KEMANIYLA O KADAR İYİYDİ Kİ / Demokan Atasoy

" Kemanıyla o kadar iyiydi ki, melodileriyle sadece çevresindekileri değil, telleri de ağlatabilirdi. Buna şahit olduğum zaman, sihre inancımı yitireli çok olmuştu. Bu her birinizde olduğu gibi - ki hepinizin "Yoo, yo ben değil. Ben hala sihre inanıyorum" iç seslerinizi yanımdaymışçasına net duyabiliyorum - çok kolay, acısız ve hızlı bir andı. Anılarımızda yer edemeyecek kadar hızlı. "

KEMANIYLA O KADAR İYİYDİ Kİ!

Kemanıyla o kadar iyiydi ki, melodileriyle sadece çevresindekileri değil, telleri de ağlatabilirdi. Buna şahit olduğum zaman, sihre inancımı yitireli çok olmuştu. Bu her birinizde olduğu gibi - ki hepinizin "Yoo, yo ben değil. Ben hala sihre inanıyorum" iç seslerinizi yanımdaymışçasına net duyabiliyorum - çok kolay, acısız ve hızlı bir andı. Anılarımızda yer edemeyecek kadar hızlı.

Telin üzerinde gün doğuşu kadar doğal, huzurlu ve bir o kadar umut verici o ilk damla belirdiğinde, gırtlağımda oluşan yakıcı baskının, çok derinlerdeki o unutulmuşun - yer etmemişin - tadı olduğundan tabii ki haberdar değildim. Bu işlerden bayağı anlayan biri olarak tek yapabildiğim; yüzümde zorlama bir gülümsemeyle çevremdekilere bu olanların çok basit bir açıklaması olduğu ve bunu benim bildiğim izlenimi uyandırmaya çalışırken; gözlerimi alamadığım damlaların titreşen tellerin üzerindeki dansını seyretmekti. O ilk anda aklımda tek bir şey vardı, "Hile ne?"

Arşenin tellerden ayrılıp tekrar dokunduğunda etrafa saçtığı minik damlalar o kadar belirgindi ki şaşkınlığımı gizlemek iyice zorlaştı. İşte o anda iki şeyi keşfettim - ki ilki ikincinin sonucudur. Genzimi alev alev kavuran o huzursuz edici anıyı hatırlamıştım ve yanağımı kaşındırarak yüzümü boydan boya kat eden kendi gözyaşımdı. Kendinizi sihre inanmayı bıraktığınız o anı hatırlamaya çalışarak hiç yormayın. Zaten bildiğiniz şu ki: o hatırlamaya değmeyecek kadar basit bir an. Oysa sizi "gerçek"e ulaştıran o basit an, birden, hiç ummadığınız bir şekilde genzinizi yakmaya başlarsa bilin ki bu ileride çekeceğiniz acıların yanında sadece hafif bir başlangıç.

Bana konser verdiği salonda ve hatta salon çevresinde melodisinin dokunduğu herkesi gözyaşlarına boğan bir ustadan söz ettiklerinde zaten yeterince ilgilenmiş ve meraklanmıştım. Fakat çok yoğundum. Gidilecek ülkeler, görülecek mucizeler ve ortaya çıkartılacak sahtekârlıklar vardı.

Benim gibi en son ne zaman ağladığını hatırlamayan ve bunun o güne dek pek de üstünde durmamış bir adam için çok ilginç bir meydan okumaydı bu. Fakat ispatlamam gereken onca şeyin arasında, belki de asla vakit bulamayacağım bir lükstü konsere gitmek. Ta ki ülkenin ciddi sayılan gazetelerinden birinde, iç sayfalarda bir köşe yazarının 22 Haziran tarihli yazısını okuyana dek. Bu dikkatli gazeteci o güne değin kimsenin fark etmediği, belki de herkesin dikkatinden kaçtığı, ki bu çok doğal, bir iddia ileri sürene dek.

Doğrusu pek gazete okumam ve bu iddiayı da müşterim bana getirinceye dek duymamıştım. Ama bu iddia ile konser benim için kişisel olmanın yanı sıra, profesyonel bir meydan okumaya da dönüşmüştü.

Esasen hiç tanınmayan, kesinlikle popülerlikten uzak birisiyim. Fakat çözdüğüm birkaç ilginç ve kitleleri eğlendirecek esrar hakkında haber yapmış, burnu iyi koku alan bir muhabir benim 'ağlayan keman'la ilgilendiğimi öğrenip haber yapınca, bir kaç saat içerisinde hiç beklemediğim bir popülariteye kavuştum. Dikkatli köşe yazarımızın iddiası kısa süre içinde, belki onun bile ummadığı, müthiş bir ilgi uyandırmış ve bir hafta içinde irili ufaklı bütün yayın organları 'ağlayan keman'ı öyle ya da böyle haber yapmıştı. Ben bu medyatik heyecan fırtınası sırasında Sibirya'da bir araştırma gezisinde olduğumdan konudan habersizdim. Köşe yazarının iddiasının bulunduğu yazı bana gönderildiğinde dönüş yolunda Moskova'ya yeni ulaşmıştım. Günlerce karların içinde doğa ananın korkunç yüzüyle boğuştuktan sonra uykuya dalmadan 'ağlayan keman' hikâyesi içimi, içmekte olduğum konyaktan çok daha etkili biçimde ısıtıp, beni rüyalar diyarında asla unutmak istemeyeceğim keyifli bir yolculuğa çıkartmıştı.

Yıllar boyunca çözdüğüm gizemlerin, ortaya çıkardığım sahtekârlıkların ve bunların sonucunda edindiğim düşmanların sayısını bile hatırlayamıyordum. Derken, yıllardır turneden turneye koşan ve kemanıyla insanları ağlattığı bilinen, gizem değil duygu yüklü bir adamın öyküsü hiç görülmeyen bir açıdan karşıma çıkıveriyordu. Ağlayan insanların hiç bir gizemi yoktu- en azından müşterilerim için. Oysa ağlayan bir keman; bu mümkün değildi. Ortada insanları meraklandıran, tüylerini diken diken eden, açıklanamaz bir olay, bir esrar perdesi vardı ve o perdeyi aralamam için beni çağırdılar. İlk defa içimden bir ses "Gize gerek yok. Ortada zaten herkesi ağlatabilen kemanıyla bir adam var. Bir de kemanın ağlamasına hiç gerek yok. O zaman neden?" dedi. Büyük bir keyifle, öznesinin benden bihaber olduğu bu meydan okumayı kabul edecektim. Hatta belki ağlardım bile! Derken bu her şeye burnunu sokan muhabir ortaya çıkıp kişisel zevkimi tüm dünyaya mal ederek, benim konsere gidişimi üstat ile aramda - birbirimizden habersiz - bir müsabakaya dönüştürüverdi.

Bir tarafta bugüne değin karşılaştığı tüm gizemleri başarıyla çözmüş ve sahtekârlıkların can düşmanı bir 'ben', öteki tarafta ise tüm seyircilerin yanı sıra kemanını ağlatabildiğini 'iddia' eden - aslen konser vermeye başladığı ilk günden bu güne dek üstadın yazılı veya sözlü hiç bir iddiası olmamıştı - potansiyel sahtekâr 'kemancı'.

Meşguliyetini öne sürerek üstat benimle ne konser öncesi ne de sonrası görüşmeyi kabul etti. Doğrusu onu haklı buldum. Böyle bir düzenin parçası olmak istemiyordu. Hem ortada ağlayan bir keman olduğuna dair kesin bir kanıt da bulunmamaktaydı. Damlaları gördüğünü iddia eden bir kaç kişi hariç.

Aslında büyük gün yaklaştıkça konsere olan ilgiyi ve dolayısıyla bilet fiyatlarını tavana vurduran, akıllıca yapılmış bir reklâm ve satış politikası, ağlayan bir kemandan daha mantıklı görünse de, ciddi bir araştırma yapmadan ne düşüneceğimi bilemez bir haldeydim. Üstadın alnından düşmüş bir ter damlasının bütün bu yaygaraya yol açmış olmasıysa çok daha akla yakın bir olasılıktı. Üstat gazetecilerin tüm sıkıştırmalarına karşın bu konuyu olgun bir soğukluk ve sükûnetle geçiştiriyordu. Dikkatle bakıldığında bu olayda gize hiç yer yoktu. İşte tam da bu yüzden konser gecesi arabama binerken içim içime sığmıyordu. Hiç kimsenin gerçekte inanmadığı fakat herkesin - adeta uğrunda savaştıkları biletlere bakılırsa - görmek istediği ve açıklanması ter bezlerinin küçük bir oyunu kadar basit görünen müthiş bir gizem.

Bu, inandığımız gerçekler dünyasında, daha çocukken varlığını reddettiğimiz sihre inanmaya ihtiyaç duyan ne büyük bir kalabalık olduğunun bir kanıtıydı. Ama diğer taraftan benim işimi başarıyla yapmamı, bu olasılık dışı gizeme kendi gerçekliğimizden bir kılıf uydurup, yataklarında her zaman olduğu kadar huzurlu bir şekilde uyumak isteyen, dünyanın en az bir gün önceki kadar güvenli olduğunu ispat etmeme ihtiyaç duyanların oluşturduğu bir kalabalık da olabilirdi karşımızdaki.

Salonu dolduran herkesin elinde dürbünler vardı ve şaşırtıcı olan, dinlemekten çok görmeye geldiklerini bildiğim 'ağlayan keman'a değil de çoğu, gazetelerde doğal ile doğaüstünün karşılaşmasında doğal olanın büyük bir savaşçısı olarak sunulan bana bakıyor olmalarıydı. Üzerime çevrilmiş yüzlerce dürbün ve binlerce göz. Doğrusu büyük bir stres altındaydım. Ve üstat çalıyordu. Bana ön sıradan çok iyi bir yer ayarlamışlardı ve her şeyi tüm açıklığıyla görebiliyordum. Dinlediğim, üstadın kendi eserlerinden oluşturduğu bir derlemeydi. Doğrusu onu ilk defa dinliyordum. Sahnede kemanıyla sevişircesine yoğun hareketliliği ve konsantrasyonu gerçekten takdire şayandı. Keman benim için en popüler enstrüman olmasa da keyifli anlar geçiriyordum. Üstümdeki tüm o gözlere rağmen bu çok şaşırtıcıydı. Keman kısa bir süre sonra tüm o salondaki gözleri silmiş ve beni kendi huzurlu dünyasına alıvermişti. Koskoca salonda bir başınaydım. Ben, üstat ve kemanı vardı sadece. Bir de müzik. Gerçekten insanın içini gıcıklayan bir zıtlıklar senfonisi. Bir an öncenin inanılmaz baskı ve gerilimine rağmen huzura kışkırtıyordu müzik. Ve o an, telin üzerinde ışıldayan o ilk damlayı fark ettim. "Hile yok" dedi içimdeki ses, "Giz yok". Sadece üçümüzün arasında kimsenin anlayamayacağı bir gizemsizlik paktı imzalanıverdi bomboş konser salonunda. İşte yüzümden akan gözyaşını tam o an fark ettim ve o, var olduğundan bile haberim olmayan o küçük anı, sihre olan inancımı yitirdiğim o önemsiz an geliverdi aklıma. Dalıp gittim. O geçmiş fotoğrafın çekiciliğinin tadını çıkarttım.

Müzik sustuğunda bir süre, beklediğimden uzun bir süre, omuzlarıma çöken bir ağırlıkmışçasına bir sessizlik kapladı tüm salonu. Benim olduğunu sonradan fark ettiğim güvenli ve güçlü bir alkış tüm salonu tetikleyiverdi. Üstat sahneyi terk eder terk etmez ben de olabildiğince çabuk ve tüm soru soran bakışları geride bırakarak salondan ayrıldım.

O geceyle ilgili müşteriminki dâhil tüm soruları yanıtsız bıraktım. Zaten hiç kimse bana kemanın gerçekten ağlayıp ağlamadığını sormuyordu. Çünkü bir gün sonraki gazetede, şişirilerek büyük bir olay haline getirilen gizem çözücü ve 'ağlayan keman' haberi, hiç de beklendiği gibi sonuçlanmamıştı. Haberde belirtildiğine göre gizem çözücü, esrar perdesini aralamak isteyen herkesi hayrete düşürecek bir şey yapmış ve onları hayal kırıklığına uğratmıştı. Bana sorarsanız her şey benim anlattığım gibi olsa da gazetede yazdığına ve salondaki yüzlerce dürbünlü gözün şahitliğine göre koltuğuma oturduğum an gözlerimi kapatmış ve üstat sahneyi terk edene dek açmamışım. Hıh.kim bilir?

GöLGE #10 salgın
korku ve gerilim öyküleri
MMIII-MMVII