|
Sisle Gelen • Ali Kamil Yeniay
H.P.Lovecraft’a ithaf edilmiştir...
Biliyorum beyler, neden bana geldiğinizi, neden bir şeyler bildiğimi ve neden tuhaf fobilerimin oluştuğunu gayet açık ve net bir şekilde biliyorum. Aslına bakarsanız bugünün geleceğini bilmeme ve günlerdir size söylenecek uygun bir yalan aramama rağmen bana inanmayacağınızı bildiğim için yapamadım. Fakat biliyorum ki gerçeğe de inanmayacaksınız, benim deli olduğumu düşünecek ve beni bir tımarhaneye kilitleyip anahtarı fırlatıp atacaksınız.
Ama yine de anlatmalıyım. Siz bana inanmasanız da anlatmalı ve sırtımdaki yükü biraz olsun azaltmalıyım. Sadece sizden, yirmi gün önce çekilmiş fotoğrafım ile bu günkü yüzüm arasında ki farka dikkat edecek kadar nazik olmanızı istiyorum. Aradan yirmi gün değil de yirmi yıl geçmiş gibi görününen farkı dikkate alın ve beni öyle dinleyin.
Size ifademin başında ve sonunda söyleyeceğim gibi Rundolph Terchar’ın kaybolmasından sorumlu değilim. Her ne kadar bu olaylar silsilesinde kendisinin yanında olarak ona yardımcı olsam da, onu her zaman bu yoldan döndürmeye çalıştığım için kendimle gurur duyuyorum ve haklı çıkmaktan inanılmaz bir rahatsızlık duyuyorum. Çünkü haklı olmam demek, yaşananların ve yazılanların gerçek olduğu manasına geliyor.
Ben ve Rundolph üniversite yıllarından beri çok yakın iki arkadaş olduğumuz gibi mesleki olarak da ortak ilgi alanına sahip kişileriz. İkimiz de arkeolog olarak Mistakonic Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra, birlikte kütüphane arkeolojisi olarakta adlandırılan bir dizi araştırmanın peşinden koştuk. Yazılı eserlerdeki ipuçlarını takip ederek daha önce bulunmamış veya anlaşılmamış kalıntıların peşinden koştuk.
Aradan iki yıl geçtikten sonra, aile servetimin de yavaş yavaş yok olmaya başlamasıyla, büyük bir üniversite araştırmasına katılarak, para, ün ve saygı kazanmak amacıyla Ortadoğu'ya gittim. Rundolph hala kütüphanelerde, özel arşivlerde, koleksiyonlarda ve hatta eski kitap satan dükkanlarda geziniyordu. Kendisine yapılan her tür teklifi geri çevirip yoluna devam ediyordu. Bir keresinde bana “Biliyorum benim aptal olduğumu ve okuyarak bir yere varamayacağımı düşünüyorsun. Belki de haklısın. Fakat içimde öyle kuvvetli bir his var ki, daha önce hiçbir insanın ulaşamadığı gizemleri ortaya çıkaracağım. Bu sanki hayallerimde ve rüyalarımda şekilleniyor.” dedi.
Fakat ondaki asıl değişim ve değişiklik ne zaman ve nasıl başladı bilmiyorum. Ortadoğu dönüşünde soluğu arkadaşımın yanında aldım. Eski Victoria tarzı evinin Archam Akıl Hastanesi'ne bakan penceresine sahip kütüphane ve çalışma odası karışımı yerde bana çok sıcak davrandığını söyleyemem. Gerçeği söylemek gerekirse, sıcak davranmak Rundolph’un kitabında yazılı olan bir şey değildi. Her zaman biraz mesafeli ve içe kapanık bir insandı. Zaten odaya beni ilk buyur ettiğinde masasının üzerine yığılı olan mektupların görüntüsünün beni şaşırtması da bu yüzdendir.
Kitapların arasında otururken tuhaf bir rahatsızlık hissettiğimi belirtmeden geçmek istemem. Zira rafları gözucuyla taradığımda Prinn’in De Vermies Misteries ile Abdul el-Hazret’in Necronomicon’u sırt sırta duruyordu. Deri kaplamaları pul pul dökülen ciltlerin, okunamayan yazılarına rağmen yanlarında bulunan daha iyi durumdaki kardeşlerinin habisliği kendilerinin içeriği ile ilgili olarak ipucu veriyordu. Materyalist bir insan olmasam o anda kitaplardan yayılan bir kötülük enerjisi olduğunu düşünerek odayı terk ederdim. Gerçi yaşadığım onca şeyin ardından bugün olsa odadan kaçacağım gerçeğini belirtmeden geçemeyeceğim.
* * *
Arkadaşımın dalgın ve bitkin hali gözümden kaçmadı. Bunun sebebini sorduğumda basit ve kuru bir “Aşırı çalışma ve yorgunluk” cevabından fazlasını almayı başaramadım. Beni yemek için odadan çıkarmaya çalıştığı esnada duvardan gelen tıkırtılara kulak kabarttığımı fark ettiğinde gerektiğinden de heyecanlı şekilde “Lanet olası fareler, onlardan bir türlü kurtulamıyorum” dedi.
Yemeği hızlıca hazırlayan arkadaşımın hareketleri dalgın ve savsakçaydı. Artık şağlığı konusunda ciddi endişeler taşıyordum.
Yemek masasında eski günleri yad ederken sonunda biraz neşelenmiştik. Bana direk olarak ilk sorduğu soru Arapça okumayı öğrenmiş olup olmadığımdı. Olumlu cevap verdiğimde ise neşesine diyecek yoktu. Kendisiyle kalmamı ve çalışmalarına yardımcı olmamı istedi. Ortadoğu'ya dönüşüme en az altı ay vardı ve yapabileceğim daha iyi bir işim de yoktu, kabul ettim.
Yemek sonunda aniden ciddileşen bir tavır takındı. “Dostum benimle yukarı gelirsen takıldığım bir iki noktada danışmanlığına ve çeviri yeteneğine ihtiyacım var.” dedi. Hemen üst kata çıktık. Yaktığı altı adet gaz lambası odayı haddinden fazla aydınlatıyordu. Rafların en köşesinden ve arka taraftan bir kitap aldı. Deri cildi yıpranmış ve kabarmıştı, kaplama menteşeleri ise daha iyi durumda değildi. Kitabın içeriğini bana göstermemek için dikkatli davranarak bir sayfa buldu ve bana yalnızca o sayfayı gösterdi. Eliyle işaret ettiği paragrafı çevirmemi istedi.
Orada ve daha sonra çevirdiğim pasajlarda neler yazdığını gayet net bir biçimde hatırladığımı belirtmek isterim. Çünkü kitabı okurken insanın içine iğrenç ve habis bir duygu yerleştiğini, etrafta elle tutulabilecek yoğunlukta bir güç oluştuğunu hissettim. O paragrafta tam olarak “Anahtar saf gümüşten altı yüzlü bir küp olarak yapılmalı ve her yüze bir kapının tılsımı nakşedilmeli. Anahtar açık bir alanda yapılmalı ve direkt olarak hiçbir ışığa maruz kalmamalı. Ay, güneş ve yıldız ışıklarının olmadığı veya sisli gecelerde çalışılmalı. Her yüz bir gecede işlenmeli ve yedinci günde son bağlantılar yapılarak hazır hale getirilmeli. Anahtar sürekli olarak saten kumaştan bir kesede taşınmalı. Ay tutulması olan bir gecede...” yazıyordu. Bunları tam sesli bir şekilde okurken, arkadaşımın sanki kaçırır gibi kitabı önümden çekip alması ise beni kızdırmıştı.
Tam kendisine çatacağım esnada yüzündeki heyecan beni duraklattı. “Çok teşekkür ederim Francis, inan bana yolumu aydınlattın. Benim yaptığım çeviride ışık altında çalışmalı yazıyor sanmıştım.” dedi heyecanla, sonra sanki kendi kendine konuşur gibi “demek bu yüzden çalışmadı.” diye mırıldandı.
Ona sormak istediğim tonla soru vardı. Fakat arkadaşım beni apar topar bir odaya götürdü, “Bu gece burada dinlen, yarın sana daha iyi bir oda ayarlarız. Zaten yol yorgunu olduğunu unutmuşum, lütfen beni affet.”
Ona bunun gerekli olmadığını anlatmaya çalışırken lafları ağzıma tıkayıp. “İyi geceler” diyerek arkasını dönüp gitti. Bunu fazla kafaya takmadan yatağın kenarına iliştim ve tam uzanacakken arkadaşımın gırtlaktan gelen sesini işittim ama keşke duymasaydım. Keşke o lanet yere hiç gitmeseydim.
Bir ayinin alçalıp yükselen tınılarını arkadaşınızın sesinden duymak pek bir şey değildir. Ama onun ne söylediğini hiçbir şekilde anlamamak ve gırtlaktan söylenen insanlık dışı bu seslerin ondan çıktığını duymak inanın bana yeterince sarsıcı olur.
Tam olarak dilim dönmese de yaklaşık olarak şöyle bir şeydi: “Ia ia Cthuga fthang. Ia ia yog-sthota. Grthanga Yog-Sothota bjrendi hrtufaga!”
Sesin kaynağına doğru gittiğimde, onun aşağıda mutfağın altında bir yerlerde olduğunu anladım. Duvarların içinden gelen gürültü artmıştı. Eğer bu sesin kaynağı gerçekten farelerse ya dev olmalıydılar ya da bir Roma Lejyonu kadar kalabalık.
Mutfağa girdiğimde artık adımlarımı çok yavaşlatmış ve dikkatli hareket eder olmuştum. Sanki her hareketimi gözleyen bir göz varmış gibi habis bir hisse kapılmıştım. Ensemdeki tüylerin diken diken olduğunu hissediyordum. Dışarıda köpekler ulumaya başlamıştı. Tam arkamı dönüp kaçarak uzaklaşmaya karar verdiğimde, menteşelerin sesini duyarak olduğum yerde kaldım. Mutfağın zemininde açılan kapaktan arkadaşımın çıkışını hayret içinde izledim. O da beni gördüğünde şaşırıp kalmıştı.
Bir süre şaşkın bir biçimde birbirimize baktıktan sonra sessizliği ilk bozan Rundolph oldu. “Sana anlatacaktım Francis ama bunu nasıl yapacağımı bir türlü kestiremedim.” Neyi anlatacağını sorduğumda bana mutfak masasının yanındaki sandalyeye oturmamı isteyen bir hareket yaptı. Ardından kendiside karşımdaki sandalyeye oturdu. Huzursuzca parmaklarıyla oynayarak bir süre düşündü ve derin bir nefes alarak söze başladı.
“Seninle çok uzun süre kütüphanelerde ve müzelerde dolaştık. Kayıp uygarlıklara dair bir iz ve işaret aradık ama bunu bir türlü beceremedik. Sonra sen gittin. Ben devam ettim. Aradığımı basit şehir kütüphanelerde veya halka açık müzelerde bulamayacağım artık kafama iyice dank etmişti. Sonunda eski kitap dükkanlarında ve ara sokaklardaki tezgahlarda dolanmaya başladım. En eski ve en harap kitaplara bakıyordum.
Sonunda şans yüzüme güldü ve bir sahafta kendisinin de nereden geldiğini hatırlamadığı bu orijinal El-Azif’i buldum. Yani senin hatırlayacağın ismiyle Necronomicon. Kitap orijinal Arapça baskısıydı. Anlıyor musun Francis? Gerçek bir hazineyi üç dolara satın almıştım. Okült hakkında ne büyük bir buluş olduğunu anlıyor musun? Herhangi bir müzeye onbinlerce dolara, zengin bir koleksiyoncuya yüzbine satabileceğim bir buluş. Fakat peşinde olduğum bu değildi. Ben Abdul El-hazret’in nasıl olup Leng Platosunu, harçsız şehir R’hley’i ya da yüce eskilerin isimsiz şehrini gördüğünü, bunların nerelerde olduğunu öğrenmek istiyordum.
Bu şehirlerden sadece birini bulmak bana bir arkeolog olarak nasıl bir ün kazandıracak. Bir düşün. Fakat sonradan anladım ki deli arap buralara fiziksel olarak hiç gitmemişti. Dünyaca ünlü koleksiyoncularla temasa geçtim, kitap satan en büyük kuruluşlarla, üniversitelerle ve sonunda dünya üzerinde herkesin aradığı kitaplar bir bir elime geçmeye başladı. Bunun birazda elimdeki Necronomicon ile ilgili olduğunu hissetmedim dersem yalan söylemiş olurum. Prinn’in De Vermis Mysteriis’i, Eibon Kitabı, Plaktokonik el yazmaları, hepsi, hepsi elime geçti. Artık bir şeyi biliyorum ki bu isimleri lanetli kitaplar birbirlerini tamamlayan, eksikleri kapatan ciltler.
Prinn’in büyücülüğü, El-Hazret’in şansla bulduğu yaratıkları çağırıyor, Eibon’da Prinn’in geçtiği kapıların anahtarını anlatırken, Necronomicon bu anahtarın nasıl olması gerektiğinden bahsediyor.
Artık inanıyorum ki başaracağım çünkü biz de bu kitaplar gibi birbirimizi tamamlayacağız. Senin Arapça bilgin ve benim Latince üzerindeki hakimiyetim bize bu kitaplarda ki şifreleri çözme şansı verecek. Senin önüne çıkan Ortadoğu teklifinin bile şans olmadığını, ayarlandığını düşünüyorum.”
Kim ayarlamış olabilir diye sordum hayretle.
“Yüce eskilerin ve yaşlı tanrıların taştan ve batmış şehirlerde veya dünyanın derinliklerinde uyuduğu doğru ama onların elçileri, onların güçlerinin temsilcileri bugün dahi yeryüzünde yürüyor.”
Arkadaşıma saçmaladığını ve akıl sağlığı ile ilgili ciddi endişelerim olduğunu söylediğimde gülmekle yetinip pencereyi gösterdi. “Git dışarı bak Francis, şu anda bulunduğumuz kasaba tamamen sis altında. Havayı çalışabilecek duruma getirmek için yaptığım bir ayin sayesinde bunları biliyorsun.”
Pencereye gidip dışarı baktım ve onun haklı olduğunu gördüm. Tüm akşam pırıl pırıl ve açık olan gökyüzü elle tutabileceğiniz kalınlıkta bir sisle örtülmüştü. “Altı yeniay ya da sis bekleyeceğimi düşünmemiştin herhalde?” diye sordu.
Ben artık ne diyeceğimi bilemiyordum. “Gel dostum ve şu lanet karanlık kapıları açacak anahtarımızı yapmaya başlayalım. Kadeth’i, R’hley’i ve Leng’i birlikte görelim.”
Beni o lanetli bahçeye neyin sürüklediğini ve neden gittiğimi bilmiyorum ama oraya gittim. Arkadaşım cebinden siyah saten bir kese çıkardı. Keseyi dikkatle açıp avuç içi büyüklüğünde gümüş bir küp çıkardı. Yine aynı gırtlaktan gelen dünya dışı ilahiler eşliğinde bir kama ile onu yontuyordu. Ben artık bu deliliğin nereye varacağını düşünmeye başlamıştım.
Derken sisin hareketlendiğini ve değiştiğini görmeye başladım. Sanki kanatlı iblisler etrafımızda uçuşuyordu. Sisin derinliklerinden arkadaşımın ilahisine cevap veriliyordu. Ama cevaplayan ses kesinlikle bir insana ait değildi. Cehennemin karanlık köşelerinden sürünerek gelmiş bir iblisin sesi olmalıydı. Kanat sesleri iyice yakındaydı artık. Sesler yükselmişti. Korkudan ne yapacağımı şaşırmıştım. Fakat o yaratıkları gözden saklayan sis için tanrıya şükrediyordum.
Fakat birkaç metre ötede sürünen dev bir gövdenin sesi kulağıma çalınıp karaltısı üzerime düştüğünde pamuk ipliğine bağlı cesaretimin son kırıntıları da beni terk etti. O lanet sisin içinde karşıma neyin çıkacağına aldırmadan koşmaya başladım çığlık atarak kaçıyordum. Arkadaşımın ilahisini bastıran çığlıklar.
Bir daha ne o eve döndüm ne de arkadaşımla bağlantı kurdum. Belki sisin içindeki yaratıklar onu aldı; eğer öyleyse Rundolph çok şanslı, umarım hızlı bir ölüm olmuştur. Çünkü o anahtarı bitirip o kapılardan geçerek lanetli gövdesini bu dünyadan çıkardıysa sonsuza kadar o dehşet yaratıklarıyla beraber olacaktır.
Beyler o evde bahsettiğim kitapların olmadığını söylüyorsunuz ben ise size onların birini okudum diyorum. Mutfağın altındaki mahzeni bulamadığınızı söylüyorsunuz ben ise arkadaşımın oradan çıktığını gördüğümü söylüyorum. Siz benim deli olduğumu söylüyorsunuz...
Ben ise ölmek ve unutmak için dua ediyorum. Çünkü o gece aklıma geldikçe delirecek gibi oluyorum. O devi size tarif edemem, çünkü onu tam olarak görmedim demek isterdim. Fakat onu tarif edememem görmediğimden değil, tarifi mümkün olmadığındandır. Ne o dev gövdeden sarkan binlerce bacağı ne de o bacak ve kollardaki vantuzlardan akan sıvıları tarif edemem. Ne zaman sis çökse korkuyla bir yerlere saklanmama sebep olan görüntüyü anlatmam mümkün değil...
|