KIZIL ALTIN / Koray Günyaşar
İşte Purga, kendi gözlerini ölümünkilerden zorlukla ayırırken, telaşlı ama umut dolu pusuları, düşman ordularınca "tehlikeli bir çocuksuluk" olarak nitelendirilmiş ve kırılıvermişti. Savaşın uzaması daha çok kayıp vermek demekti ve Purga bunu bilecek kadar çok savaş görmüştü. Yaşlanmaya yüz tutmuş çehresini gittikçe daha zor duruma düşen süvarilere çevirdi ve olanca gücüyle bağırdı: "Geri çekilin!"

KIZIL ALTIN

Purga, çocukluğundan beri at üstünde olmasının verdiği avantajı kullanarak düşmanının çevresinde dönüp mızrağını sırtına sapladı. Yere düşen bedenden gözlerini kaçırmak zorundaydı. Buna vakti yoktu. Tüm usta savaşçılar gibi ölümün sahneye çıkışını defalarca görmüştü ama gözlerin canlılığını bir kenara bırakıp soğuk ve sert bir ifadeyle donakalmasını her defasında dehşetle izliyordu. Bir ölünün gözleri cansız olurdu ve dehşetini bir kenara bırakmazsa bir sonraki cansız gözlerin kendisine ait olacağını biliyordu. Kendisine küçük bir çocuk olmadığını hatırlatarak silkelendi ve sırtına saplanmakta olan bir kılıcı son anda fark ederek savuşturdu. Dengesini kaybeden düşmanın hamlesi, atının sağrısındaki zırhın üzerinde çınladı. Bu dengesizlik kendisine gereken o küçük fırsatı yaratmıştı. Mızrağını döndürüp düşmanının boğazına sapladı ve çabucak çekti. Hayır, bu defa gözlerine takılıp kalmayacaktı. İlgilenmesi gereken başka düşmanlar vardı.

Simuna Ovası'nın ağaçlarla çevirdiği Uzunyol, sakin bir günde kuşların konserleri eşliğinde yolculuk yapabileceğiniz bir yerdi. Güneşin dik geldiği öğle saatleri dışında güneşin etkisinden sıyrıldığı için yolcularına yaz sıcaklarında gölgeli bir huzur ve keyif sunmasıyla ünlüydü. Ancak serin şafak vakti, doğan güneşi karşılayan kuşların sevdalı şarkıları yerine ölümü tadan bedenlerin çaresiz haykırışlarıyla doluydu. Ölümün diğer adı "savaş", gereğini yerine getiriyordu. Kılıçlar ve mızraklar bu serin sabahta can almak için havaya kalkmıştı.

Purga'nın komuta ettiği süvariler ve okçular, o şafak vakti Uzunyol'da umut dolu ama aceleyle hazırlanmış bir saldırı için gizlenmişlerdi. Kurdukları pusunun Elirador'un büyük ordusuna ağır kayıp verdirmesini umuyor, krallıklarının merkezi Telizan'a yaklaşan tehlikeyi topraklarından söküp atmak istiyorlardı. Ancak düşman duyduklarından, dolayısıyla düşündüklerinden çok daha kalabalıktı. Bu sebepten Purga, casusların başı olan Guryan'a "sevgilerini" daha düşman göründüğü an iletmekten çekinmemişti. Umut yerini bir parça umutsuzluğa bırakmış da olsa geliş sebeplerinin acısını düşmana yaşatacaklardı. Ağaçların arasından başlayan ok yağmuru, henüz aydınlanmakta olan göğü kısa mesafede yırtarcasına kat ederken, yola uyku sersemi çekmiş ve olası bir pusuyu Celera Boğazı'nda beklemesi sağlanmış kalabalık ordu, panikle dalgalanmaya başlamıştı. Hele Purga'nın süvarileri bir anda arkalarında belirince kargaşanın içindeki hızlı ölümler, bir zamanların sakin Uzunyolu'nu kırmızıya boyamakta gecikmemişti.

Ne var ki kalabalık ve disiplinli düşman ordusu, avucuna düştüğü kaostan beklenenden kısa sürede kaçmış ve kalabalık olmasının avantajıyla kısımlara ayrılıp Purga'nın kuvvetleriyle mücadeleye başlamıştı. Atların karşısına dikilen kargılar, hızlı süvari hücumunu bir anda kırmış ve ağaçların içine dalan düşman birlikleri büyük tahribat yapan okçuların peşine takılmıştı. Bir süre sonra Purga'nın süvarilerine büyük destek sağlayan ok yağmuru kesilmiş ve yerini, destek yerine hasar veren bir başkasına bırakmıştı.

İşte Purga, kendi gözlerini ölümünkilerden zorlukla ayırırken, telaşlı ama umut dolu pusuları, düşman ordularınca "tehlikeli bir çocuksuluk" olarak nitelendirilmiş ve kırılıvermişti. Savaşın uzaması daha çok kayıp vermek demekti ve Purga bunu bilecek kadar çok savaş görmüştü. Yaşlanmaya yüz tutmuş çehresini gittikçe daha zor duruma düşen süvarilere çevirdi ve olanca gücüyle bağırdı: "Geri çekilin!"

Purga'nın on adım kadar gerisinde, ölmüş olan atının yanı başında kılıç sallayan Eirgeleth, geri çekilme borusunu olanca meşgullüğüne rağmen üflemekten çekinmedi. Tanıdık sesi işiten Purga'nın süvarileri atlarını birden ortaya çıktıkları ara yola çevirdiler. Atları yaralanmış ve öldürülmüş olan arkadaşlarından şanslı olanlarını da, tıpkı Purga'nın Eirgeleth'i aldığı gibi arkalarına aldılar. Pusu için gece boyunca hazırlık yapan beş yüz süvariden geriye yalnız yüz yetmiş kadarı kalmıştı. İki yüz okçunun akıbeti ise belli değildi. Kral Mergelen'e kötü haberi vermek zor olacaktı. Hele yanında oğlu, kıskanç Prens Sulyan dururken. Savaşçılıkta asla iyi olamayacağını bildiği için, söz sahibi olmak adına entrika çevirme sanatını öğrenmiş ve maalesef bunda başarılı olmuştu. Yenilgi haberini alınca o sıska yüzü yine kendini beğenmişlikle dolacak ve kıskandığı savaşçılığı yerin dibine sokmak için tüm ukalalığını sergileyecekti. Purga bundan emindi.

"Takip edilmiyoruz."

Eirgeleth, Purga'nın arkasında oturmanın verdiği göreceli rahatlığı kullanarak sık sık arkaya bakıyordu. Düşmanın onları kovalamadığını görünce takip edilmediklerini bildirme ihtiyacı hissetmişti.

" Tıpkı düşündüğümüz gibi zahmet etmiyor piçler. Umarım Teilmon, Prens Sulyan'a rağmen kralı ikna edip savunma hazırlıklarını başlatmıştır." Eirgeleth'in kaşlarını çattığını onun yüzüne bakmadan da hissedebiliyordu Purga. Anlamazlığın verdiği bu kaş çatmalarının sorumlusu olan soru işareti, nihayetinde kendini orta yere bırakıverdi.

"Sulyan savunma için neden muhalefet ediyor ki? Ne olacağını sanıyor, onlara gülümserse düşmanın özür dileyip geri gideceğini mi?" Purga yanıtlamakta gecikmedi: "Bundan çok da farklı bir şey düşünmüyor. Onlarla anlaşmamız gerektiğini söylüyor. Eğer Elirador'la konuşulursa, savaş yerine tatlı dille bu işlerin çözülebileceğini düşünüyor." Eirgeleth çarpık bir gülümseme edindi ve tükürürcesine konuştu: "Acaba anlaşmadan sonra boynuna dolanacak olan tasmayı da aynı kolaylıkla çözebileceğini düşünüyor mu?"

Üç gün boyunca neredeyse durmaksızın yol aldılar. Yaklaşan felaketten habersiz bir şekilde kendisini kollarına alan iki nehrin arasında salınan güzel Telizan şehri, nazlı bir akşamüstü rüzgârının üzerinde koşuşturmasına aldırmaksızın hareketliliğini sürdürüyordu. Şehir tedirgin olabilirdi ama yine de hayattaydı. Herkes Purga'nın zaferinin haberini bekliyordu. Aslında daha savaşçılar gelmeden umut ve abartı dolu hikâyeler anlatılmaya başlanmıştı bile. Güya Purga, tek başına, bir elinde gürz, diğerinde balta tutan üç insan boyundaki bir devin kafasını kopartmış ve korkudan kaçacak delik arayan Elirador'un askerleri bir tavuk sürüsüne benzer şekilde dağılmıştı. Hikâyeler, Telizan'ın büyük kapısına yanaşan süvarilerin moralsiz ve acılı yüzleriyle bıçak gibi kesildi. Eğer bir zafer kazanılacaksa, bu bu şehirde, Telizan'da olacaktı.

Altın saçlı sıska bir adamın sesi, Telizan'ın Güneş Sarayı'nda olanca kendini beğenmişliğiyle yankılanıyordu. "Defalarca uyardım ve sonuna dek mücadele ettim ama kral hazretleri, kendi kanını taşıyan, dolayısıyla kendi mucizesinden dokunuşlar barındıran bir aklın sözlerine kulak vermektense, kılıç ve mızrak tutmaktan başka bir şey bilmeyen bir barbarın maharetine güveniyor. Onca kanın ve heba olan canın sonucu olarak, işte bugün yine bu salonda eskisinden daha güçsüz ve acılı olarak oturmak durumundayız." Kral Mergelen henüz ağzını açamadan, yaşlı danışman Dimmur araya girdi. "Tüm saygımla Prens Sulyan, eğer saldırı emrini onaylamakta bir nebze acele etmiş olsaydınız, belki de bu üzüntülü vaziyetimiz yerine daha olgun bir saldırının getirdiği zaferi kutluyor halde olabilirdik. Oysa şimdi yaklaşan bir tehlike var ve bizim geçmişten çok geleceği düşünmemiz gerekiyor belki de." Akbaba bakışlı, beyazlar içindeki diğer danışman, altı danışmandan ikincisi, Seryano, bir adım öne çıkarak söz aldı. "Her zaman iyi niyetli olan tecrübeli Dimmur'un sözlerinde çokça "belki" var. Geleceğe bakıp, gelecek için plan yapacağımız pek tabii ki doğru. Ancak izleyeceğimiz yollardan hangilerinin doğru olduğunu ayırt edebilmemiz için geçmişte verilen kararların yaydığı ışığın altında durmamız şart. Yaklaşan ordu, baş edebileceğimizden daha kalabalık, daha zengin. Prens Sulyan'ın genç yaşına rağmen bilgece sarf ettiği sözlere bugünlerde daha büyük güvenle kulak vermemiz gerek. İnsanlarımızın hayatta kalabilmesi için anlaşma yapmamız gerekiyorsa, bunu sağlamak için çalışmalıyız. Doğudaki bazı krallıkların bu yolu izleyerek yıkım görmediklerini her birimiz duyduk. Eğer savaşırsak, bu büyük Telizan'ın sonu olacaktır." Başdanışman Teilmon yüzünü buruşturdu. "Telizan'ın sonundan yakın gelecekteymiş gibi bahsetme Seryano! Anlaşma demek, karılarımızı o itlerin altında bırakmak demek, yiyeceklerimizi ve çocuklarımızı onlara vermek, her an onlara boyun eğip yaltaklanmak demek! Hiç mi gururunuz kalmadı, tanrılar adına! Siz buna hayatta kalmak mı diyorsunuz?"
Prens Sulyan, dudaklarına götürdüğü şarap kadehini çarpık bir gülümsemeyle yudumladı. "Sen de hayatta kalacağına, çok güvendiğin komutan Purga'yla gitseydin o zaman Teilmon! Belki bir kılıcın serinliğini midende hissettiğinde yaşamanın ne demek olduğunu anlardın!"

"Seni.!" Teilmon bir hırıltıyla prensin üzerine atlamak için harekete geçti. Kargaşa, yumruk yumruğa bir kavgaya dönüşmek üzereyken Kral Mergelen'in sesi, salondaki herkesin üzerinde kırbaç gibi şakladı. "Yeter! Yeter! Biraz onurlu olun! Eğer kanınızda bir parça da onur aksaydı birbirinizle kavga etmek yerine çözümler üretirdiniz! " Kısa sessizliği yine kendisi bozdu. "Gece yarısına kadar kaynaklarınızı kullanacak, düşünecek ve bir kenara bırakmış olduğunuz mantığınızı da yanınıza alarak buraya geleceksiniz. Soysuz tavuklar gibi didişip parmaklarınızı birbirinize doğrultacağınıza elle tutulur bir çözüm üreteceksiniz! Teilmon! Casusbaşı Guryan'ı saldırımızı müşkül durumda bırakacak bilgilerle donattığı için derhal cezalandır! Her ihtimale karşı da savunma hazırlıklarına hız ver. Gözü kapalı bir tilki, uyuyan bir tilkiden daha zekidir. Anlaşma yapacaksak da onları çiçeklerle karşılamayacağız."

Danışmanlar sessizlikle çekildiler. Sulyan da çıkmak için büyük kapıya yöneldiğinde Kral Mergelen seslendi. "Sen kal Sulyan. Tüm hizmetkârlar dışarı!" Salonda servis yapan ya da bir iş için bulunan tüm hizmetkârlar, işlerini yarım bırakıp ortadan kayboldular.

"Yaklaş Sulyan."

Prens Sulyan, her zamanki umursamaz tavrını babasının karşısında da sürdürerek kibirle örülmüş bir asaletle tahta yaklaştı.

"Bileklerini aç, Sulyan."

Sulyan, denileni tereddütsüz bir şekilde yaptı. Kollarını saran kırmızı ipeği dirseklerine kadar sıyırıp kaldırdı.

"Bu nedir?"

Kral Mergelen, Sulyan'ın bileğinde asılı olan kızıl altını işaret ediyordu. Prens, istifini hiç bozmadan cevapladı.

"Taşyürek dolayının başı Esilyan'dan, ticaret yollarını yaptırdığım için aldığım hediye. Ne zamandan beri bize sadakat gösterenlerin alçakgönüllü armağanlarını geri çeviriyoruz baba?"

"Böyle bir şey yaptığımızı ima etmedim. Çekilebilirsin."

Sulyan, kırmızı ipeği bileklerine kadar çekerek sessizce salondan ayrıldı.

Purga, odasına getirilmiş olan küvetin hizmetkârlarca dışarı çıkarılışını izledi. Başarısız pususu sebebiyle doğada geçirdiği günlerin hediyesi olan her çeşit pisliği vücudundan çıkarmadan önce Teilmon'a raporunu iletmiş, ardından sarayın bahçesindeki muhafızlar kışlasına çekilebilmişti. Yaptığı banyo vücudundaki kiri ve kanı çıkarmayı başarmıştı. Ancak ruhu, içinde bulunduğu durum nedeniyle sıkıntı doluydu. Hizmetkârlar küveti çıkarınca odasında her zaman olduğu gibi yalnız kaldı. Güneş Sarayı'nın her askeri gibi bir aile kurma hakkından feragat etmişti. Kılıcı ve mızrağı, çocukluğundan itibaren onun her şeyi olmuştu. Annesi ve babasını hatırlamıyordu. Telizan'da ya da krallığın kasabalarında karşılaştığı herhangi bir kadın annesi, herhangi bir adam babası olabilirdi. Çocukları askerlik için seçilmişse, halk bunu bir şeref olarak görür ve onların varlığını unutmaya çabalarlardı. Yalnızca savaş görmüş her yılın sonunda kocaman bir ateşe, insana benzer şekilde oydukları tahta bibloları atarlardı. Böylece o savaşta ölmüş olabilecek çocukları için bir anma töreni gerçekleştirmiş olurlardı. Her şehit, kendi çocukları olabilirdi.

Yaklaşan savaşın ve her türlü entrikanın sıkıntısıyla odasında düşüncelere dalan Purga'nın avucunda, kapısından içeri süzülen cüppeli yabancının varlığını hisseder hissetmez bir hançer belirdi.

"Hançeri çıktığı yere geri ittir, oğlum. Çıkartılması gerekecekse bunun emrini ben sana veririm."

Kral Mergelen'in cüppenin kukuletasından sıyrılan yaşlı yüzü odayı kararlılıkla doldurdu.

"Efendimiz."

Purga, odasına ayak basan kişiyi tanıdığı anda hançerinin avucunun içinde yok olmasını sağladı ve oturduğu koltuktan kalkıp kralın önünde diz çöktü.

"Buna ihtiyaç yok çocuğum. Ayağa kalk ve rahat edebileceğin bir yerde otur. Purga, kralın oturmasını bekledikten sonra az önce oturduğu koltuğa ilişti.

"Sana verilmiş olan her emre itaat ettiğini zaman içinde hep gördük ve yaşadık oğlum. Korkarım bu defa sana vereceğim emir üçüncü bir kulağın işitebileceği bir emir değil. Bu yüzden bizzat gizlice odana geldim. Bir aracı kullanmayı göze alamazdım. Söyleyeceklerim, ikimiz de toprağın altına girene dek ses kazanmayacak."

"Kralımın emrettiği gibi olacak."

"Sulyan'ın ölmesini sağlayacaksın Purga. Bunu kendin yapacaksın."

"Güneş üzerinizden doğsun kralım, kendi oğlunuzun, tahtınızın tek varisinin ölüm emrini mi veriyorsunuz?"

"Neyi emrettiğimin farkındayım Purga. İkinci defa dillendirmek, onu daha az ya da daha çok gerçek kılmaz. Oğlumun kraliyete sadık olduğuna dair derin şüpheler ve kaygılar taşıyorum. Dilini tutmuyor ve yaklaşan felaketin topraklarımızı daha acılı günlere taşıması için sürekli düşünceler üretiyor. Düşüncelerinin kabul görmesi büyük krallığımız için ayrı bir talihsizlik. Savaşmamız şart Purga. Dilediğimiz gibi yaşayabilmemiz için mücadele etmemiz şart ve acıyla görüyorum ki oğlum yaşadığı sürece bir bütün halinde direnmemiz mümkün değil. Eğer savaşmazsak, oğluma bırakabileceğim bir taht bulunabileceğini de hiç sanmıyorum. Kalbimi bir zehir gibi için için kemiren bu zorlu emri yerine getireceğinden kuşkum yok oğlum."

Purga, zemine diktiği gözlerini kaldırmaksızın yanıtladı. "Hiç kuşkunuz olmasın kralım." Kral Mergelen, koltuğundan kalkıp kapıya doğru yöneldi. Odadan çıkmadan önce duraksadı. "Öldürdükten sonra bileğindeki kızıl altını mutlaka bana getir Purga. Eğer başarısız olursan ve yakalanırsan korkarım asılmanı sağlamak zorunda kalırım."

"Başarısız olmayacağım efendim, anlıyorum." Purga, odasında görmeye alışkın olduğu yalnızlığıyla yeniden kucaklaşırken, ruhu her zaman olduğundan daha kalabalıktı.

Sarayın geniş odasının kapısı usulca aralandığında kupasından şarap yudumlamaya koyulmuş olan dudaklar duraksadı.

"Sana ben istediğim zaman buluşacağız demiştim."

"Bunu ben de biliyorum. Planlar değişti." Sulyan'ın odasına giren ayaklar bir savaşçıya aitti.

"Yoksa ihtiyar düşündüğüm gibi beni öldürtmeye mi karar verdi Purga?"

"Evet Sulyan, her şeyi öngördüğün gibi bunda da yanılmadın. Seni adi piç kurusu, anlaşmamıza ihanet ettin."

"İhanet yanlış kelime asker. Gecikme söz konusu. Sözlerine dikkat et, annesi ve babası belli olmayan sensin. Belki de saray seni bir orospudan almıştır, ne dersin? Bir asker olduğun için şükretmelisin. Yoksa belki de bir pezevenk olup çıkacaktın. Ah, evet ucuz bir kadın satıcısı."

"Sözlerine dikkat et prens. Babanın verdiği emrin bana sağladıklarını unutma. Boğazını boydan boya kesip, elimi kolumu sallaya sallaya çıkarım buradan ve kimse bana bunun hesabını sormaz." Sulyan sırıttı. "Ne duruyorsun öyleyse? Seni bunu yapmaktan alıkoyan ne? Ah tabii şu anlaşmamız. Sen de ben de biliyoruz ki, ailenin kim olduğunu ancak ben öğrenebilirim, alınan çocukların kayıtlarına sadece kral soyu ulaşabilir. Sana aile kurma fırsatını da sadece ben sunarım. Haydi durma boğazımı kes ve ömrünün sonuna kadar "keşke"yle yaşa seni piç kurusu! Eğer birisi sana "orospu çocuğu" derse bunun tersini savunamazsın değil mi? Paçavra. Soysuz bir barbardan başka bir şey değilsin."

Purga hırsla Sulyan'ın boğazına atıldı. "Yeter! Kes sesini! Kayıtlara ulaştın mı yoksa beni hala oyalıyor musun? Ben üstüme düşeni yaptım. Pusu başarısız oldu işte." Boğazının sıkılmasının yüzüne kazandırdığı kırmızılığın içinden iri iri açılan bir çift göz hırıltılı bir sesle yanıtladı. "Beni öldürmeyeceğini nereden bileyim? Şimdi sana soyunu sopunu sayarım ve sen de benim boğazımı, nasıl demiştin, boydan boya kesiverirsin. Yo hayır, hiçbir zaman o kadar geri zekâlı olmadım."
"Biz sözlerimizi tutarız Sulyan."

"Biz de sözlerinizi tutmanızı sağlarız, Purga. Bu odadan derhal çık ve şehirden kaybol. Ben Elirador'la anlaşma sağlatınca babam talihsiz bir kaza geçirecek. Elirador'un bana bahşedeceği zenginlikle krallığımın tadını en iyi şekilde çıkaracağım. Taç giydiğimde geri döneceksin ve sana istediğin bilgiyi söz verdiğim gibi vereceğim. Kral olduğumda kılıma bile dokunamayacağını ikimiz de çok iyi biliyoruz. Sana başdanışmanlık vereceğim Purga. Bir aile kuracaksın. Bir kez olsun aklını kullan barbar! Bir yaşamın olabilir. Bir kimliğin olabilir!"

Purga Sulyan'ın boğazını kavrayan ellerini gevşetti. "Haklısın Sulyan. Ama belki de seni öldürüp bu bilgiyi babandan alırım, ne dersin?" Yoktan var olan hançer Sulyan'ın kalbine saplandı. Bileğinden sallanan kırmızı altını söken Purga odadan çıkmadan önce cesedin yanı başına yeşil bir mum dikti. Kan, coşkusunu atıp usul usul akmayı bıraktığında, insanlar birbirlerine Prens Sulyan'ın yaklaşan istilanın üzüntüsüne dayanamayıp kalbine bir hançer soktuğunu anlatacaktı.

"Geliadan, burçları destekleyin!"

Purga, Telizan'ın Elirador'un kuvvetlerine karşı yaptığı ölümcül direnişi kumanda ediyordu. Tam altmış üç gün boyunca düşman kuvvetleri şehrin kapılarını dövüp durmuş, ikmal yollarını kesmiş, şehrin teslim olmasına çabalıyordu. Ancak ağır kayıplara rağmen Telizan büyük bir özveriyle direniyordu.

Elirador'un kuvvetleri ilk ay boyunca şehri sarmalayan iki nehri bile geçmeyi başaramamış ve Purga'nın gece yaptığı ani baskınlar sayesinde hırsını kaybetmeye başlamıştı. Nehirleri kontrol ettikten sonraki bir ay boyunca şehrin duvarlarını şiddetle dövmüşler ama savunmayı geri çekilmeye bile zorlayamamışlardı. Dış şehre giremeyip yağmalama yapamayan asker moralsizdi ve azalan erzakları da morallerinin yükselmesi için katkıda bulunmuyordu.

Purga, direnişleri sırasında birçok donuk göze bakmak zorunda kaldı. Dövüşebilmek için, devam edebilmek için birden fazla saniyesini ayıramazdı. Her gün sayıca azalmalarına rağmen direniş sürüyordu. İnsanlar, evleri için, doğup büyüdükleri yer için içlerinde gizli olan bütün güçlerini sermişlerdi. Yaşamaya devam ettikleri her gün onlar için bir umuttu ve umudun şehri Telizan, en büyük müttefiki olacağını düşündüğü kışı bekliyordu.

Kralın taht odasına girdiğinde, Purga Kral Mergelen'i sıkıntılı bir konuşmanın içinde buldu. "Teilmon, ne Savani ne de Gelurba yardımımıza koştu. Sırada kendilerinin olduğunu görmezden geliyor kansızlar! Yiyecek stoklarımızı kışı geçirmemize yetmeyecek. Dua edelim de onlar açlıkla bizden önce karşılaşsınlar." Teilmon konuşmadan önce dudaklarını ıslattı. Başdanışman, kötü bir haber vermesi gerektiğinde istemsizce hep böyle yapardı. "Düşmanın yiyecek sıkıntısı çekeceğine inanmıyorum efendimiz. Dışarıdaki tüm çiftliklerimizi ve ticaret yaptığımız kasabalardan gelen malları ele geçirmişler. Bu şartlar altında ilkbahara kadar dayanabilirler. İlkbaharda ise karlar erimeye başlayınca kendi yiyeceklerini getirmenin bir yolunu bulacaklardır."

Kral Mergelen başını sıkıntıyla öne eğdi. En büyük sevinçlerini ve en ihtiraslı kavgalarını yaşamış Güneş Sarayı, şehrin aksine ölüme giden bir mahkûm kadar sessizdi.

"Askerlerinin morali bozuluyor." Purga'nın geldiğini fark etmemiş olan ikili, kurşuni sessizliğin bozulmasıyla küçük bir irkilmeyle sıçradılar. Purga tahta yaklaşarak sözlerine devam etti. "Eğer kış boyunca dayanabilirsek daha ilkbahar gelmeden Elirador askerlerini çekmek zorunda kalacaktır. Yağmalamak istiyorlar, daha çok içki istiyorlar. Burası onların toprakları değil, savaşmaktan bıktılar. Eğer dayanabilirsek, biraz olsun güç gösterebilirsek kışın onları buradan yollarız. Direnmeliyiz." Teilmon umutsuzluğunu koruyordu. "Geri gelecekler."

"Yeniden gelmeleri en erken iki yıl sürer. O zamana dek hazırlanmak için ve kendimize müttefikler bulmak için şansa sahip oluruz. İki yıl uzun zaman. Yaşamak için kısa, ancak iki yıl her zaman bir günden daha uzundur öyle değil mi?" Purga'nın sözleri üzerine Kral Mergelen'in yüzü eski can sıkıntısından bir şey kaybetmemesine rağmen, sesi biraz daha canlı çıktı. "Sonuna kadar direneceğiz. Teilmon, halkımıza kış bastırdığında herkese yetecek kadar yiyeceğimiz olacağını söyle. Dikkatle tüketilmesini tembih et. Bırakalım umut alevi harlamaya devam etsin. Çoğu zaman bir kılıçtan daha keskin olabiliyor."

"Halkımıza her zaman umut dağıtan bir kral oldunuz. Sizin hâkimiyetinizde sözler ve ümitler kaybolmaz öyle değil mi efendim?" Purga, soruyu sorarken eğilen başını krala doğru anlamlı bir şekilde kaldırdı.

"Barış halinde de savaş halinde olduğu gibi tüm sözler tutulacaktır Purga." Kral, kısa bir duraklamadan sonra devam etti.

Bir gün bir efsane olacaksın."

Elirador, şehrin duvarlarını gören karargâhında sessizlik içinde oturuyordu. Tıknaz ama gözlerinden keskin bir zekâ akan bu kartal bakışlı adam, kurduğu devasa ordularla geniş toprakları titretmişti. Savaşlar kazanıp, insanlar kaybetmişti. Ancak Telizan, yaptığı direnişle hem gecikmesine yol açıyor hem de ordusunun ahengini bozuyordu. Şehir, derhal ezilmeliydi. Kış bastırmadan bu işe bir son vermesi gerektiğini, fokur fokur kaynayan içi, sakin çehresine rağmen her an hatırlatıyordu.

"Önerimi düşündünüz mü?"

Hranga, kutsal dini fethedilen topraklarda yaymak için getirilen üst düzey âlimlerden biriydi. Bir türlü düşmeyen şehri sarsmak için yapılan hararetli toplantılara katılıp hiç elden bırakmadığı sessizliğini önceki gece İmparator Elirador'la baş başa kaldığında bozmuştu. Dışardan yardım önermişti; önceden kullanılmış ancak tehlikeli bir yardım. Elirador, bu mistik ve tuhaf adamdan içten içe ürküyordu. Ancak bunu ona hissettirmeye kararlıydı.

"Önerin Hranga, daha önce uygulanmış olmasına rağmen ağır bedeller istiyor."

"Hâlihazırda ağır bedeller ödenmiyor mu efendim? Yaratıcıya yollanan bedenler herkesi rahatsız edecek bir rakama ulaştı takdir edersiniz ki. Saygısızlık etmek istemem ama kış ağırlaştıkça, askerlerimize inançlarını kaybettirmemek daha güç bir iş halini alacaktır."

"Haddini aşıyorsun Hranga. Neyin ne olduğunu biliyorum. Bana akıl vermeye kalkma."

"Bunu yapmak niyetinde değildim efendim, beni bağışlayınız."

Elirador, sessizlik boyunca başı önüne eğik olan tuhaf adama baktı ve ardından kararlı bir sesle emrini verdi. "Hazırlıkları başlat Hranga. Geldiğinde kimseye göstermeden doğrudan bana getir. Yaratıcı hepimizi esirgesin."

"Hazırlıklar en kısa sürede tamamlanacak efendim." dedi Hranga. Hazırlıklar zaten çok önce başlamıştı.

Tamamen siyahlar giymiş ve kapkara gözlerinden başka her yerini örtmüş olan adam Elirador'la sıradan bir çadırda görüşme yaptıktan sonra memnun bir tavırla ayrıldı. Ne de olsa kendi tarikatı için kârlı bir anlaşma yapmıştı. Bir ay sonra kararlaştırılan yerde 80 tane oğlan çocuğunu teslim alacaktı. Talep ettiği altınların ise şimdiden ödendiği sürüklercesine götürdüğü kar

çuvalından belliydi. Ne geldiğini ne de gittiğini başka gören olmamıştı. Adam gece bastıran sis kadar sessizdi.

Bu görüşmeden üç gün sonra siyahlar giymiş adam gün batımında geri geldi. Şehrin kapılarını gören bir yerde gece yarısını bekledi ve zamanın geldiğini hissettiğinde parmaklarını kırmızı bir maddeyle dolu bir keseye daldırıp toprağa eğildi. Parmaklarının ucu toprağa değdiğinde, uğursuz bir kırmızılık gecenin karanlığını bir anlığına hafifçe aydınlattı. Gecenin dansı başlamıştı.

Purga, gecenin geç saatinde tek başına oturduğu odasında gelecekle ilgili planlarından boğazının şiddetle sıkılmasıyla sıyrıldı. Gırtlağına sarılıp canını almaya çalışan düşmanını bulmaya çalıştı ama boğazını demir gibi sıkan ellerin sahibini bulamadı. Bir gayretle kendini ileri atmaya çalıştı ama masasının üstündeki her şeyle beraber kendi de devrildi. Yere düşen aynada kendine baktığında boğazını sıkan hiçbir şeyin varlığını göremedi. Tek gördüğü, gittikçe canlılığını yitiren, donuklaşıp katılaşan gözleriydi. Bu sefer gözlerini, aynadaki ölen gözlerden ayıramadı. Ve her zaman tahmin ettiği gibi, gözlerini donuklaşan gözlerden ayıramayınca, ölüm kendisini gösterdi. Tıpkı şehirdeki bir kişi hariç herkese gösterdiği gibi. Bu şanslı insan, Kral Mergelen, çevresinde can çekişerek ölen insanların arasından çabuklukla ama soğukkanlılıkla sıyrıldı. Gizli koridordan sıyrılıp şehrin arka tarafından Akulbal şehrine doğru hızla ilerlerken bileğine doladığı kızıl altını ara sıra yoklamaya devam ediyordu.

Ertesi sabah Elirador'un orduları, cesetlerle dolu Telizan şehrine girdiler. Bu ele geçirilmesi güç şehir, Akulbal şehrine düzenleyecekleri sonraki seferleri için üs görevi görecekti.

* * *

Bu hadisenin gerçekleşmesinden yüzyıllar sonra Anadolu'da bir papirüs parçası bulundu. Dili zorlukla çözülen metinde şunlar yazılıydı:

"Onlar ölmezler. Asla ölmediler. Ne kadar denersen dene ölmüyorlar ve ölmeyecekler de. Yaratıcı onları en karanlık işaretleriyle damgalamış olmalı.

Sen. Bu tecrübeleri yaşamak yerine okuyarak edinmeyi tercih eden, sen. Her nerede bir kuşatmanın bir "salgın"la sonuçlandığını işitirsen, kuzeydeki topraklarda bir kızıllık ara. O uğursuz damgayı, şekilsiz parmakların izini toprakta bulursan kızıl altına sarıl.Bil ki o savaşın galibi salgın değil ölümdür. Zira ölümün birçok adı vardır ve arz-ı endam eylemesinin birçok yolundan biri de salgındır. Sana "sudan oldu" diyebilirler, " mahsulleri çürümüş" diyebilirler, "hastalık var" diyebilirler. Ama sen asla inanma ve bil, ölüm de aslında bir salgındır.

Mergelen"

GöLGE #10 salgın
korku ve gerilim öyküleri
MMIII-MMVII