TUZAK
İpek örtülerin altında hareketsizce yatıyordu. Nefesleri oldukça ağırlaşmıştı. Zaten nefes almak bile ciğerlerinden gövdesine yayılan sızılara neden oluyordu. Zorlukla yutkundu ve elini yavaşça kaldırmaya çalıştı. Yatağın ucunda duran yardımcılardan biri hızla masa üzerinde duran kadehi vermek için yanına koştu. Örtünün altından çıkan elin üzerindeki eski ve taze yaralar ve deforme olmuş tenin görüntüsünün iğrençliği karşısında midesi ağzına gelen yardımcı, bu hastalıklı deriye dokunmadan kadehi verdi ve şeytan kovalıyormuşçasına kapıdaki yerine geri döndü.
Su, şekilsiz dudaklarından boynuna, yara bere içindeki ağzından midesine akarken Sör Allen de Laguedoc kaderine küfretti. Bundan sekiz yıl önce Kudüs'e at sürerken ne kadar yakışıklı ve sağlıklıydı. Hiç bir şeye aldırmayan gençliğinin verdiği güçle doluydu. O kendi gözünde bir kahramandı. Kudüs'e ilk giren şövalyelerdendi. O günü hiç unutmuyordu. Zaten bu Cüzzam denilen illet de o gün vermişti ilk belirtisini. Aldığı yaralar hiç canını yakmıyordu. Bunu Tanrı'nın bir lütfu sanmıştı. Oysa başına gelen şey en büyük cezalardan biriydi.
Durumu gittikçe kötüleşmişti. Her şey eklemlerindeki küçük yaralar ve morarmalarla başlamıştı. Şimdi aynaya baksa kusardı. Kendisini gerisin geri topraklarına ve ülkesine atmıştı. Savaşı geride bıraktığını bu illetten kurtulmak için var gücüyle çalışacağını düşünmüştü. Oysa döndüğünde buldukları yağma, çarpışma ve tanrının en büyük cezalarından Veba olmuştu. Tanrı kendisiyle beraber halkını da cezalandırıyordu.
Oysa şu anda burada ölümü bekliyor olmasının sebebi ne savaş ne de karşılaştığı zorluklar değildi. Allen çok büyük bir hata yapmıştı, engizisyonun keskin kılıcı kafasının üzerinde sallanıyordu ve şafakla yakılarak öldürülecekti.
Kilise'nin sadık evladı, Kudüs'e ilk giren şövalyelerden biri kâfirlik suçundan yakılacaktı. Ciğerlerinde yeterince hava toplayabilse gülecekti ama sadece kısa ve kuru bir öksürük çıktı ağzından. Gözleri yavaşça üzerindeki beyaz örtüde gezdi, yer yer kanla lekeli bu örtü ona geçmişi hatırlattı.
Kudüs'ten döndüğünde kasabaları vebadan, tarlaları da bakımsızlıktan mahvolmuştu. Toprağında gözü olan derebeylerin tertiplediği haydut toplulukları köylere baskınlar yapıp yağma ederek halkı canından bezdirmişti. Veba'nın tek bir iyiliği olmuştu, haydutların hareketleri oldukça azalmıştı. Sonuçta herkes ölümden korkardı.
Küçük kalesinin bakımını sağlayan kasabasının içinden geçerken çürümüş et ve ölüm kokusunu beyninde hissetmişti. Bir hafta üzerinde savaş olmuş bir alan gibi kokuyordu burası. Gözlerinin önünde bir at yere yığıldı, sidiğini etrafa saçarak çırpındı ve bağırarak can verdi. "Veba koca bir atı böyle öldürüyorsa bir insana neler yapar?" diye düşünürken buldu kendini. Neden sonra tatsızca sırıttı. "Peki, cüzzam beni nasıl öldürecek?"
Birkaç sağlıklı köylüyü organize etmeyi başaran kale garnizonu, ölüleri toplama ve gömme işleri dışında işemeye bile vakit bulamıyordu. Bu yüzden kimse lordun gelişini fark etmemişti. Garnizon askerlerinden biri -Sör Allen yanlış hatırlamıyorsa bir çavuştu- çat pat bildiği latincesiyle rahiplik yapmaya çalışıyordu. İlk ölenlerden biri rahipti ve rahipten başka okuma yazma bildiği söylenebilecek tek kişi Çavuş Pierre'di.
Ölüleri el arabası ile topluyorlar ve kasabanın dışında kazdıkları derin çukurlara yığınlar halinde atıyorlardı. Bu manzaraya itiraz edebilecek pek aile de olmuyordu. Çünkü aileler ya vebadan ölmüştü ya da hastalığın verdiği ateş ve dayanılmaz ağrılar ile ölümü bekliyorlardı.
En sonunda kasabanın toprak yollarından gelen otuz kişilik grup dikkatleri çekti, önce birkaç kişi, daha sonra çocukların gönüllü çığırtkanlıkları ile herkes elindeki işini ve hatta sızlanmayı bırakarak gelenlere bakmaya başladılar. Seferlere katılan hemen her lord gibi Sör Allen de çift sancağın altında ilerliyordu; aile arması ve haç...
"Haçlılar, haçlılar geliyor!" inilti ve çığlıkları arasında kasabaya girdiler. Halk son bir umutla Kudüs'ü almış bu kahramanların, bu azizlerin bir dokunuşla kendilerini iyileştirmelerini bekliyorlardı. Lordlarının ellerinde ve yüzündekileri gevşek sargıların manasını kavramaları biraz vakit aldı. Hemen arkasından istavroz çıkararak ondan uzaklaşmaya başladılar. Sör Allen kendi gülüşüne engel olamadı "Cüzzamlıdan kaçan vebalılar..."
Sağlıklı garnizon askerlerini ve yanında getirdiği savaşçıları kaleye çekti. Sadece Çavuş Pierre örgütlediği birkaç köylü ile defin ve ceset toplama işine devam etti. Pierre'i şeytanın kendisi koruyor olmalıydı, yaklaşık üç aydır vebalı ölülerle uğraşıyordu ve bir kez olsun bırakın kan işemeyi, ateşi bile çıkmamıştı.
Her şeyin sarpa sarmaya başladığı zamanlarsa yeni yaklaşıyordu. Kasabaya birkaç gezgin rahibin gelmesiyle başladı her şey. Önderlerine Üstat diyorlardı. Adam kırk yaşlarının biraz üzerinde, sert mizaçlı, gece karası gözleri ve demir rengi saçları olan bir rahipti. Üzerindeki cüppenin yerine bir takım zırh geçirse, her şövalyenin yanında savaşa sokmaktan gurur duyacağı bir görünüşü vardı.
Üstat Goufrey vebayı da, cüzzamı da hiçe sayarak önce kasabaya yerleşti, ardından kaleye çıkıp kendini takdim etti. Sör Allen ile uzun bir konuşma yaptı, daha doğrusu bir nutuk çekti. Sör Allen'in topraklarına ve kendisine olanlar tanrının bir cezasıydı. Sör Allen uzaklardayken sapkınlık almış yürümüştü. Sör topraklarını bırakıp gittiği, halk da kiliseyi reddettiği için cezalandırılmıştı. Şövalye her ne kadar Tanrı'nın çağrısına uymuşsa da insanlarından sorumluydu ve onları böyle olacağını bile bile terk etmişti. Ama artık korku ve pişmanlık vakti geçmişti, tanrı kendisini bu topraklara göndermişti ve o buraları temizleyecek, tanrının öfkesini geçirecekti. "Korku vakti geçti aziz lordum, zaman eylem zamanıdır. Ben şimdi kasabaya inerek oradaki hastalara yardımcı olacağım fakat vakti geldiğinde siz de tanrının şifacı elini hissedeceksiniz."
Üstat Goufrey ve adamları öncelikle ölülerin toplanması ve defin işlerini düzeltmeye başladı. Kilisedeki Pazar ayinlerine herkesin katılımını sağladı. İlk başlarda sıradan bir rahip gibi davranışları ve anlayışlı hareketleriyle halkın sevgisini ve Sör Allen'in güvenini kazandı. Fakat Laguedoc'un sonunu hazırlamaya başlayan davranışlara bir zemin hazırlamaktan başka bir şey yapmadığı anlaşılacaktı.
Bir gece konuşmasında yavaş yavaş Sör Allen'i etkisi altına alarak konuşmaya başladı. "Cesetleri gömmek iyi bir şey gibi görünüyor ama toprakta ki laneti kaldırmamız için doğru yöntem değil. Bence cesetleri yakmalıyız."
Şövalye şaşkınca "Fakat bu dirilme zamanı geldiğinde onların dirilememesine sebep olur büyük bir küfürdür."
Üstat sırıttı. "Ben tanrının basit bir çocuğuyum aziz şövalye fakat bildiğim bir şey varsa, bizi topraktan yaratan tanrı, küllerimizden de ayağa kaldırabilir."
Sör Allen'den izin aldıktan sonraki sabah etrafı yanmış et kokusu ve duman kaplanmış olarak geldi. Üstat önce gömülmemiş ölüleri yaktı, sonrasında gömülmüşleri... Halkın önünde ve Pazar ayinlerinde öyle ateşli ve bilgili konuşuyordu ki halk öfkelenmek şöyle dursun küreği ile ona yardıma koşuyordu. Üstat onlara gerçekten isteyecekleri bir şey vaat ediyordu; yaşamlarını...
Biraz homurdanmanın olduğu zamanlar ise ölmek üzere olanların, öldürülerek ya da diri diri yakılmasıyla geldi. Sör Allen rahibi azarlamak için yanına getirtti. Onu azarlamaya ve kovmaya hazırlanırken, rahibin yaptıklarını onaylayan bir emri imzalarken buldu kendini. Rahip yine akıllı ve tehditkâr konuşmuştu.
"Bana tanrının emirleri, diye başlayan konuşmalar yapıyorsunuz aziz şövalye. Unutmayınız ki ben bir rahibim ve elbet tanrının emirlerini sizin kadar bildiğimi varsaymanızı isterim. Evet, ölüleri yaktık, hatta gömülmüşleri bile, tüm bunları yapmamızın bir nedeni vardı. Üzerlerindeki lanet toprağa ve oradan insanlarınızın kanına karışıyor, önce bunu hallettik.
Kabul ediyorum, canlıları yakmak çok büyük günah fakat bu günahı işlemek zorundayız. Bu bedenler lanet ve beraberinde hastalık saçıyor. Yok edilmeliler. Üstelik yapmam gerektiği gibi her hastayı değil sadece ölmek üzere olanları yakıyorum, zaten bir şafak daha göremeyecek olanları. Siz kalkmış bana vicdansız, günahkâr ve sapkın olduğumu söylüyorsunuz.
Size soruyorum, Engizisyon insanları yakmıyor mu? Neden yakıyor? Kâfir ve sapkın oldukları için, günahlarından arındırmak için insanlara küfür ve sapkınlık yaymamaları için yakıyorlar. Ben de onların yolunu izliyorum. Lanetlileri ve hastaları yakıyorum, onları lanetlerinden ve günahlarından arındırıyor, bunları çevreye saçmamalarını sağlıyorum.
Siz bana sapkın diyorsunuz, ama ben tam olarak kilisenin yolunu izliyorum. Söyleyeceklerim bu kadar. Ya bana müsaade edin topraklarınızı ve sizi bu lanetten arındırayım ya da bırakın gideyim ve diğer ihtiyacı olanlara yardım edeyim."
Sör Allen Üstat Goufrey'in yakmayla tatmin olamayacağını görememişti, onu o gün göndermesi gerektiğini anlamalıydı. Fakat Üstat o ateşli nutuklarının arasında şövalyenin ağzına çaldığı bir parmak bal ile işine devam etti. Şövalyeye de iyileşme umudu, yani yaşam vaat ediyordu.
Günler geçtikçe durum iyileşeceğine daha da kötüye gidiyordu, veba kasabayı bitirmiş çevre kasabalar da bu gölgenin altına girmeye başlamıştı. Bir Pazar günü ayinden çıkan halk evlerine koşarak ellerindeki tüm hayvanları kesmeye ve hasta olan her şeyi durumuna bakmadan ateşe taşımaya başlamıştı.
Üstat sondan bir önceki manevrası ile halkı galeyana getirmişti. "Laneti ateşle yakamıyorsak kanla yıkayacağız."
Her köşe başı bir kurban sunağı, meydan ise bir devin kamp ateşi olmaya başladı. Kasaba halkı şuursuz köleler gibi efendilerinin her dileğini sorgusuz yerine getirmeye başlamıştı. Olaylar kontrolden çıkmıştı. Yol kenarlarından kan dereleri akıyor, hava sürekli olarak yanan etin kokusu ve dumanıyla dolu oluyordu.
Fakat iki gün önce olanlar Sör Allen'in hafızasında hala tazeliğini koruyordu. Yardımcılarından François koşarak gelmişti. Nefes nefese "Lordum, Üstat Goufrey halkı meydanda toplamış ve konuşma yapıyor; insan kurban etmekten söz ediyor." dedi.
Şövalye artık kısılmış sesi ve güçsüz ifadesiyle, "O adamı hemen buraya getirin!" emrini verdi. Onbeş dakika sonra rahip yaka paça huzuruna fırlatıldı. "Üstat bu son rezilliği nasıl süslü sözlerin ardına saklayacaksın?"
Üstat alınmış bir ifadeyle şövalyenin sargılı yüzüne baktı ve konuşmaya başladı. Tanrı biliyor, konuşamasaydı daha iyiydi.
"Aziz şövalye nasıl göründüğünü biliyorum ve şu anda beni öldürmemenizin tek nedeninin kilise anamıza olan saygınız olduğunun da farkındayım." Son cümlesindeki nükte dikkat çekiciydi. "fakat beni dinleyin, bugüne kadar kutsal anamızın her türlü emrini yerine getirdik, kutsal suyla sokaklarımızı, evlerimizi ve hastalarımızı yıkadık. Vaftiz edilmemiş, kutsanmamış tek bir köşe ve canlı bırakmadık. Laneti ateşle ve kanla temizlemeye çalıştık ama olmadı. Tanrı kabul etmedi.
Tüm bunları hesaba katarak kilisemizin kuruluşundan bile önce olan bir olaya kulak vermek ve uygulamak gerektiğini düşünüyorum. Kabil ve Habil'in hikâyesine;
Bildiğiniz gibi Kabil ve Habil, Âdem'in çocuklarıydı, biri çiftçi diğeri hayvancıydı. Tanrı bu kardeşlerden birer kurban istedi, Kabil en güzel meyvelerini ve yemişlerini sundu. Habil ise en güzel kuzusunu kurban etti. Tanrı kuzunun canını kabul etti, fakat yemişleri ve meyveleri kabul etmedi.
Bir yıl sonra tanrı yeniden kurban istedi. Kabil yeniden en iyi ve güzel meyve ve yemişlerinden getirdi. Habil ise bir kuzu getirdi. Tanrı yine Habil'in kuzusunu kabul edip, Kabil'in kurbanını kabul etmedi.
Aradan bir yıl daha geçti, Tanrı yeniden kurban istedi. Habil yine en güzel kuzusu ile geldi. Kabil ise elinde bir bıçak dışında hiçbir şey olmadan geldi. Tanrı onlardan kurbanlarını istediğinde Habil kuzuya kesip tanrıya sundu. Kabil ise öylece duruyordu. Tanrı ondan kurbanını istediğine elindeki bıçakla kardeşinin boğazını kesti ve tanrıya işte kurbanım dedi. Tanrı en sonunda Kabil'in kurbanını kabul etmişti.
İşte bende şimdi kutsal kitabımızda yer alan bu hikâyedeki gibi davranmayı ve bu laneti kaldırmayı düşünüyorum. Buna müsaade etmeseniz de halkınız bunu yapacak, laneti kaldıracak ve kendilerini topladıklarında onları bu tedaviden mahrum bırakmak isteyen lanetli lordlarını hatırlayacaklardır."
Sonraki gün sunaklar hazırlanmıştı. Kasabadan seçilen üç genç kız kurban edilecekti. Sör Allen bile penceresinin yanına gelmiş, kurtuluş anını seyretmeye çalışıyordu. Üstat Goufrey bekleniyordu ama o gelmedi. Onun yerine beyaz üzerine siyah haçlı cübbeleri ile engizisyoncular ve yanlarında bir tabur Teton şövalyesi gelmişti.
Karşılaştıkları manzara ile şok olan engizisyon rahipleri kasabayı yok etmeye karar vermeden, Üstat Goufrey'in bulunmasını emreden Sör Allen, Üstadın kendisine bıraktığı bir mektup elde etmişti, işte engizisyon ateşinde yanarken ve halkı Teton kılıçları altında katledilirken elinde sıkıca tuttuğu kâğıt da bu mektuptu;
"Ebedi rakibiniz ve düşmanınız Sör Alençon adına saygılarımla;
Asıl ismim Henry'dir lordum. Üstelik rahip de değilim. Sadece latince okuyup yazabilen ve konuşmasını bilen bir adamım.
Gerçek lordumun emriyle topraklarınızdaki hükmünüzü yok etmek için gönderildim. Lordum sizi savaş meydanında yenerek daha dürüstçe bu işi bitirmek istese de Haçlı seferlerinde dönmüş hasta ve kahraman bir adama kılıç çekerek kendini alçaltma ve kilisenin gözünden düşme riskini almadı.
Lordum, hastalığın sona ermesini istiyorsanız suyunuzu sağlayan nehre bırakılmış iki hastalıklı hayvan cesedini aradan çıkarmalısınız, fakat buna vaktiniz olacağını pek sanmıyorum. Kilise anamızın adalet kılıcı keskin ve hızlı işler.
Bu mektubu delil olarak Engizisyon'a vermeyi düşünmeyin, bunun sizin bir oyununuz olduğunu düşüneceklerdir. Çünkü lordum yaptıklarınızı gördüler ve duydular. Sizin mührünüzü taşıyan emirler de ellerinde. Üstelik Lordum Alençon her zaman kiliseye sizden daha fazla yardımda bulunmuştur.
Tanrı günahlarınızı affetsin...
Not: Kabil kardeşini öldürdükten sonra lanetlenmiştir...