PDF VERSİYON GOLGE # 11 - SİS YAZARLAR İLETİŞİM ARŞİV KÜNYE

Hilalüzzaman • Koray Günyaşar

Elinde bir kağıda yazılmış adres, leş kokusunun seçilmesinin zor olmadığı sokağın ortasında bir sağına bir soluna baktı Seklavi. İsminin manasına inat, çirkin yüz hatları, dikkat çekici olmayan fiziğiyle sıradan bir kadındı. Gözlerinin altındaki morluklar, adres adres deva aramasına yol açan musibetin yarattığı uykusuzluğun izleriydi. Nasıl uyuyabilirdi ki...

Kırık dökük sokak kapısının üzerindeki oldukça solgun "8” numarayı gördüğünde sıkkınlıkla kapıyı çaldı.  Söylenene göre Hilalüzzaman’ın başedemeyeceği musibet yoktu. Hoş, söylenenlere artık çok da kulak asamıyordu. Çünkü bundan önce gittiği beş kişi için de benzeri şeyler söylenmiş, evine keçi bağırsağı astırandan tutun, çırılçıplak yatmasını öğütleyenine kadar her türlü tuhaf "deva” önericisiyle karşılaşmıştı. İşe yarasa gam yemezdi, ama her gece aynı kabusun içinde yaşamaktan bıkmış, sağlığını kaybetmişti.

Bundan bir ay kadar önce başlamıştı her şey. Bir gece uyku tutmadığından yatağın içinde bir o yana bir bu yana dönüp duran Seklavi, kapısının altından geceye karışan kalın sis tabakasını fark ettiğinde önce hayal gördüğünü sandı. Yatağının içinde bir yay gibi gerginleşti önce vücudu, ardından kocaman açılmış gözleriyle nefes nefese fırlayıp çıktı odadan. İster istemez "Adem!” diye bağırdı evin içinde. Cevap alamadı. İkinci bağırışı umutsuzdu, hatırladı. Adem çok uzaklardaydı artık. Sesini duyamayacak, duysa da yetişemeyecek kadar uzaklarda... Bir deprem gibi sarstı evi sis tabakası ve en ücra köşelerine dek yayıldı. Çığlık atmaya çalıştı ama genzine dek inen sis kesti sesini. Nefesi de kesilecekken buldu sokak kapısını, son bir gayretle attı kendini sokağın içine. Sabah olduğunda komşuları onu kapının önünde yığılmış halde buldular da, yüzüne kolonya çarpıp soktular evin içine, yatağına yatırıp dua okudular.

"Belli ki fenalaşmış...”
"Vah.. vah.. vah...”
"Cin girmiş olmasın?”
"Tü tü tü tü...”
"Kadın başına...”

Komşunun kızı Zarife kaldı bir tek  evde. 15 - 16 yaşlarındaki sessiz kız, Seklavi’nin biraz daha kendine gelmesi için boşalan su bardağını doldurup ona içiriyor bir yandan da o bilindik sessizliğine taş çıkaran bir heyecanla konuşuyordu. "Vallahi duymadık abla, öyle bir sarsıntı olmuş olsa duymaz mıyız biz? Sis falan da yoktu pırıl pırıl gece... Ben gece yıldızları seyrettim hep.” Biraz durakladıktan sonra devam etti. "Surhan diye bir adam var bir kaç mahalle ötede.  Nefesi kuvvetlidir. Bir gidelim istersen ha?”  Önce pek yanaşmadıysa da, ertesi gece de evi sis basınca razı oldu Seklavi. Bari Zarife kalsın diye sormuştu annesine oysa ama çekinip istemediler. "Zarife’ye de fenalık gelirse? Uğursuz olmasın bu Seklavi. Zaten kadın başına... ” İşte böyle başladı Seklavi’nin deva arama yolculuğu. Hangi evde kimde kalırsa kalsın, basıveriyordu sis ve yavaş yavaş boğuyordu onu. Her gece ölümün pençesini bertaraf ediyordu kendinden ve delirmemek için çaba harcıyordu. Zira ondan başka sisi gören, ondan başka siste boğulan yoktu.

"Gel içeri sen bakayım...”

Hilalüzzaman, yerlere kadar uzanan kahverengi kaftanı ve başındaki kızıl kukuletasıyla o solgun sekiz numaraya buyur etti Seklavi’yi. Çatık kaşlı ve yer yer beyazlamış sakallarıyla dolu yüzünün ardında memnuniyetsiz bir yüz yatıyordu. Sıkılmış, kaçmış, teslim olmuş ama ardından ayağa kalkıp mücadele etmeye başlamış bir adamın yıpranmış bakışları...

Seklavi adeta bir evin içine değil de karanlığın içine adım attı. Önünde yürüyen Hilalüzzaman, kırmızı bir ışığın yandığı bir odaya doğru yöneldi. Odadan sızan kırmızı ışığın aydınlattığı kadarıyla, geçtikleri yerlerde bir çok doldurulmuş hayvan, çuval çuval baharatlar, tavanlardan sarkan binbir çeşit ot ve her tarafı kaplayan halılar sarmalıyordu etrafı. Kırık dökük evin bir mumdan çıkan kırmızı ışıkla aydınlatıldığı odasına girince rengi çoktan uçmuş, iyiden iyiye gerilmişti Seklavi. Hilalüzzaman bir raftan kahve fincanı çıkarırken bembeyaz yüzünü fark etmişti Seklavi’nin: "Sıkıntıya düşme kızım. Rahatla. Bugün tüm korkularından arınacağın gündür. Adın ne senin?” Seklavi yutkunup cevap verdi. "S...Seklavi.”  Adam daha önce gittiği şifacılara hiç benzemiyordu. Diğerleri başlarında takke, ellerinde tespih bir imamdan farksızken bu adam sanki yüzyıllardır oradaymış gibiydi. Başına gelenleri anlattı. Anlattıkça sıkıntısı biraz daha azaldı. Kelimeleri döktükçe içinden daha da çok kelime çağırdı. Hilalüzzaman yer yer başını sallıyor, bir yandan da elindeki küçük beyaz kahve fincanını çeviriyordu.

"Anlaşıldı kızım.”
"Nedir bu peki, aklımı mı kaybediyorum Hilalüzzaman Efendi?”
"Hele şu dudağını fincana değdir.”

Seklavi kendisine uzatılan boş kahve fincanını içermiş gibi dudaklarına değdirdi. Doğru yapıp yapmadığından emin olmadığı halde fincanı ürkeklikle Hilalüzzaman’a geri verdi. Hilalüzzaman, fincana bakıp anlatmaya başladı.

"Güneşin bir ruhu vardır kızım. Keyfi varsa can vermek ister, yaşatmak ister. Bazense küser dünyaya, uzaklaşır. Bir sevgili gibi tir tir titresin ister dünya ardından. İster ki kendisini geri istesin, kulu kölesi olsun.  Bazen de öfkelenip öylesine yaklaşır ki, kavurur dünyayı ve üstünde ne varsa... Ay mesela... Bazen kendine çeker koskoca okyanusları, bazen ise bırakıverir geri. Sevişip hazza doymuş çapkın bir sevgili gibi. Ya da yıldızlar, sessiz şahitlerdir. Öldürülsen gözleri önünde, bağırıp çağırıp uyarmazlar kimseyi. Vurdumduymazlar, ışıkları kavrulsun.”

Kahve fincanına gözlerini dikmiş, bir an bile başka bir yere bakmadan anlatmaya devam etti.

"Seninkine gelince... Pek tabii sisin de bir ruhu var. Kıskanç ve küstahtır. Oradan oraya belirsizlik taşıyıp üstlerini örter beğenmediği, kendine ters gelen şeylerin... Bazen kendi içinde bambaşka ruhları da saklar. Menfaatçidir. İşini bitirmesini sağlayıp ardından bitirir yol arkadaşlığını. Hani derler ya, sen yoluna... ben yoluma."

Gözlerini kaldırıp Seklavi’nin içine hiddetle baktı.

"Sisin içinde bir yolcu var. Bir işbirlikçi. Nereye gidiyorsa seni de götürmek istiyor. Ama müsterih ol. Bu geceden sonra varmayacak üstüne. Her nereye gidiyorsa oraya gidecek. Sen evine git. Evinde uyu bu gece. En güçlü olduğun yer evindir.”

Kuşağının içinden altın bir makas çıkarıp kızın saçlarından bir tutam kesti. Bir deriye sarıp öteye kaldırdı. "Haydi git artık. Bu gece rahat uyu.”

Seklavi doğrulacak gibi oldu. Kırmızı ışık veren o tuhaf mumun aydınlattığı odadan karanlığa adım atmadan önce mahçup bir şekilde döndü.

"Borcumu söylemediniz.”
"Borcun çoktan ödendi.”
"Ama nasıl olur...”
"Rahat uyu kızım. Evine git.”

Seklavi karanlığın içinden geçip kapıya giderken bu defa Hilalüzzaman ona eşlik etmedi. Kapıya varmadan önce bir kedinin kendisine süründüğünü hissettiyse de korktuğunu da fazla belli etmemek için yutkundu ve attı kendini dışarı. Kapıyı içeri bir daha bakmayarak kapadı.

"Bu geceyi de atlatamazsam... Çıldıracağım.”

Gece şehre çöktüğünde Hilalüzzaman beyaz kahve fincanının içine Seklavi’nin saçlarının bir kısmını atıp parmağıyla karıştırdı. Bir müddet sonra çekti parmaklarını fincandan. Saçlar kendi kendine hızla dönüyordu fincanın içinde. Bir andan sonra birer çizgi gibi oldular, desen oldular. Bir kaçı bir oda oldu. Başka bir tanesi bir yatağa dönüştü. Bir başkası dikleşip bir kapı oldu,  büyük ve geniş. Hilalüzzaman yeniden soktu parmağını fincanın içine. Kapının kulbunu söküp attı. Derince bir nefes verdi.

Tam da "sanırım gelmeyecek” diye düşünüp günlerden beri ilk defa rahatlama duygusuyla uzaktan bakıştığında süzülüverdi sis Seklavi’nin evinin içine. "Yeter artık” diye bağırdı. Yetmedi bir daha bağırdı. Bir daha... Bir daha... Koşarak geçmeye çalıştı kendisini boğmaya çalışan sisin içinden ve sokak kapısının kulbuna uzandı canhavliyle. Boşa gitti eli. Bir kedi gibi tırmaladı kapıyı. Yüklendi. Vurdu omzunu. Neden sonra elleri boğazını sıkan sisin üzerine gitti. Çekmek istedi boğazından onu mengene gibi sıkan sisi. Ama başaramadı. Sessiz bir çığlık attı gözleri büyürken, can çekişti. Nihayetinde gitti bu dünyadan. Ya sisin götürdüğü yere ya da bambaşka bir yere.

Ertesi gece Hilalüzzaman kırmızı odasından bir yabancıyı yolcu ettikten bir müddet sonra kahve fincanına bakıp mırıldandı.
"Sanırlar ki tüm kötülükler iblislerde, cinlerde, şeytanlarda. Ya da bir ağaçta, kör bir kuyuda, yaşlı bir cadıda. Bundan hep daha ötesi vardır. Hep daha fazlası. Anlamak istemez insan, istemedi. Adını koyamadığı şeyden o kadar çok korkuyor ki, adını koyabildiklerinden korkmayı seçiyor. Üstelik belki de en kötü yaratık, insanın ta kendisiyken... Bak kıskanç Adem nasıl da alıverdi Havva’sını yanına..."

Seklavi’nin kalan saçlarını havaya fırlattı Hilalüzzaman. Fırlattığı an kendisi yok oldu da odasındaki kırmızı mum sönmedi.
Bir yağmur başladı o an dışarda.
Derler ki, yağmurun ruhunda yas vardır.

 

gölge#11:sis | künye | yazarlar | arşiv | iletişim | pdf sürüm

GöLGE #11 SİS | gölge - korku ve gerilim öyküleri | MMIII-MMVIII