SAKA ile BÜLBÜL / Işın Beril Tetik

Uzun zamandır kendini yorgun hissediyordu. Sebebi yaşı değildi. Hayır, insan yirmi sekiz yaşında kendini yaşlı ve yorgun hissedemezdi öyle değil mi? Onun yorgunluğu gördüklerinden ve yaşadıklarından dolayıydı. İki hafta önce hayata bambaşka gözlerle bakıyordu, şimdi ise korkuyordu. Tanrının var olması gibi bir olasılık onun tüylerini diken diken ediyordu.

SAKA İLE BÜLBÜL

SAKA ile BÜLBÜL - Işın Beril Tetik

Doğduğumdan beri oturduğum eski evimin uzun koridorunu pek çok kez koşarak geçmişimdir. Bu neredeyse benim için garip bir ayin halini almış tuhaf bir alışkanlıktır. Yatak odasına giderken, o uzun koridorda bir şeylerin beni yakalayabileceğini düşünür ve özellikle evde kimsecikler yokken son hız koşarım. Bu yaşımda bile. Yaşın kaç derseniz o konuya girmeyelim, bir hanımefendi her yaşta gençtir, unutmayınız.

Evin girişindeki holden yatak odasının o gizemli bir şekilde yarı aralık duran kapısına bakar ve oraya kadar uzanan koridorda beni bekleyen karanlığın ne kadar ürpertici olabileceğini kestirmeye çalışırım. Eh, herkes cinlerden, perilerden veya bir şekilde evlere musallat olan kötü huylu varlıklardan zihinsel olarak nasibini almıştır. Ben o şahısların hayal gücü en geniş olanıyım. Her ne kadar inanmıyorum, onlar yoklar, olur mu canım ne ini ne cini desem de hayal gücüm onların varlığını bana inatla kanıtlamaya çalışır.

Bu in cin konusu genç yaşlarımızdan itibaren ya büyük annelerimiz veya dedelerimizin hikâyeleri ile ya da küçük arkadaşlarımızın kulak dolgunluğu ile bizlere aktardığı yalan yanlış öykülerle beynimize girer ve ölene kadar bilinçaltımızda saklanır.

Bilirsiniz arkadaşlarla yapılan toplantılarda bile bu tür hikâyeler en sevilenleridir. Bir ayağınız mezardadır ama gene de arkadaş toplantılarının bu en güzel kısmını atlamaya gönlünüz elvermez. Baktınız konuyu kimse açmadı, hemen zekice bir manevra ile sözü oraya getirir ve bilinen konuyu açtırıverirsiniz. Eh, onsuz sohbet de sohbet sayılmaz, öyle değil mi?

Neyse efendim sadede gelelim. Yıllarca belli bir arkadaş grubum oldu. Kimi otuz senelik arkadaşım. Kimisi de arkadaşımın otuz senelik arkadaşı. Anlayacağınız biz pimpirikler bu sohbet toplantılarını yıllardır aksatmadan sürdürüyoruz. Bu devirde artık böyle şeyler kalmadı. Arkadaşlıklar da aynı evlilikler gibi süratli boşanmayla bitiveriyor.

Bazen genç nesle üzülüyorum tabi ama her nasılsa torunum bana çekmiş. Onun da dört tane çocukluk arkadaşı var; evlendiler barklandılar ama hala her hafta toplanıp sohbet ediyorlar. Ve tıpkı bizimkiler gibi inli cinli kısmı asla atlamıyorlar. Dedim ya, bana çekmiş. Ayrıca tıpkı gençliğime benziyor. Ah, ne yürekler yakmıştım zamanında. Bana bir bakan bir daha gözlerini alamazdı benden. Sami Bey'e kalsa hala öylesin diyor ama ben aynadaki beni görüyorum. Yaşlı çapkın hala vazgeçmedi.

Gene konuyu dağıttım öyle değil mi? Neyse. Bir salı günü bizimkilerle o eski muhallebicide toplandık her zamanki gibi. Eskiden on kişiyi bulurduk ama aramızdan ayrılıp hakkın rahmetine kavuşanlar oldu tabi, o yüzden son dört aydır altı kişi anca toplanabiliyoruz. Muhallebici çocuk bizi her zamanki gibi son derece kibar bir şekilde karşıladı. E çocuk bizi bebekliğinden beri biliyor tabi. Ben onun babasını da tanırdım, hatta onun babasını da. Hepsi göçüp gitti ama üç nesildir muhallebici ayakta. Allaha şükür.

Sami Bey her zamanki gibi benim yanıma oturmak için Kenan Bey ile hızlı bir tartışmaya tutuştu. Aysel Hanım ise onların tartışmasından istifade benim yanımdaki sandalyeye kayıverdi. Böylece tartışma alışıldık bir şekilde sona erdi. Azıcık somurttular ama on dakika içinde neşeli sohbetimize başlamıştık.

Lütfiye Hanım Taci Bey'in nerede olduğunu sorduğunda hiçbirimizin bilmediğini fark ettik. Hâlbuki hafta sonu telefonda konuştuğumuzda mutlaka geleceğini söylemişti bana.
"O ihtiyar keçi anca kravatını bağlamış, yola koyulmuştur. Birazdan gelir, "diye söylendi Kenan Bey.

"Hay Allah, hiç geç kalmazdı ama." Lütfiye Hanım'ın gönlü Taci Bey'de idi. Ama bu yaşta aşk ayıpmış gibi, etrafı düşünerek, belli etmemeye çalışıyordu. Benim gözümden kaçmamıştı tabi. Bıyık altından gülmeme engel olamadım. Sami Bey ise gülümsememi fark edip bana göz kırptı.

"Ah gene cinlerinden bahsetmese bari. Tüylerimi diken diken ediyor," diye söylendi Aysel Hanım. Taci Bey'in cinleri vardı anlattığına göre. Yıllardır bir aile gibi anlaşıp yaşıyorlardı aynı evde. Sanki torunlarıymış gibi bahsederdi onlardan. Konuştuklarından, yaptıklarından.
Eh ihtiyar diye itiraz etmiyorduk biz de. Bu yaştan sonra adamın kalbini kırmaya ne gerek vardı? Kaçık, maçık. Arkadaşımızdı.

"Bırak adam anlatsın. Senin kedilerden iyidir," diye homurdandı Kenan Bey. Aksi Şeytan, lakabı buydu Kenan Bey'in. Hiçbir zaman da lakabına ters düşmemiştir, yemin billâh.

"Gerçekten de bu kadar geç kalmazdı, bir arasak mı acaba?" diye sordum bizimkilere, ses çıkmayınca da yakın gözlüğümü takıp torunumun hediye ettiği o küçücük tuşlu cep telefonundan Taci Bey'in numarasını çevirdim. Uzun uzun çaldı ama cevap veren olmadı.

Telefonunu ikinci kez çevirecekken muhallebicinin kapısından giren genç yakışıklı genç adama gözüm takıldı. Böyle güzel bir erkek ömrüm boyunda ne görmüş ne de duymuştum. Kibar bir gülümseme ile yanımıza yaklaştı ve dikkat çekmek için hafifçe öksürdü. Güzel gözlerindeki derin üzüntüyü görünce söyleyeceklerini tahmin ediverdim.

"İyi günler efendim. İsmim Saka, Taci Bey'in yeğeniyim. Ne yazık ki sizlere kötü bir haber vermek için buradayım."

Bildiniz, Taci ebediyete intikal etmişti. Bir önceki gece fenalaşmış ve yatağında son nefesini vermiş. Yeğenleri Saka ve Bülbül -ne garip adlardı böyle- o son nefesini verirken elini tutmuşlar. Hiç acı çekmemiş ve huzur içinde göçüp gitmiş Taci.

Üzüntüyle genç adamın anlattıklarını dinledik ve üzüntüsünü paylaştık. Bir süre sonra izin isteyerek gitmesi gerektiğini söyledi ve veda ederek ayrıldı.

Şok olmuştuk. Hiç beklenmedik bir ölümdü Taci Bey'inki. Sapasağlamdı hâlbuki.

Sohbetimiz bitmişti. Her zamankinden erken kalkıp evlerimize dağıldık. Aradan bir iki saat geçmeden telefon çaldı. Aysel arıyordu. Heyecan ile Taci Bey'in evine gelmemi istiyordu. Ne olduğunu sorduğumda ise yanıtı, sadece çabuk gel, olmuştu.

Vakit kaybetmeden sokağa atıverdim kendimi. Akşam olmak üzereydi. Taci Bey'in evine vardığımda ışıkların yandığını gördüm. Kapıyı Aysel açtı.

"Ne oldu hayatım bu kadar acil?"

"Sorma, gel seni biriyle tanıştıracağım," diyen Aysel beni kolumdan sürükleyerek salona götürdü. Orta yaşlı bir beye seslenerek beni tanıştırdı. "Bu Taci Bey'in avukatı Sinan Bey, bugün eve döndükten sonra beni aradı. Taci bu evi bize bırakmış."

Aptal aptal baktım suratına. "Ne yapmış dedin?"

"Evi bize bırakmış."

Afallamış bir suratla avukatın sakin suratına baktım. "Onun yeğenleri var, neden onlara bırakmamış?"

Avukat bilmiş bir ifade ile sırıttı. "Aysel Hanım da aynı şeyi sordu, ama Taci Bey'in değil yeğenleri, bu dünya üzerinde yaşayan tek bir akrabası bile yoktu. Bunu nerden duydunuz bilmiyorum ama biri size yanlış bilgi vermiş."

Ben şiddetle itiraz ederek o gün olan olayı ve Taci Bey'in ölümünü nasıl öğrendiğimizi anlattım avukata. Avukat kafasını sallayarak büyük bir ilgiyle dinledi ve sözüm bittiğinde gülümsedi. "Handan Hanım, Taci Bey'in Saka ve Bülbül adında yeğenleri yok, ha ama bu adlarda iki tane kuşu var, ki bu da vasiyetinde madde olarak konulmuş."

Kaşlarımın çatılmasını engelleyemeden sordum. "Nasıl yani?"

Avukat izlememi işaret ederek bizi arkadaki odaya götürdü ve kenarda duran kafesin üstündeki eşarbı çekiverdi. "İşte Saka ile Bülbül. İki muhabbet kuşu. Biri dişi, biri erkek. Neredeyse on senedir Taci Bey'le yaşıyorlar. Taci Bey evle birlikte onların bakımını da sizlere bırakmış.

Aysel ile ben bakakalmıştık. Saka'nın hangisi olduğu belliydi. Öyle güzel bir muhabbet kuşuydu ki. Dişi olan, Bülbül ise hüzünlü hüzünlü başını Saka'nın kanadına yaslamış, öylece duruyordu.

Aysel'in bakışını yakaladığımda başıma geleceği anladım. Başka çare yoktu. Avukat ile bir iki detayı konuştuktan sonra kafesi de yanıma alarak eve döndüm.

Cenaze ve evin devri işlemlerinden beri üç ay geçti neredeyse. Saka ile Bülbül hala aynı hüzünlü ifade ile öylece bana bakıyorlar. Arada sırada Taci'nin evinde toplandığımızda onları da yanımda götürüyorum. Sohbet boyunca bizi dinliyorlar dikkatle.

Bazen geceleri uykumun arasında bir kadınla erkeğin fısıltılı konuşmalarını ve evin içinde dolaşan yumuşak ayak seslerini duyuyorum ve sabah kalktığımda ilk iş kafeslerine bakmak oluyor. Bazen Saka bir iki günlüğüne ortadan kaybolsa da hep geri dönüyor. O zaman onun Taci'nin evine gidip geldiğini anlıyorum.

Onu özlüyorlar ama yavaş yavaş benimle yaşamaya da alışmaya başladılar. Torunum da onları çok seviyor.

Ne zaman diğer formlarını göstermeye cesaret edecekler merak ediyorum. Ama çok yakında, bunu hissedebiliyorum.
Artık koridordan koşarak geçmiyorum.

GöLGE #10 salgın
korku ve gerilim öyküleri
MMIII-MMVII