KAN MEŞALELERİ
Uzun zamandır kendini yorgun hissediyordu. Sebebi yaşı değildi. Hayır, insan yirmi sekiz yaşında kendini yaşlı ve yorgun hissedemezdi öyle değil mi? Onun yorgunluğu gördüklerinden ve yaşadıklarından dolayıydı. İki hafta önce hayata bambaşka gözlerle bakıyordu, şimdi ise korkuyordu. Tanrının var olması gibi bir olasılık onun tüylerini diken diken ediyordu.
Ateistti o. Sapına kadar. Bilimsel açıklamalara inanırdı, hurafelere değil. Ama yaşadıkları onun tüm inanç piramidini yerle bir etmişti.
Her şey nasıl başlamıştı?
Ah evet bir telefon ile tıpkı filmlerdeki gibi, ikinci çalışta açılan bir telefon ile. Her zamanki gibi bir gündü. Diğerlerinden ne eksik ne fazla. Sabah her zamanki saatte kalkmış, her zamanki gibi hazırlanmıştı. Her zamanki saatte çıkmış, müdavimi olduğu pastanede kahvaltısını etmiş ve zamanında işinin başına oturmuştu. Sabahın ilk kahvesinden bir fırt alır almaz çalmıştı telefon.
"Taylan, buyrun." diye cevaplamıştı her zamanki gibi. Karşıdan ses gelmemişti önce. Tam kapatacakken, "Yardım edin bize," diye bir fısıltı konuşuvermişti.
"Pardon? Anlayamadım."
"Sen şu gazeteci değil misin? Hani garip olayları açıklığa kavuşturan?"
"Ah evet, işte o benim. Nasıl yardımcı olabilirim?" diye sormuştu neşe ile o bildik telefonlardan biriydi gene. Ya köylerini cin basmış ya da çeşmelerinden kan akıyordu. Veya buna benzer uçuk bir olay...
"Köylümüz cayır cayır yanıyor."
"Yanıyor mu? İtfaiyeye haber vermeniz lazım bana değil."
"Anlamıyorsun beyim, köylü yanıyor tek tek. Ne yakan var ne de kendi isteği ile yanan."
"......."
"Yemin billah olsun beyim, ne edeceğimizi şaşırdık. Bi sabah kalkıyoz, bi bakıyoz Hasanların evinden duman çıkıyo, gidiyoruz kömür olmuş adam."
"Polise haber verdiniz mi?"
"Verdik, vermez miyiz. Ama onlar da anlamıyo anlattığımızı. Tüm köylü zan altında. Biz yapıyoz sanıyolar. Ama biz yapmıyoz."
Kafası karışmıştı. Ama orada garip bir şeylerin döndüğü kesindi. Adamın adını adresini alıp söylediklerini not etmişti.
Ah o notu almasaydı hiç, sormasaydı köylünün adını. Bok mu vardı?
Gazete editörüne çıkmıştı hemen.
"Abi, ben çıkıyorum. Kurna köyüne gidiyorum," diye telaşla olayı bir çırpıda anlatmıştı.
"Ne olabilir sence? Yeni bir hurafe mi? Ya da köylerinin adı gazetede çıksın diye yapılan uydurma bir ihbar mı?
"Bilmiyorum, gidip bakacağım. SHC diye düşünüyorum. Yani olabilir. En nihayet uzmanlığımı kullanabileceğim bir olay olabilir. Kim bilir? Kontrol edeceğim. Cepten ararım."
Arabaya atlayıp son hız köye doğru yola çıkmıştı. Oraya vardığında öğlen olmak üzereydi. Hemen Osman muhtarı sormuş, onun "O Gazeteci" olduğunu anlayan köy ahalisi koştura koştura onu muhtarın yanına götürmüşlerdi. Küçük bir köydü. Taş çatlasa on beş, yirmi haneli. Her bir köylünün yüzünde korkunun gölgesi vardı. Diken üstündeydiler sanki. Soru sorduğunda dahi yerlerinde zıplıyor, irkilerek cevap veriyorlardı.
Muhtar Osman oldukça yaşlıydı. O bumburuşuk yüzünden kaç yaşında olduğunu anlamak mümkün değildi. Yaşlı adam, Gazeteci'yi kolundan tutarak şu garip yanma olaylarının olduğu evlere götürmüştü. Her bir evden çıktıklarında Taylan daha da sararıyordu. İki kadın, bir erkekti şimdiye kadar yanarak ölenler. Hiç birinin içki alışkanlığı yoktu. Yaz mevsimi nedeniyle sobalar da kaldırılmıştı. Kadın eski bir koltukta yanmıştı. Garip olan kadının bedeni bacaklarına kadar kömür olana kadar yandığı halde koltukta çok az hasar vardı. Kadın otuzlarının sonundaydı. Kocası o gece şehre gitmiş, döndüğünde karısını kömürleşmiş halde koltukta bulmuştu. Ne bir çığlık duyulmuş ne de duman fark edilmişti.
İkinci ev varlıklı bir köylüye aitti. Evi nispeten şehirli gibi döşenmişti, konforluydu. Adam evinin arka bahçesindeki iki ağaç arasına gerilmiş battaniyeden yapılma hamakta bulunmuştu. Muhtarın anlattığına göre karısı dumanı fark edince bahçeye koşmuş ve kocasını yanarken bulmuştu. Adam kollarına kadar bedeni kömürleşmişti.
Taylan hala bahçede olan hamağa bakmış ve sadece hafif yanık izleri olduğunu görmüştü. İş gittikçe SHC ile bağlantılarını kuvvetlendiriyordu.
Üçündü ev bir çobanındı. Ahırdan bozma tek oda bu evde olayın vuku bulduğu yer oldukça belliydi. Çobanı bulduklarında adamın bedeni başına kadar, iskeleti çıkana kadar, yanmıştı.
Görüntü Taylan'ın zihninde canlanınca bir fena olmuştu.
Taylan o geceyi köyde geçirmeyi kabul etti. Neredeyse sabaha kadar kah köylüler ile konuştu, kah kurbanların yakınlarıyla. İki kez daha evleri gezdi. Adı gibi emindi. Bu SHC idi. Buna seviniyordu çünkü üniversiteden ve gazeteden destek alarak bu olayı detayları ile araştırabilir ve açıklanamayan, paranormal fenomen olarak kabul edilen bu olayları bilimsel bir tabana yerleştirebilirdi.
Cepten editörünü ve üniversite hocasını aramış ve olanları haber vermişti. Sabah bulgularıyla beraber şehre dönecek ve daha detaylı bir çalışma için ekiple birlikte köye gelecekti.
Muhtar bu habere sevinmişti. Ama gene de korkuyordu. Tüm köylü korkuyordu.
Sabaha karşı bir iki köylü ve muhtar ile çaylarını yudumlayıp olay hakkında konuşurlarken sessiz köyün içinde aniden canhıraş bir çığlık kopmuştu.
Apar topar çığlığın yükseldiği eve koştuklarında kapının ağzına yığılıp kalan kadını görmüşlerdi. Kadın ağlıyordu. Elinde sarı saç tomarları vardı.
"Anam! Getti Emine," diye dövünen muhtar hemen eve girmişti ardından da Taylan. Evin içinde ağır bir koku vardı. Ve havada uçuşan küller. Kanepedeki beden uyuyormuş gibi kıvrılmıştı. Neredeyse tamamen kömür olmuştu. Gene de hala birkaç yerinde için için yanan etin kızıllığı görünüyordu. Taylan'ın gözleri önünde kızın sağlam kalan eli kararıp kızarmaya ve için için yanarak bir süre sonra da kömürleşmeye başlamıştı. Birkaç dakika süren bu son yanış hafif bir plof sesiyle sona ermişti. Kızdan geriye sapasağlam duran ağız bölgesi ile sapsarı uzun saçları kalmıştı.
Taylan şaşkınlığından ne yapacağını bilemeyerek öylece kalakalmıştı. On beş on altı yaşındaki bir kızın ne nedenle bu şekilde yandığını bilimsel bir kurama oturtarak açıklaması mümkün değildi. Hiç kimse bu şekilde, dışardan hiçbir müdahale olmadan bu kadar fazla yanamazdı. Hadi yandı diyelim, o zaman da vücudunda sağlam hiçbir organın kalmaması gerekirdi. Kaldı ki insan bedeninin en yanıcı yeri olan saçlar sapasağlam duruyordu. Ve ağzı, bir şeyler hoşuna gitmiş gibi hafif bir gülümsemeyle kıvrılmış, kapkara yüzünde öylece duruyordu.
Sersemlemiş bir halde evden zor atmıştı kendini. Ve onu görmüştü. Yaşlı, belki yüz yaşında, bir kadın, elinde tülbentten başörtüsünü sallayarak bağırıyordu meydanda.
"Yanınıza kalır mı sandınız, bre kafirler!"
Gözleri, o capcanlı, karanlıkta bile pırıl pırıl parlayan kömür karası gözleri çakmak çakmaktı.
"Yaktınız kınalı kuzumu, dilinizle yaktınız. Öldürdünüz baharındaki nazlı çiçeğimi! Yanınıza kalır mı sandınız it dölleri!"
Taylan donakalmıştı. Köylü de.
"Orospu dediniz arkasından, ayartır dediniz. Kem gözlü dediniz, yılan dilli dediniz! Kıskandınız nazlı bebemin gül çehresini. Kana bulandı eliniz!"
Bir an susup yukarı göğe baktı.
"Rabbim bilir işini. Rabbim görür. Alır intikamını masumumun kanının."
Taylan, kadının olaylarla bir ilgisi olduğunu anlamıştı. Ama ne ölçüde...
"Kan temizlerdi, ateş temizlerdi. İşte gördünüz kan meşalelerini."
"Hasan, çobanım Hasaaaaan, kafanı çevirdin kanalı kuzumdan, fesada inandın, içini öldürdün kuzumun. Amaaaaaaa, yandın başına kadar, alev alev, yandın aman."
"Kadir efendiiiiiii! O ellerle dövmüştün bebemi, kollarınla sıkmıştın incecik boynunu. Yandın, aman ne yandın! Kaldı mı kolların açıkta?"
"Saru Fatmaaaaa! Kafirin gözüüüü, attığın tekmeler çürüttü bir tanemin bedenini! Tanrı da bıraktı o tekmeleyen değneklerini. Yandııın, aman yandın ki ne yandııııııın!"
"Muhtarın Emineee! O ağzınla tükürmüştün saçlarını savura savura, kirletmiştin meftamın gül yüzünü. O ağzın kaldı mı ahrete, dinleyeceksin söyleyeceklerini, sıratın korkusuna. Yandın, aman, yandın ki ne yandın!"
Kadın başörtüsünü yere atıp tükürmüştü. "Na şuracıkta öleceğim zamanım dolunca. Ama hepinizi," parmağıyla köylüleri gösterdikçe köylüler korkuyla gerilemişti. "Rabbim alana kadar hepinizi, ölmem ben yanana kadar son kan meşalesi," demiş ve aksak ayak köy meydanından uzaklaşmıştı.
Taylan anlamıştı. Her şeyin bir sebebi vardı, öyle değil mi? Bilimsel veya değil. Ona zor gelen ise bilimsel olmayan, açıklanamayan tarafıydı. Ama vardı işte. Gözleri ile görmüş, kulakları ile işitmişti.
Muhtar ile vedalaşırken adamcağız yalvarıyordu kalıp yardım etmesi için. Ama Taylan bile engelleyemeyeceği şeyler olduğunun farkındaydı. Muhtara ve köylülere şans dileyerek ayrılmıştı köyden.
Yorgundu... Hem de nasıl.
SHC (Spontaneous Human Combustion) : SHC, yani kendiliğinden yanan insanlar Paranormal araştırmalarda geniş bir yer tutar. Bu konuyla ilgili olarak pek çok teori ortaya atılmasına rağmen halen tam olarak gerek sebebi, gerek nasıl oluştuğu hakkında kesin bir bilgi veya açıklamaya ulaşılamamıştır. Günümüzde halen en bildik, açıklanamamış Paranormal Fenomenlerden biri olarak kabul edilir.