GENÇ DÜNYA
Ne zaman ki hırsının seni yok edeceğini anlarsın, aslında o an yok olmuşsundur. Bu kavrayış, sadece o yok oluşun karda soluklaşan ayak izleridir. Ne sen, ne de bir başkası o izleri takip ederek geri dönebilir...
Koyu mor bir pelerine bürünmüş gibi süslü gecenin, dolunaydan bir broşla şenlenmiş sinesinde atılan tiz çığlık, en tekinsiz köşede sinmiş bekleyen şeytanın bile tüylerini diken diken edebilirdi. İçinde katıksız acıyı, deliliğin eşiğinde bir inanmazlığı ve sonsuzluk karşısında ancak hissedilebilecek bir umutsuzluğu barındırıyordu.
Bu çığlığın üzerine tüm mahallenin ayaklanmasını, belki de akın akın sokağa dökülmesini bekleyebilirdiniz. Ancak bunların hiç biri olmadı. Çığlığın dehşetli sesine tepki veren tek yaratık, bomboş ve karanlık sokakta, bir su birikintisi gibi görünen kıvamlı sıvının başında kana kana susuzluğunu doyurmaya çalışan beyaz Van kedisiydi. O da sadece, sağ kulağını hafifçe arkaya eğip düzeltmesinden ibaretti.
Çığlık bu sefer küçük hıçkırıklarla yinelendi. Bu umutsuz sesin sahibi, karanlık sokaktaki virane apartmanın ikinci katında, darmadağın evinin salonunda dizlerinin üzerine çöküp öne arkaya sallanarak garip bir ağıt tutturmuş gibi görünen küçük, esmerce bir kızcağızdı. On yaşında ya var ya yoktu.
Elinde tuttuğu kandan sırılsıklam olmuş mendili yerde yatan şekilsiz et parçasının yüzlerce yarasından birinin üstüne kapıyor, akan kanı durdurmaya yetmediğini görerek daha da ısrarla mendilini bastırıyordu.
"Allah'ım ne olur, ne olur durdur şunu. Söz, iyi bir kız olacağım. Annemin sözünü dinleyeceğim. Söz, Allah'ım, yemin ederim ki söz."
Ama faydası yoktu. Parçalanmış bedenin iyileşir bir yanı kalmamıştı. Kaldı ki bedenin özü onu saatlerce önce, vahşetin tam göbeğinde terk etmişti. O an bu odada olan ve dehşete şahit olan herhangi bir kimse korkudan ölmenin nasıl bir şey olduğuna şahit olabilirdi. Derler ki insanoğlunun gözü en dehşetli görüntüye bile bir süre sonra alışırmış. Ama salondaki sahneye hiçbir doğal yürek dayanamazdı.
Yerde yatan kadının yumuşak sarı bukleleri kanla yapışmış, başının etrafında plastik bir yelpaze gibi açılmıştı. Yumuşacık tenindeki binlerce ısırık ve tırmık yarası, zamanından önce hasat edilip sömürülmüş bir tarlanın acıklı görüntüsünü yansıtıyordu. Evet, bu beden hasat edilmişti. Ama ne zamanından önce, ne zamanından sonra.
"Kalk anneciğim, ne olur?"
Kimsenin duymayacağı bu yalvarış, bu iç çekişlerle bezeli nefes, mor karanlıkta yankılandı. Gece o kadar sessiz, o kadar durgundu ki, bir kedinin küfürlü mırıldanışı bile millerce öteden duyulabilirdi. Ama duyabilecek, dikkat edebilecek bir kulak varsa...
Küçük kızın arkasında, odanın gölgeli derinliklerinde sinmiş, iki bacağının üzerine çömelmiş duran ağzı kanlı ufak yaratık hafifçe kıpırdandı. Ve "O sadece bir yaşlı... Amaca hizmet etti o kadar," diye sinirle söylendi.
Küçük kız, erkek kardeşinin kanlı dişlerinin arasından tıslayarak çıkardığı bu itirazı duymazdan geldi. Neler olduğunu bütünüyle kavrayamasa da, olanların açıklamasının bile mantığın ötesinde bir nedene bağlanabileceğini hissediyordu. Kimdi suçlu? Bilmiyordu. Neden olmuştu? Onu da bilmiyordu. Hiçbir şey bilmiyordu.
Sokaktan delice kıkırdamalar, açlık dolu inildemelerle sekiz on çocuk geçti. Sesleri küçük kızın kulaklarını acıtıyordu. Midesini bulandırıyordu. O, onların neye gittiğini bilmese de, ne yapmak için böyle telaşla sokaktan sokağa daldıklarını biliyordu. Mor gece, onların gözünden bakıyordu dünyaya bu akşam. Koyu mor... Tıpkı kan renginin gece aldığı ton gibi.
Mendil artık işe yaramaz bir biçimde sırılsıklam olmuş, elini üşütüyor, yapış yapış yapıyordu. Lanetli bez parçasını kenara bıraktı. Ayağa kalkarak annesinin kalıntılarına dikti gözünü. Ağlayamıyordu; ağlamak istiyor, gözleri yanıyor, sulanıyor ama iki damla yaş dökmemek için sanki bütün güçleriyle direniyorlardı.
"Benimle gel..." diye hırladı erkek kardeşi. Ayağa kalkmış, yumruklarını sıkmış, bedeni engel olamadığı seğirmelerle titriyordu. "Mor geceye katıl."
Küçük kız kaşlarını çatarak kardeşinin insanlıktan çıkmış simasını süzdü. Sonra bıkkınlıkla omzunu silkti. "Sadece benden uzak dur," diye fısıldadı. Gözleri hala şiddetle yanıyordu.
Babasını bulduğunda şoka girmişti. Titremesini durduramamış, atamadığı çığlık boğazına tıkanmıştı. Annesini bulduğunda ise o çığlık tüm gayretiyle boğazının esaretinden kurtulup karanlığın içine yayılmıştı. Uzun süre de, durmaksızın, tıpkı bir deniz sireni gibi devam etmişti. Ardından kardeşini bulmuştu... Ve o an içinde bir şeyler tamamen ölmüştü. Kuru, içi boş bir kabuk, kenara atılmış eski bir giysi gibi donup kalmıştı.
Ağlamak istiyordu evet, ama kime ağlayacaktı? Neye daha fazla üzülecekti?
Shssssssssshhhhhhhhhhhh...
Kardeşinin tıslamasını duyarak korkuyla kasıldı. Nefesi, ensesindeki saçları kımıldatıyordu. Çok yakına gelmişti ve ağzının bayat kan kokusunu duyabiliyordu.
"Bu geceeee......"
Küçük kız, zincirinden boşanan bir zemberek misali, yerinden fırlayıp kendini apartmanın içine attı. Merdivenleri hızla inerek oradan da dışarı, gecenin kucağına atıldı. Arkasında kardeşinin sinirli, anlamsız bağrışlarını duydu.
Amaçsızca, gideceği yöne karar vermeden, sadece dümdüz koşuyordu. Bir yandan da arkasından gelecek, yalpalayan ayak seslerini duymaya çalışıyordu.
Yolların kenarında iştahlı şapırtılar çıkararak taze et ziftlenen çocukların yanından geçti. Başlarını kaldırıp kıza dikkat etmeyecek kadar dalıp gitmişlerdi bu ziyafete. Kemikleri bile dişleri ile kırıyor, çıtırdatarak öğütüyorlardı. Ebeveynlerini son parçalarına kadar sindirmeye niyetliydiler sanki.
Böyle çeşit çeşit bu çılgın görüntünün yanından geçti. Her biri, kaçık bir zihinden çıkmış cehennemvari bir tiyatronun gerçek ötesi sahneleri gibiydi. Sokaklardan, arabalardan, dükkânlardan, evlerden... Her yerden şapırtılar, çıtırtılar ve iğrenç geğirtiler geliyordu.
Kız, geçen her saniyeyle birlikte üzerinden kalkan donukluğun ardından korkunun buz gibi ellerine teslim olmamak için gittikçe daha da hızlanıyordu. Arada yanlarından geçtiği çocuklar ona dokunuyor, kanlı ellerini uzatıyor, garip seslerle onu çağırıyorlardı. Onu aralarında istiyorlardı.
Küçük kız bu çağrıya direnmeyi nasıl başardığını merak etti. Her şey bir anda, kısacık bir göz açıp kapama süresinde gerçekleşmiş gibiydi. Her bağrışta, her iniltili çağrıda sırtındaki tüyler ürperiyor, yanakları kasılıyordu. Vücudundaki istem dışı nabız atışlarını durdurmaya çalışıyordu. Teslim olması için ona baskı yapan vücuduna karşı verdiği zihinsel savaşı kazanmaya kararlıydı.
Sokaklara girdi, sokaklardan çıktı; caddeleri geçti, çıkmazlara girdi. Nereye giderse gitsin, hep aynı manzara. Sanki dünyadaki tüm çocuklar çılgın bir açlığın peşine düşmüştü. Ve bu kızıl açlığı anneleriyle, babalarıyla, ablaları, ağabeyleriyle bastırmaya çalışıyorlardı. Canlı canlı öldürüyor, parçalıyor, lime lime edip yiyorlardı. Yiyorlardı...
"Anneciğim, anneciğim..." Küçük kız dua eder gibi annesini çağırıyor, çaresiz kaçışına devam ediyordu.
Yorulmaya başlamıştı. Bacakları ağırlaşıyordu. Ne kadar kalmıştı dünyanın geri kalanına ulaşmaya? Kimi bulacaktı? Kime neyi anlatacaktı? On yaşında bir kız çocuğuna kim inanırdı ki? Ya hiç kimse kalmadıysa? Ya tüm dünya çocuklardan oluşan bir öğütme makinesinin dişleri arasında dönüp duruyorduysa?
Tüm bu endişelerin arasında, dar, ara bir sokağa daldı. Soluklanmak için sırtını duvara vererek çömeldi. Kısa nefes alış verişlerinin arasında korku dolu gözlerle etrafına baktı. Yağma edilip terk edilmiş eski bir lokantanın yan sokağıydı burası. Bir sokak lambası bile yoktu... Öylesine karanlık ve ıssızdı ki sanki tüm çevreden soyutlanmış, yalnız bırakılmıştı. Burada, ay ışığı bile yardımcı olamıyordu karanlığı aydınlatmaya. Yolun sonu simsiyah bir perdenin arkasında kaybolmuştu.
Yere düşerek yan yatmış büyük metal çöp tenekesine ve yerlere saçılmış çöplere baktı. Çöplerin arasından görünen eskimiş ayakkabıların sahibi ayağı görünce nefesini tuttu. Ayağın sahibi çöp tenekesinin ardında gizleniyordu. Ancak biçimine bakılırsa bu ayak canlı bir bedene ait olamazdı. Garip bir şekilde kıvrıktı ve ayakkabının üzerinde, ay ışığının soluk aydınlığında bile fark edilebilen kan izleri vardı. Titreyerek başını uzattı.
Ayak, sadece ayak kalmıştı. Bir de kanlı bir aşçı önlüğü. Lokantanın aşçısı, çocukların gece menüsünde ana yemek olmuştu.
Küçük kız gözlerini sımsıkı kapadı. Gözlerini tekrar açtığında kendini yatağında, bu korkunç rüyadan uyanmış olarak bulmak için dua etti. Bir süre sonra gözlerini hafifçe aralayıp kirpiklerinin arasından baktığında lokantanın yan sokağının yerli yerinde durduğunu görerek inledi. Bu bir rüya değil, diye söylendi içinden.
Caddeden sesler gelmeye başlamıştı. Küçük canavarlar... Hala arıyorlardı.
Sokağın karanlık sonunda ne olduğu o kadar da önemli değildi. Ona doğru yaklaşan vahşetten daha korkunç ne olabilirdi ki?
Küçük kız daha fazla oyalanmadan, yorgunluktan acıyan bedenini zorlayarak sokağın sonuna doğru seğirtti. Arkasındaki sesler azaldıkça kendini daha iyi hissediyordu. Sesler onun aklını karıştırmaya, kışkırtmaya başlamıştı. Uzaklaşmak, teslim olmasını zorlaştıracaktı.
İlerledikçe sokağın sonundaki koyu belirsizlik incelmeye, yok olmaya başladı. Sokak bittiğinde küçük kızın karşısında beliren, bölgenin en iyi okulu olarak bilinen kolej binasının İtalyan tarzı, narin nakışlara benzeyen beyaz, görkemli binasıydı. Kim bilir kaç kez burada okumanın nasıl bir şey olduğunu merak etmişti. Kimi zaman okuldan çıkıp eve dönerken cicili bicili üniformalarıyla kolejin bahçesinde oynayan öğrencileri görür ve onlara özenirdi. Onun okuduğu lise ile karşılaştırınca burası saray gibi görünürdü her zaman gözüne.
Burada okuyan öğrencilerin üstün zekâlı oldukları söyleniyordu, zayıf not alan bir öğrencileri bile yoktu.
Kolejin kapısının açık kapılarını görerek şaşırdı. Oysa saat beşten sonra her zaman sıkı sıkıya kapanırdı. Bir iki kere kolejin bahçesinde oynamak için arkadaşları ile girmeye çalışsalar da, o koca kafalı güvenlik onları kovalayıp durmuştu.
Küçük kız dudaklarını ısırarak önce okulun bulunduğu caddeye göz attı. Kimsecikler yoktu... Sonra okulun girişindeki güvenlik kulübesine baktı. Orası da boştu...
Kısa ve hızlı adımlarla caddeyi geçerek kulübenin camından içeri baktı. Kimseciklerin olmadığını görerek güvenlik kapısından içeri sıvıştı. Küçük yüreği heyecanla çarparken okul binasına doğru koştu ve büyük kapıdan girer girmez kapatıp sırtını kapıya dayadı. Çevresine dikkatle baktı.
Çok güzeldi. Bembeyaz mermerden çift kanatlı merdivenler, duvarlara asılı çeşit çeşit tablolar ve hole serpiştirilmiş modern heykeller ile muhteşemdi. Tıpkı hayal ettiği gibi. Merakla bakınarak yavaşça soldaki merdivenden çıkmaya başladı. Duvardaki tabloların hiç birini daha evvel görmemişti. Ne bir dergide ne bir kitapta. Ama öyle güzellerdi ki...
Merdivenin sonundaki en son moda suluklardan birine eğildi. Yanındaki düğmesini çevirerek suyun akışını izledi. Kıkırdadı. Dilini dışarı çıkararak musluğa eğildi ve kana kana su içti. Bu hakikaten de harikaydı. Suyun tadı bile bir başkaydı sanki.
Elinin tersiyle ağzını silerek iki yana uzayan koridorlara baktı. Sol, diye düşündü. Sol'u severdi. Koridora girerek dershaneleri dolaşmaya başladı. Şaşkınlığı her geçen dakika artıyordu. Dershanelikler en son teknolojiyle donatılmıştı. İçlerinden birine girerek sınıfın temiz kokusunu içine çekti. Onlarınki hep ter kokardı. Çocukların o haylaz, biraz idrar, biraz da mısır ekmeğini kokusunu andıran o garip ter kokusu...
Kara tahta yerine kocaman plazma ekranlar vardı. Öğrenci sıraları kolluklu koltuk biçimindeydi. Tek tek, yatıp kalkabilir türden, okulun iç dekorasyonuna uygun olarak açık mavi renk deriydi.
Elini deri koltukların üzerinde gezdirerek kaşlarını çattı. Kim bilir ne kadar rahattı burada ders dinlemek. Kötü bir şey yaparken yakalanmak istemeyen bir çocuğun surat ifadesiyle dershane kapısını gözleyerek koltuğa yerleşti. Yana katlanmış kolluğu kaldırarak önüne yerleştirdi. Arkasına yaslanarak dev plazma ekranın kara cam yüzeyine baktı. Üzerinde toz bile yoktu.
Eliyle koltuğun yüzeyini okşarken yan tarafta koltuk cebini buldu. Elini soktu ve içinde olan tek şeyi, uzaktan kumandayı eline aldı. Geniş pencerelerden içeri süzülen ay ışığında üzerindeki düğmeleri seçmeye çalıştı. Okuyamayınca merakla rasgele birine bastı. Aynı anda elektronik bir biplemenin ardından koltuğun tam yanındaki zemin bir kutu misali açıldı. İçinden metal bir platforma yerleştirilmiş ansiklopedi cildi büyüklüğünde bir bilgisayar ekranı yükselerek tam önüne yerleşti. Kendi kendine açılarak dokunmatik ekranını aydınlattı.
Küçük kızın ağzından şaşkınlıkla bir inleme kurtuldu. Daha ne gibi sürprizler olacaktı acaba?
Kız çekinerek giriş yazan bölüme dokundu. Kısa bir giriş müziğinin artından başka bir görüntü geldi ekrana. Derslerin listeleri ekran boyunca yavaşça kaymaya başladı. Küçük kız bir ikisine dokunarak dersleri açtı ve merakla inceledi. Tek kelimeyle kusursuzdu. Dersler ekranda uygulamalı olarak gösterilirken, ekranın yanlarına yerleşik hoparlörden gelen yumuşak bir kadın sesi yazıları okuyor ve dersi tekrarlıyordu.
Küçük kız dışarıda olan biteni unutmuş, ekranda ardı ardına geçen görüntüye bu yumuşak sese kendini kaptırıvermişti. Her zaman merak ettiği bir şeyi yaşıyordu şimdi.
Bir süre sonra sıkılıp listeye geri döndü ve tam kapatıp kalkacakken listedeki bir şey dikkatini çekti. Hiçbir okulda o isimde bir ders yoktu. Listedeki tüm dersler bildik şeylerdi. Daha gelişmiş halleri olsa bile, ama bu küçük kıza tamamen yabancı bir dersti. Ders adını tekrar okudu. "Genç Dünya". Hayır, hiç duymamıştı böyle bir ders.
Çekinerek ekrana dokundu ve aynı anda dev plazma ekran canlanıverdi. Ekranda öğrencilerin çalıştığı bir laboratuvarın görüntüleri vardı. Yumuşak kadın sesi bir projeden bahsediyordu. Genç beyinler, ebeveynlerinden alınan örneklerle oluşturulan bir gen havuzuyla hem geçmişin bilgisini taşıyacak, hem de yeni geliştirilen bir virüs ile geleceğin bilgisi için yeni ufuklara yelken açacaklardı.
Kadının sesi anlatmaya devam etti. Yurt dışındaki çok ünlü bir okulun okul aile birliğince desteklenen bu proje, dünyanın pek çok ülkesinde denenmekteydi. Son aşamasına gelen projede şimdiye kadar büyük bir başarı elde edilmiş. Bu okullardaki öğrencilerin potansiyelleri normal düzeyden deha düzeyine çıkarılmıştı. Hali hazırda daha on iki yaşına bile basmamış öğrencilerden birkaçı şimdiden geleceğin şeklini çizen buluşlara imza atmaya başlamışlardı. Projenin son aşaması olan aşının virüs ile birleştirilip kombine haline getirilmesi ve hava ile temasta ne olacağının araştırılması tamamlanmak üzereydi. Projenin tamamlanmasının ardından virüs pilot bölgelerde denenmeye başlanacaktı... Genç Dünya adlı proje tüm dünyaya daha iyi ve kaliteli bir yaşam vaat ediyordu...
Küçük kız, zihnini zorlayan bir anlayışla yanaklarından akan yaşları hissetti. Ne olduğun artık anlıyordu. Süper çocuklar isteyen anne babalar kendi sonlarını hazırlamışlardı.
Sadece kendi ülkesinde değil, bu tüm dünyayı saran bir hırstı. Ve bir kişinin bile, dünyanın sonunu getirecek olan şeyin, onca savaş nedeninin ötesinde, bu garip hırsın olabileceğini tahmin etmesi imkânsızdı. Öyle değil mi?
Küçük kız ne yapacağını, ne düşüneceğini bilemeden ekranı kapattı. Sessizce oturduğu yerden geceyi dinledi.
"Kimse göremedi öyle değil mi?"
Yumuşak kadının sesi dershanenin içinde yankılandı. Küçük kız yerinde sıçrayarak koltuktan atlayıp yana doğru saklandı. Kapının yanında kirişlere yaslanmış otuz yaşlarındaki kadın dikkatle ve büyük bir sakinlikle ona bakıyordu.
"Saklanmana gerek yok. Sana zarar vermem. Sen diğerleri gibi inlemiyorsun."
Kadının sesindeki güveni hissederek yavaşça saklandığı yerden çıkan küçük kız, merakla sordu.
"Neyi göremediler?"
"Bunun olabileceğini. Yani tüm bu vahşetin..." diye mırıldandı kadın.
"Sen nasıl..."
"Ben mi nasıl kurtuldum?" diye tamamladı küçük kızın sorusunu genç kadın. İçini çekerek dershane koltuklarından birine ilişti.
"Başladığından beri buradayım. Sen hiçbir öğrencinin zorunlu vakitleri dışında okula geldiğini duydun mu?" Kederle kıkırdadı kadın. "Hele ki kuşlar kadar özgürlerse artık."
Kadın dikkatle küçük kızı izledi. "Senin dışında elbette... Ama sen onlardan farklısın, sanırım."
Küçük kız yanaklarındaki yaşları silerek omzunu silkti. "Bilmiyorum," diye mırıldandı. Vücuduna ateş basmış, seğirmeler artmıştı. Kalbi avcıdan kaçan bir tavşan gibi acıtacak kadar hızlı atıyordu.
Genç kadın geniş camların önüne giderek dışarıya baktı. "Gelecekler, er ya da geç. Ama belki ben ondan önce kendim hallederim o işi." İçini çekti. Ellerini cama dayayarak nefesiyle camda bir buğu hakladı yaptı. Üzerine işaret parmağı ile Genç Dünya yazdı.
"Artık gerçekten de genç bu dünya. Ama ya sonrası? Beslenme bitince? Ateş sönünce?"
Sokakta aniden bir çığlık koptu, sonra yine sessizlik.
"Bunu durduracak hiçbir şey yok. Sonsuza kadar gidecek bir vahşet zincirini kim kırabilir?"
Bir an durakladı ve arkasında sessizce duran küçük kızı hatırladı. Acaba o... O farklıydı, etkilenmemişti belki de? Ya o bu zinciri kırabilirse? Ya aslında düşündüğü kadar kötü değilse bu durum? Belki de onun gibi pek çokları vardı?
Gülümsedi. İçinde yeşeren bu yeni umutla birlikte heyecanla arkasını döndü. Sonra o açlık dolu inlemeyi duydu. Yakınında... Çok yakınında.
Son gördüğü şey küçük kızın kızarmış suratı ve olağanüstü bir şekilde ardına kadar açılmış ağzıydı.
Tek bir çığlık atabildi. Sonra gırtlağını parçalayan dişlerin acısıyla inledi. Kendi kanında boğulurken, üstünde debelenen inanılmaz kuvvetteki küçük kızı yararsız bir çabayla itmeye çalışıyordu. Boğazındaki parçalanan kemiklerden gelen seslerin arasında bilinci kayıp giderken zihninde tek bir cümle vardı. Ölüyorum...
Küçük kız ise altındaki bedenin ona sağladığı gücü yudumlarken az önceki halini unutmuştu bile. O korkmuş, ağlayan, panik içindeki küçük kız gitmişti. Nasıl değiştiğini, dönüştüğünü fark etmemişti bile. Sadece olmuştu... Gerektiği gibi.