşir Efendi kaşlarını çatıp sordu:

"Nedenmiş o?"

Gâvur yutkundu.

"Daha yaşayan var."

İki hayalet birbirlerine baktılar.

Kasabın güçlü kahkahası dükkânın içini kaplayan buz gibi havayı dağıtana kadar öylece durdular. Gâvur soğuk terler döküyordu.

"Ben demedim mi sana, Beşir Efendi?! Bak bizim Gâvur var en basitinden."

Beşir Efendi'nin gözleri parladı.

"Alıverelim onun canını da o zaman. Olsun bir an önce Kıyamet."

Kasap araya girdi. "Olmaz öyle şey, Allahın bileceği iş o. Adamı yaşatıyorsa bir bildiği vardır. Hem o da giderse kim eğlendirecek bizi?"

Beşir Efendi "Allah"ın adının geçmesi ile titredi; soluk silueti dalgalandı. "Doğru diyorsun, bize karışmak düşmez." diye mırıldandı.

Kasap tekrar Gâvur'a döndü.

"Ne istersin bakalım bugün, Gâvur Efendi?"

Gâvur halen aynı sakin, uysal haliyle bekliyordu.

"Üç beş bir şey işte; çok değil."

Kasap başıyla onayladı.

"Geç, ne istiyorsan al dolaptan tezgâhtan."

Gâvur dükkânın iyice içine girerken Beşir Efendi yanından geçip kendi dükkânına gidiyordu.

"Giderken bana da uğra, benden de bir şeyler al." dedi sakin bir sesle. Gâvur tekrar ürperdiğini hissetti. Hayaletin sesinde bir terslik vardı.

Kasap dükkânının her adımda daha da büyüyen içine doğru yürürken başıyla onayladı.

Beşir Efendi selam verip çıktı. Kasap, dükkânın sonundaki metal dolabın kapısını açarken Gâvur'a baktı.

"Geç, istediğini al."

Gâvur beklemeden dolaba daldı. İki omzuna da birer tane kuzu alıp çıktı. Kasap tezgâhın arkasına geçmiş, cam vitrinden tavuk, kıyma ve kuşbaşı et sarıyordu.

"Bunları da al." dedi jelatinli kâğıt paketlerini Gâvur'a uzatarak. İhtiyar adam teşekkür ederek paketleri kucakladı. Dükkânın kapısına yöneldi.

Kasabın güçlü sesi tam kapının önünde yakaladı onu:

"Beşir Efendi'ye uğrama sakın."

Gâvur'un şaşkın bakışları gaz maskesinin ardında güvendeydi.

Kasap devam etti.

"Aklı karışık bu aralar. Ters bir şey yapabilir, neme lazım, ona uğrama bugün..."

Gâvur tekrar teşekkür ederek kasabı selamladı. Sokağa çıkıp yandaki dükkânın önündeki Beşir Efendi'nin soluk ama öldüren bakışlarıyla karşılaştığında kasabın tavsiyesine uymaya karar verdi.

"Piçi benim namıma öpüver!" diye seslendi kasap, ardından. Gâvur başıyla onaylayıp tekrar selam verdi. Başını çevirdiğinde bir kez daha Beşir Efendi ile karşılaştı. Bakışlarını kaçırıp arabasını sürdü.

Beşir Efendi'yi yaşarken de sevmezdi zaten.

Arabasını iterek ilerlemeye devam etti. Sol tarafında geniş bir bina uzanıyordu. İki katlı, epey geniş bir marketti bu. Halk pazarının yıkılıp yerine bu musibet hipermarketin kurulduğu günü hatırlıyordu. Başka soğuk ve yıkıcı anılar da gözünün önüne geliyordu. Aldırmamaya çalışarak arabasını marketin olduğu tarafa sürdü.

Büyük camlardan örülmüş dış cephenin önünden geçerken sıkıntılıydı. İçeri girip girmemeye tam olarak karar verememişti. Arabasına baktı, yeterince dolu ve doyurucu görünüyordu. Ayakları, o farkında bile olmadan marketin giriş kapısının önüne getirmişti onu. Derin bir nefes alıp arabanın ayak frenine bastı. Ön kapının kırılmış camları gözlerinin önünde birleşip, binanın eski, canlı zamanlarındaki gibi tertemiz tek parça haline gelirken içeri girdi. Dış cephenin geri kalanı paramparça iken kapı sağalmıştı.

Kasaların önünden geçerken marketin ışıkları yandı. Gâvur etrafına bakmamaya çalışarak rafların arasına daldı. Dondurulmuş yiyecek ve konservelerin olduğu kısıma yönelip marketin dar, taklit sokaklarından birinden döndü.

Ve tam o anda kara bir hayalle karşılaştı...

Hayalet son derece güzel, kolası yerinde ve ütüsü tam bir lacivert takım giymişti. Tıraşı özenli, kalın kaşlarının altında parlayan kara gözleri Gâvur'a öfke ile bakıyordu.

"Yine mi sen?"

Gâvur kendini toparlamaya çalışıp üstünü başını düzeltti. Gaz maskesini düzeltip metalik bir ses çıkararak soludu.

"Benim, evet."

"Defol git buradan, Gâvur!"

Gâvur oralı bile olmadı. Karşısındaki züppe hayaleti bir türlü sevememişti.

"Nedenmiş, burası halka açık bir yer değil mi?" Sıkıntıyla sırıttı. "Etrafta halktan olan tek kişi de ben olduğuma göre, istediğim gibi gelirim buraya."

"Seni burada görmek istemiyoruz." Diye tısladı hayalet.

"İstemiyoruz deme, istemiyorum diyeceksin."

"İstemiyoruz, Gâvur; buraya gelme artık!" Hayaletin sesinde bir tür yakarış vardı.

"Kim istemiyor yahu, hay allah... Tamam, bağırıp durma; üç beş bir şey alıp gideceğim."

Hayalet zoraki bir şekilde kenara çekilirken söylendi.

"'Satın Almasız'dan çık."

Gâvur hayaletin yanından geçerken elini salladı.

"Tabii ki, tabii ki. Selametle..."

Zaten kendisi de yazarkasaları kullanmayı pek düşünmüyordu.

Dondurulmuş gıda reyonu uzun bir dondurucu havuzu ve duvarlarında soğutucu rafların olduğu geniş bir salondu. Gâvur pis ellerini ovuşturup karşısındaki manzaraya baktı. Bu akşam medeniyetin ürettiği şeyler yiyebilecekti; hem de zahmetsizce hazırlayabileceği türden. Salonun girişindeki tel kuleden büyük bir sepet kaptı.

Gaz maskesinin gerisinde sahte bir gülümseme ve bedenini saran suni bir neşeyle salonu gezmeye başladı. Kendisine söylemekten çekindiği bir şey, içini sıkıştıran bir korku vardı yadsımak istediği. Konserveleri seçerken dalgınlaştığını fark etti. Elindeki kutunun altını çevirip son kullanma tarihine bakıyordu. Kahkahayı bastı.

"Dünyanın son kullanma tarihi geçti, ben halen nelere bakıyorum yahu!" diye söylendi. Konserveyi sepetine yerleştirdi. Başka birkaç tane daha konserve alıp sepete koydu. Konserve ve yiyecek seçimi özensiz ve beceriksizceydi. Kutunun rengine ya da üstündeki resme bakarak alıyordu. Sonunda sepetin içi birkaç paket dondurulmuş patates, yarım düzine bezelye, iki kutu balık konservesi ve daha bir sürü şeyle dolu halde salondan çıktı. Marketin geri kalanına bakmayı pek düşünmedi. Zaten o huysuz hayaletle tekrar karşılaşmak da istemiyordu. Ürkek ve temkinli adımlarla çıkışa yöneldi.

Satın Almasız Çıkış'a yöneldiğinde durdu. Bugün duyduğu en güzel melodiydi bu. Birisi ona sesleniyordu ve en çekindiği şeye döndü. İçinin sıkıldığını, gözlerinin boş baktığını anladığında ses tekrar kendisini çağırdı.

"Beyefendi, sepettekileri ödemeyi düşünmüyor musunuz?" diye sordu ses alaycı bir şekilde.

Kasanın gerisinde, bakışlarından sıcaklık saçan ve hayran olduğu o siluet kendisine bakıyordu. Gâvur yutkundu. Ağır adımlarla kasaya yöneldi. Kasada oturan genç kadın gülümseyerek onu süzüyordu. Kulaklarını ancak örten kumral saçları ve küçük güzel gözleri vardı. Yumuşak yüz hatları ihtiyar adamın içini hem ısıtır hem de dağlarken, o küçük gözler daha da kısıldı.

"Seni bekliyordum," diye söylendi güzel hayalet. Gâvur'un kolundaki sepete uzandı. İhtiyar adam olduğu yerde donakalmış, ses çıkarmadan kadının aslında orada olmayan görüntüsünü seyrediyordu.

Hayalet tekrardan ona gülümsedi ve sepettekileri tek tek kasanın elektronik gözünden geçirmeye başladı. Bir miktar para tutmuştu; kadın Gâvur'a tam rakamı söyledi ama adam duymadı bile.

"Hey," dedi hayalet kadın, sesini yükselterek sordu. "beni duymuyor musun?"

Gâvur kendine gelir gibi olmuştu. Telaşla kirli ellerini ceplerine sokuşturdu. Para bulmalıydı. Gaz maskesinin arkasından heyecanlı bir gülümseme vardı ama güzel hayalet bunu göremiyordu.

"Seni duymamak mümkün mü?" dedi acemice kompliman yapmaya çalışarak. "Sadece dalmışım, kafam çok karışık bugün."

"Hayırdır," dedi hayalet muzipçe sırıtarak. "kim karıştırdı kafanı?"

Gâvur "Sen" dememek için kendini zor tuttu. Ceplerinde para aramaya devam ederken arkasını döndü. Sıkıntıyla oflayıp pufladı. Ceplerinde paradan başka her şey vardı. Ama şu an buradan hemen uzaklaşmasını sağlayacak tek şey, yani para yoktu. Bir süre daha aramaya devam ettikten sonra pes edip hayalete döndü.

"Şey," dedi, "kimse karıştırmadı kafamı. Etraf çok karışık yahu, her şey birbirine girmiş vaziyette... Hem benim," yutkundu.

Hayalet devam etti. "Paran yok?"

Gâvur atıldı. "Yo, yo. Param var ama yanıma almayı unutmuşum." Bir çözüm bulmak zorunda hissetti kendini. "Bunlar dursun burada, ben para alıp geleyim." Çözümü bulmuş olmanın verdiği rahatlama ile sırıttı.

"Peki, dursun, sen paranı al gel." Hayalet tekrar, ihtiyar adamın içini parçalayan şekilde gülümsedi.

Gâvur silkinip kendine gelmeye çalıştı. Şu kapıdan bir çıkabilse bir daha arkasına bile bakmadan kaçıp gidecekti. Ama yapamadı. Ne kadar güzel ve masumdu o gülümseme...

Hayaletin yüzüne bir an ciddi bir ifade geldi.

"Bunları ben ödeyeyim istersen?" diye sordu.

Gâvur hemen itiraz etti.

"Hayır, hayır, istemem. Vallahi param var, yanıma almayı unutmuşum."

"Haydi ama Gâvur."

İhtiyar adam pes etmek zorunda kaldı. Güzel hayalet sepeti koluna takıp kasadan kalktı.

"Benim de işim bitti, hem bugün başka müşteri gelmez. Haydi, birlikte çıkalım." Başıyla dışarıdaki market arabasını gösterdi. "Arabanda yer yok. Bunları ben taşırım."

Gâvur kabul edip etmemek arasında karar kaldı. Sessizliği hayaletin ısrarı ile onu kabule zorladı. Birlikte marketten çıktılar. İhtiyar adam kaçamak bir bakışla markete baktığında üst katın camında takım elbiseli hayaleti gördü. Karanlık siluetin nefret ve öfke ile titrediğini görebiliyordu. Bir an keyfi yerine geldi ve sırıttı.

"Bir daha gelmeyeceğini sanıyordum," diye söylendi hayalet kadın. Gâvur arabanın ayak frenini boşaltmaya uğraşıyordu. Nihayet başardı ve arabayı sürdü.

"Şey, vakit olmadı."

Hayalet güldü.

"Çok meşguldün, herhalde."

Gâvur nazlı bir şekilde başını öne eğdi.

"Çocuklar var biliyorsun, uğraşıp duruyorum onlarla..."

Sokağın sonuna ulaşmışlardı. Aşağıya doğru süzüldüler. Gâvur, tüm gücüyle arabaya asılıyor, yokuştan aşağı inerken yolun bitmemesi için elinden geleni yapıyordu.

"Boşver, baksınlar başlarının çaresine. Çocuklar bir şekilde yaşar."

"Ben de düşünüyorum bazen, ama öyle değil işte. Çok çaresizler."

"Onları biraz da sen böyle yapıyorsun."

"Yo, yo... Diğer mahalledekiler gibi olmak üzereydiler ben oraya gittiğimde. Neredeyse... şey..."

Hayalet durgun bakışlarla yokuşun sonuna bakıyordu.

"Neredeyse ne? Yoksa..."

Gâvur atıldı, telaşla araya girdi.

"Dur orada, sus. Lütfen," diye inledi.

"Sakin ol," dedi hayalet gülümseyerek. "ben suçlamıyorum seni. Hangimiz yapmazdık ki benzerini."

"Lütfen sus. Rica ediyorum, konuşmayalım bunu."

"Peki, susarım."

"Konuşmak istemiyorum."

Yokuşun sonuna geldiler. Gâvur az ilerdeki tel örgülere doğru bakarken arabayı yavaşça sürmeye devam etti. Sessizliği bozan hayalet oldu.

"Bunları kapının önüne bırakıp geri dönebiliriz."

Gâvur cevap vermedi. Kendisi de aynı şeyi düşünüyordu.

"Kapıyı çalar, içeri almalarını söyler ve sonra da gideriz."

Sessizlik tekrar ortaya çıktı. Yol bitmeyecek gibiydi.

"Özledim seni, kocamı, sevgilimi özledim."

İhtiyar adam ancak "Yapma," diyebildi. Sesi yalvarır gibi çıkmıştı.

"Bırakıp gidelim, bize katıl. Onlar tanıdıkların değil, sen onlar için en fazla bir yabancısın. Ama biz."

"Lütfen.."

"Biz senin aileniz. Sevdiğin, bütün insanlar oradakiler. Hatırlamıyor musun?"

"Hatırlıyorum" dedi Gâvur.

Kapının önüne gelmişlerdi. Gâvur'un gözünün önüne Piç'in çirkin görüntüsü geldi. Yemyeşil bir piknik yerinde koşan piç ve arkasından yetişmeye çalışan güzel karısı. Kendi de uzanmış güzel güneşin ve bu muhteşem tablonun tadını çıkarıyordu. Hayaller aklını bulandırırken Piç'in yüzü olduğundan daha eğreti bir hal alıyordu. Dalgalanan çehresi ve sakatlanan uzuvları tüm görüntüyü kaplamaya başlamıştı. Gâvur acı içinde soludu.

Hayalet kadın bir kez daha sordu.

"Gelmeyecek misin, sevgilim?"

Gâvur hareketsizce kalıp güzel hayaleti seyretti. Ağzı açılıp kelimeler dökülürken sesine isyan ediyordu.

"Beni beklerler. Sonra, belki sonra."

Hayalet kadın yüzünde acı bir ifade ile gülümsedi.

"Peki, sen bilirsin." Uzanıp ihtiyar adamın yüzünü kaplayan gaz maskesini yanından öptü.

"Biz oradayız, seni bekliyoruz."

Gâvur cevap vermeden arkasını döndü. Gaz maskesinin arkasında gözleri dolmuş ve gırtlağını yakan bir hüzün tüm bedenini sarmıştı. Parmağı havalanıp kapıdaki düğmeye bastı. Kapı açılırken hayalet havaya karışıp ortadan kayboldu.

Piç içerideki odada onu bekliyordu. Gâvur kapıdan girdi.

Gaz maskesindeki dudak izi toza dönüşürken Gâvur'un pişmanlığı bir kez daha içini yaktı.

* * *

EPİLOG

Bittiğinde ordaydık. Annesi ve Babası, kollayan ve kucak açmış, karşılıksız vermiş tek varlığımız ölüm döşeğindeyken etrafına dizilmiş yaramaz çocuklar gibiydik. Yere sabitlenmiş ve mutlak sonuna bakmaktan korkan gözlerimizin gerisinde kendimizi sorguluyorduk. Ama biz doğru cevapları bulana kadar O çoktan ölmüştü bile. Yapacağımız bir şey yoktu.

Sonra başımızı kaldırıp SONA baktık.

Dünya ölürken ordaydık.

Ve bazılarımız da onla gitmeyi seçti. Sonra dayanamayıp onlara katılan başkaları oldu. Kalanlar, bizler, açlık ve yokluktan kendimizi yitirmiş bir haldeyken ölen diğerlerini izledik.

Ortadaki gerçek gözlerimizi alıyordu. Korkunç, kızıl bir ışığın altında titredik. Ölmekten korkuyorduk.

Ama etrafımızdaki çorak yaşantının sevdiklerimizle aramıza koyduğu o hain istek ilk günkü gibi içimde; halen hissedebiliyorum.

Çünkü o gün sahip olduğum son şeyi de yitirdim.

Ölmek korkusu, hayattan kopma kaygısı en sevdiklerimizin etiyle ve kanıyla bizi beslerken karanlığın ve başka bir varlık olmanın ilk adımlarını attık.

Güçsüz ya da şanssız olanlarımız diğerlerinin vücudunda sindirilirken insanlığımızdan utanıyorduk. Ama yaşamak... yaşamak çok önemli değil miydi? Kim daha iyisini yapabilirdi ki?

Masumiyetimizi, kıyamette sorgulanmak üzere geride bıraktığımızda aramızdan ayrılanlar da oldu. Kaçıp, vicdanı ve acısıyla yaşamak ve belki de başka şekillerde suçunun kefaretini ödemeye çalışmak için ayrıldılar ya da uzaklarda sancılı bir şekilde ölmek için.

Bilemiyorum, tek hissettiğim suçlu bir vicdan ve dünyanın sonunda duran açlık.

Tanrı bizi affetsin...

GöLGE #10 salgın
korku ve gerilim öyküleri
MMIII-MMVII