Acı Atölyesi / Galip Dursun

Giriş:

İnsan acizdir. Hayal kurarak gerçekleri, dilek tutarak mucizeleri görmek ister. Ama genelde böyle olmaz. Bir bedene sıkışmış binlerce küskün hayal ve olmamışlığın etrafını sardığı, burnu akan ve ağlamaktan gözleri kızarmış mutsuz bir çocuk insan ruhunu en güzel anlatır belki de. Özü budur, en düzgün denklemi böyledir; bir çoğu için sonuca götürür bu.

Ama böyle değil midir zaten; böyle olması gerekmez mi; doğrusu da bu değil midir? Yapmadan istemek, çabalamadan sahip olmak; bunlar dünyada hiç işe yaramaz ki.

Bu dünyanın en büyük ve en dişli yaratığı Tanrı değildir; hepimiz biliriz. Bu hırstır, tutkudur, istemek ve elde etmek için ama ölümüne, ama yok olurcasına mücadele etmek, çalışmaktır.

Kendinden bir şeyler vermek, elindekinden vazgeçmektir.

Çünkü başka türlü var olanın ötesinde duran isteklere ulaşmak mümkün olmaz.

Çünkü bir dünya vardır etrafında, sen kendini onun ortasında sansan da kendi başına dönen..

Çünkü bir dünya sarmıştır seni ve diğerlerini, ipleri başkasının elindeyken gerçek tene bürünmüş hayalleri akıllara üfleyen.

Çünkü, gerçekten öyle bir dünya vardır. Sen tepesine tünesen bile başkası tarafından yönetilen...

* * *

Vasıf'ın gözleri sonuna kadar açılmıştı ve karşısındaki silik gölgeyi inceliyordu.

"Ve biri gelip size sorduğunda, sizden bunu istediğinde yapacaksınız. Kendinize saklamak yok! Başkalarından gizlemek yok!"

Beş arkadaştılar. Hepsi de büyülenmiş gibi dinliyordu.

"Bu şartlar altında delikanlılar, kabul ediyorsanız başlayalım?"

Kafadarlar birbirlerine baktılar. Ne diyeceklerini bilemez halde, konuşmadan sadece bakışarak tartıştılar.

Ayı Vasıf, Peri Musti, Kuru Yaşar, Beceriksiz Evla ve Katıksız Veli.. Birbirinden ayrılmaz beş hayalperest, yaşadıkları dünya ile pek alakaları olmadan uzakta takılan beş genç adam. Çok konuşan ve hiçbir yere varamayan eğlenceli sohbetlerin beş ası hep şöyle düşünürdü: Kağıdı karan şeytan, masayı işleten Tanrı olduğu sürece ortada kaç as olduğuna kim itiraz edebilirdi ki? Sadece oynayıp keyfine bakmalıydı. Belki de kazançlı kalkarlardı bu ilahi çuhadan.

Bir anda bir şey oldu ve Vasıf bir adım öne çıktı. Üzerindeki siyah tişörtü çıkarmak için hamle ettiğinde arkadaşları da ona katıldılar. Vasıf gür sesiyle homurdanıyordu.

"Amına koyayım, ömrüm boyunca 'neden' diyeceğime bir defa 'ah' derim..."

* * *

Müşteri her zaman...

Genç adam, insan kalabalığı gözlerinin önünde akıp giderken yutkundu. Katı bir şeydi bu. İnsanları barındıran, heterojen bir organik pislikti. Boşluksuzdu, aralarında nefes alabilecek kadar yer yoktu. Genç adam yutkundu. Katılığa odaklanıp bir boşluk aradı. Akan insanların arasında bir anlık bir sekme, dalgalarda küçük bir durulma bekledi. Umutsuzluğa düşmeden hemen önce beklediğiyle karşılaştı da. Sıska ve durgun cüssesinde ani bir elektrikle sarsılıp hemen insan kalabalığına atıldı. Kimseye dokunmadan ya da onlara kapılmadan aralarından sıyrılıp geçti.

Soluklanmak için durduğunda ana caddeyi kesen bir ara sokaktaydı. Birkaç yüz metre ilerde esas hedefini görebiliyordu.

Pasaj orada duruyordu işte...

Pasaj, pasaj, pasaj... düşündü.. burayı bulması çok zor olmamıştı. Ama kolay da değildi doğrusu. Pasaj bir yeraltı ini idi, kabaca. Şimdikiler gibi binlerce insanın içine hücum ettiği siyah tişört ya da çivili bileklik satan sahtelerinin aksine ciddi bir yer altı iniydi. Ve her gerçek-yer altı mekanı gibi burası da az bilinen, bilenler tarafından da en ayrıntısına kadar tarif edilebilen bir yerdi.

Onu gönderen adamın yüksekten bakan halini hatırladı bir an. Aşağılamalar ve küçük düşürücü sözler altında sırtını işlemesini hatırladı sonra. Ama bu ona hiç dokunmamıştı. Yüzündeki tek bir kası bile yerinden oynatamamıştı ihtiyar dövmeci.

Genç adam güldü. Pasaja doğru yürümeye devam etti.

Pasajın bahse değer bir başarısı hiçbir zaman olmamıştı. Fakir zamanda doğmuş bir ortanca çocuk kadar popülerdi ve seviliyordu. Arka sokakların en olmadık çıkmazına onu inşa eden müteahhit için hiçbir zaman önemli olmamıştı. Ya da ana caddeye kapağı atma hayalleri içinde dükkânlarını açan birkaç genç müzisyen, sahaf ya da ikinci el eşya satan esnaf pek üzerinde durmamışlardı pasajın bu terk edilmişliğinin.

Fakat bu yalnızlık ve gözden ıraklığını özellikle tercih eden birileri de vardı pasajda. Zemin katın bir altında yaşayan, küçük bir dövmeciyi işleten çam yarması, sırf bu yüzden dükkanını oraya açmıştı. Etrafla fazla bir ahbaplığı yoktu. Zaten onun katında genelde dükkanlar boştu ve yemek için üst kattaki esnaf lokantasına çıkması dışında etrafta fazla görülmezdi. Otuzlu yaşlarının sonlarında olmalıydı. Uzun saçları bakımsız ve incecikti; onları ensesinde birleştirip lastik bir toka ile bağlıyordu. Sakalı ise yer yer beyazlamıştı. Teni kirli bir parlaklıkla ışıldıyor, buğday rengi Çingene karasına karışıyordu. Büyük demir bir masası vardı ve bu metal yığını, iki kısma bölünmüş dövmecinin giriş tarafında epey bir yer kaplardı. Pis dev ise büyük demir masanın gerisinde uzun, ince piposunu yakıp bıkkın ve dumandan yaşarmış gözlerle gazetesini okurdu.

Civarın en ucuz ve en kaliteli dövmelerini yapmasının yanı sıra Psychedelic müzik dinleyen birini bile canından bezdirecek kadar lafa tutmasıyla da ünlüydü. Bu işi para değil yedi sekiz dakikadan kısa sürmeyen melodilerin vaazlarını vermek için yaptığına inanlar vardı. Zemin katın fare tıkırtılarına Hendrix soloları ve pipo dumanı katarak kendine ait bir dünya yaratmayı başarmıştı.

Öyle ki, kendi küçük ve pasaklı krallığında keyfini kaçırabilecek çok az şey vardı ve birkaç saniye önce bir tanesi kapıda belirmişti.

* * *

Vasıf, biraz da sıkıntıyla kapıya baktı. Bugün çalışası yoktu ve kapıda dikilen delikanlı da karşılıklı iki kelime sohbet edilecek birine benzemiyordu. İki metrelik heybetli gövdesinde epey yumuşak bir kalbi olmasına rağmen boyaya bulanmış kalın parmakları para saymak konusunda gayet iyiydi. Biri gerçek, biri hayali iki uzvunun arasında gidip gelen ruhu kapıdakini bir kez daha süzdü.

Bu çocukta avuç içi kadar dövmeye santimetre kare hesabından para yatıracak tip de yok, diye geçirdi içinden.

Üstelik çocuk bir garipti. Ekim ortasında, İstanbul'un ne yapacağı belli olmayan havasında pastırma sıcakları yaşanıyordu. Fakat çocuk incecik bedenini kapkara bir paltoya sarıp sarmalamıştı.

"Neye bakmıştın delikanlı?"

Genç adam dükkanın içini kabaca gözden geçirip Vasıf'a döndü. Yüzündeki durgun ifadeyi silen bir gülümseme belirdi. Sararmış dişlerini göstererek sırıtırken cevap verdi.

"Sana bakmıştım Vasıf Usta."

Vasıf tıslayarak arkadaki küçük odaya geçti. Burayı atölye olarak kullanıyordu. Umutsuzlara, cesurlara ve iz taşımak isteyenlere en tuhaf şekilleri burada döverdi. Müşterisinin onu takip etmesi için bir şey söylememişti; buna gerek de yoktu aslında. İkisi de yapmaları gereken şeyi biliyorlardı.

Dövmecinin küçük atölyesinde daha önce hiç yerinden oynamamış bir dolabın önüne gelip durdular. Vasıf'ın orada değilmiş gibi davrandığı kendi halinde bir demirbaştı bu. Her temizlikte üstünkörü tozu alınan, saygı ile karışık bir sevgisizlikle gözetilen kocaman bir şeydi. Dövme ustası büyük elleriyle dolabı kavradı ve bir iki oynatmadan sonra yerinden söküp kenara attı. Dev, yanında ufacık kalan müşterisine dönüp sordu:

"Seni buraya gönderen ibne tam olarak anlatmamış olabilir; içeride acıdan başka bir şey yok, çocuk. Cidden istiyor musun?"

Genç adam büyülenmiş gibiydi. Sadece dolabın kapattığı duvardaki karanlık oyuğa bakıyordu.

"Yerimde olsan sen ne yapardın, usta?"

Vasıf gözlerini tuhaf müşterisine dikip yavaşça tişörtünün kolunu sıyırdı. Geniş bir yara izi omzuna doğru devam ediyordu. Ürkütücü olan şey ise yaranın kusursuzluğuydu. Yeterince görmesine izin verdikten sonra tişörtünün kolunu indirdi.

Müşterinin yüzündeki gülümsemenin burulup hafifçe çözüldüğü görebiliyordu. Aldırmayıp duvardaki oyuğa yöneldi. Geçmek için iki büklüm olurken söylendi.

"Paran var değil mi?"

Oyuğun öteki tarafına geçerken devam etti.

"Tanrının kendisine bile bu garabet işi bedavaya yapmam..."

Müşteri arkasından oyuğa girip öteki tarafa geçti. Vasıf duvardaki bir düğmeye basınca içinde bulundukları oda aydınlanır gibi oldu. Ama ışık loş bile sayılmazdı. Vasıf şaşırmış gibi görünen ve etrafını incelemeye koyulmuş müşterine seslendi sırıtarak.

"Işığa gerek yok, gözüm kapalı da yüzebilirim derini."

Dövmeci müşterinin ne karşılık vereceğini pek umursamıyordu. Aklında sadece dükkanın kapısını kilitleyip kilitlemediği vardı. Odanın bir köşesinde, büyük bir aynanın önünde duran tezgahına gitti. Sonra birden bir şey unutmuş gibi arkasını döndü. Merakla sordu.

"Adım ne, demiştin?"

"Dememiştim." diye cevap verdi genç adam. Yüzündeki gülümseme geri gelmişti.

"O zaman şimdi bahşet."

"Yusuf."

Vasıf sırıtarak önünde duran deri kaplı koltuğu çevirdi ve oturması için eliyle Yusuf'u davet etti.

"Acı Atölyesi'ne hoş geldin, Yusuf'um."

Yusuf paltosunu biraz da çekinerek soyundu. Altında, dövmecinin beklediğinin aksine kalın bir kazak değil rengi kaçmış bir siyah tişört vardı. Kolları bandaj içindeydi ve hareketlerindeki dikkate bakılırsa Vasıf'a gelmeden önce diğerlerini de gezmişti.

Vasıf başını sallayıp gülümsedi.

Yusuf paltosunu bir kenara bırakıp kollarındaki bandajları çıkarmaya başladı. Soluk, krem rengi lastikli bezler teninden soyulurken altındaki derin kesikler görülüyordu. Vasıf kendini tutamayıp çocuğa laf attı.

"İdmanlısın galiba Yusuf'um?!"

Gülümseme sırası Yusuf'taydı bu sefer. Fakat yüzünde Vasıf'ın alay eden ifadesi gibi değil de utangaç bir adamın hali vardı. Bandajlarını çıkarıp mümkün olduğunca katlayıp paltosunun cebine yerleştirdi. Tişörtünü çıkarırken, kendini gizleme alışkanlığıyla dövmeciye sırtını döndü. Ağır hareketlerle artık grinin koyu bir tonuna dönüşmüş siyah tişörtü bedeninden sıyırdı. Vasıf keyifle Yusuf'un sırtını inceliyordu. Çocuğun sırtı henüz kabuklarını atmış derin kesiklerle doluydu. Ve kesikler en az Vasıf Usta'nın kolunda gösterdiği şekil yara-dövme kadar kusursuzdu.

Yusuf usulca ilerleyip dövme tezgahının önündeki geniş koltuğa yüzüstü uzandı.

Vasıf ise kuruyan boğazını ıslatmak için etrafta bir şeyler aramaya koyulmuştu. Atölyenin öteki tarafındaki eşya kalabalığından elinde köşeli bir içki şişesiyle döndü. 75lik Jack şişesini açıp kafasına dikti; büyük bir yudum aldı. Viski gırtlağını yakıp midesine inerken bekledi. Yudumuna devam edip koca bir dublelik viskiyi mideye indirdikten sonra şişeyi Yusuf'a uzattı.

"Sıcak viski Hızır gibidir. Şifası derdi tasayı, gereksiz detayı alıp götürürken tersi de çarptı mı adamın amına koyar..."

Yusuf devin uzattığı şişeyi alıp ilgiyle inceledi.

"İçmiyor musun? Bardak mevzuu mu? Ben burada bardak tutmuyorum Yusuf'um; hijyenik olmuyor."

Dövmecinin kahkahası atölyenin karanlık duvarlarında patlayıp emildikten sonra yok oldu.

"Dik kafana koçum, dik. Hızır'ın kanı diyorum; dik, bekletme mübareği."

Vasıf tekrar atölyenin içinde dolanıp bir şeyler aramaya koyuldu. Yusuf viskiyi yudumlarken yanan gırtlağının acısıyla yüzü buruşuyordu.

"İstersen morfin yapalım sana Yusuf'um; canım yanar filan, dersen? Bende envai çeşidi bulunur. Kliniğinden en iliğine kadar her türlü... Başka bir şey istersen de ayarlarım. Sen özel müşterisin sonuçta."

Yusuf başını salladı. Sonra tekrar viski şişesini kafasına dikip içti.

"İstemiyorsun? Peki, ama çocuk bak." Vasıf sözüne devam etmeden önce bekledi. Yusuf'un sırtı tekrar gözünün önüne geldi. Söyleyeceği şeyden vazgeçti.

"Güzel, güzel. Viskicisin sen de. Ben de hep Jack içerim. Aslında her zaman içmem; dükkanın halini görüyorsun. Param var ama içmem. Bir dönem her tür bokla yaşadıktan sonra..." Yusuf'un ilgiyle bekleyen gözlerinin içine bakt. "Neyse, öyle bir zaman oldu. Hızlı, güzel günler. Genciz de o zaman. Sonra...." Tekrar durdu. Bundan sonrasını anlatmak istemedi. "İşte bir olaylar bir mevzuular oldu. Ben bıraktım sonra o işleri; sadece Hızır'la takıldım. Kurtuluş o elindekinde."

Genç adam viski şişesinden bir yudum daha aldı.

Vasıf sahte bir telaşla atılıp şişeyi elinden kaptı. "Hepsini bitirme amına koyarım. Bütün gün bir tek o şişe var. Seni burada hacamat bırakıp da gidip Jack mi arayacağım Allahın siktir ettiği yerde?! Artık her yerde satıyorlar ama inanma yani. Harbisini bulmak zor iştir, Hızır'ın..."

Dövmeci sonra duruldu. Yüzündeki gülümseme, alaycı hal silinip gitti.

"Bak Yusuf, bak çocuk. Masum bakıyorsun sen, gel yapmayalım bu işi. İnsan kendine bu eziyeti çektirmemeli. Ha, oğlum? Vazgeç sen en iyisi. Kapatırız diğerlerini de bir şekilde."

Yusuf'un sakin yüzünde gerçekten de masum bir tebessüm belirdi.

"Peki, öyle mi diyorsun yani Yusuf? İlle de diyorsun ki yani..." Vasıf üzüntüyle yüzünü buruşturdu. "Peki, peki Yusuf." Viski şişesini dikip neredeyse yarıladı. Ellerine ince eldiven geçirip tezgahın üstüne aletlerini dizdi. Keskin neşterler, küt burunlu pensler, kan temizlemek için bolca gazlı bez, geniş ağızlı deri yüzücüler ve geniş bir kırmızı kadifeden bez tezgahın üstünü kapladı sırayla. Sırtı dönük içinden kendine söverken Yusuf'un sesiyle irkildi. Çocuk uyuşmuş gibi mırıldanıyordu ama sözleri aksi gibi net ve anlaşılırdı.

"Senin bir yanlışın hatan yok Usta. Ben kendim istiyorum bunu."

Vasıf boynunu iki yanına çevirip kemiklerini kütürdetti. Derin bir nefes alıp Yusuf'a döndü.

"Peki ulan, peki;" sesinde tekrar o alaycı, yukardan bakan şakacı adam vardı. "ama vazgeçersen filan durmam. Ona göre!"

Vasıf çocuğun sırtını incelerken kendinden önce gittiği adamların yüzlerini görür gibi oluyordu. Beceriksiz Evla ustanın kendinden emin kesikleri şekli ilk çizenler olmalıydı. Peri Mustafa'nın yumuşak ve içten gelen kesikleri ise acıklıydı. Yürekten gelen bir sanat eserinin detaylarını işleyen kişi de o olmalıydı. En fazla bir aylık yaralara bakıp fikir yürüttü. Belirginleşmeye başlayan şekle bakıp nereden içine gireceğine dair kafa yordu. Sonra bir açık bulup tüm dikkatini oraya verdi.

"Yusuf, benim kötü bir huyum var oğlum. Çok konuşurum ben çalışırken. Rahatsız olmazsın değil mi, çocuk?"

Yusuf cevap vermedi.

"Bismillah," diyerek ilk kesiği attı Vasıf. Tenin kayganlığı neştere dirense de usta dövmecinin elinde pek fazla şansı yoktu.

"Bundan çok çok uzun zaman evvel, bizim buralara yakın bir yerlerde adamlar kafa patlatıyorlarmış. Hayvanlar etrafta hiçbir şeyden habersiz sikişip gezerken biz niye böyle akıl fikirle donanmışız. Bir sebebi olması lazım; öyle değil mi? Sen inanıyor musun; bir şeylere Yusuf'um?"

İkinci kesik için neşteri sırtın tam ortasında gezdiriyordu.

"Ben açık fikirli bir adamım. Yani istediğine inanmakta serbestsin. Ben yadırgamam, zorlamam seni. Kimse gelip sana kendi dinini satmamalı; her hangi bir şeye zorlamamalı. Ben Allah'a inanıyorum, güzelim. Biraz ağzımız bozuk ama dindar bir adamımdır. Ciddiyim, bak."

Neşter yolu çizip şeklin karmaşasına bir yüz oluşturmayı başarmıştı. Vasıf devam etti.

"İstediğin şeye tapabilirsin. İster İsa, ister Musa, olmadı bizim Maho; ben böyle Maho diyorum kızıyorlar, gülüyorum tabi, neyse; istersen de Buda'ya tap, istersen ineğe tap beni ilgilendirmez. Sonuçta karşına çıkan şey Allah'tır. İstediğin sike sarılabilirsin yani, sonuçta gireceğin delik belli; bir tane yani. Anlatabiliyor muyum?"

Dövmeci biraz geriye çekilip şekli kontrol ettikten sonra kenardan bir başka kesiğe daha başladı.

"Allah var yani, istediğin kadar kaç uzaklaşamazsın Yusuf. Dünya yuvarlak ya, paso doğuya gidip kendini batıda bulursun, o hesap. Evren de yuvarlak oğlum. Canın yanmıyor değil mi? Bayıldın mı len yoksa? Ha, ses ver!"

Yusuf kıpırdanmadan cevap verdi.

"Yok, dinliyorum seni usta."

"He, tamam. Neyse, Allah var sonuçta. Onu hangi yolla ararsan ara sonuçta karşısına çıkacaksın. Ha, yanlış yola girersin biraz uzun sürer orası ayrı. Ama sonuçta tüm yollar ona çıkıyor. Ben önceleri çok dinsizdim. Fena; öyle böyle değil. Benim hayatım da biraz pis... İşte bizim gençliğimiz biraz ateşliydi. Dinlediğimiz müzik, takıldığımız hayat filan çevremizden çok farklıydı. Epey zorlandım tabi, kolay değil. Var olan bir şeyler var, sen dışına çıkmak için zorluyorsun. Devamlı uçlarda sınırlarda geziniyorsun yani; sorunlar oluyordu. Alkolü,"

Neşteri tezgahın üstüne bırakıp cebinden bir sigara paketi çıkardı. Bir tane yakıp dumanı atölyenin ortasına üfledi.

"Sen kullanıyor musun sigara, Yusuf'um?"

Yusuf yüzünü yerden ayırmadan başını iki yana salladı.

"İşte Alkolü, sigarayı çok küçük yaşlardan itibaren kullanıyorduk. Sonra biraz büyüttük işleri. Adam oluyoruz ya otlar boklar gidip gelmeye başladı. Ardı kesilmiyor o işlerin. Ha bire yükseliyor çıta. Biz de tabii yarışıyoruz hayatla. Kim üstün gelecek vesaire. Neyse, konuyu dağıtmayayım. Ben inançlı bir adamım. İnanıyorum yani, bir Allah var her şekilde. O zamanlar böyle değildik; o anlattığım dönemlerde hani."

Vasıf tekrar neşteri alıp Yusuf'un sırtını incelemeye koyuldu. Yaralar ilk iki müdahalesi ile canlanmış; genç adamın yanan sinir uçları bütün dövmedeki kesikleri uyarıp kızarmasına sebep olmuştu. Karışan şekli tartıp ölçtükten sonra sigarasından bir duman aldı. Lastik ameliyat eldiveninin sardığı elini müşterisinin sırtına koyup rahatlamasını bekledi.

"İşte, onu diyordum: Bundan bir zaman evvel adamlar düşünüyor. Diyorlar ki bizim bir farkımız olmalı. Eh, tabi amına koyayım, her şey bir anda olmuyor. Bunlar mağaranın içinde mahkum, vahşi hayvanlar da dışarıda gardiyanken Allah filan düşünemiyorlar. Ne zaman ki mağaradan çıkıyorlar alet, edevat, bıçak, balta yapıp götleri rahata eriyor bir düşünce alıyor tüm ekibi. Tabi ben biraz abarttım şimdi. Aslında o zamanlar da var bir inanç, kendine has bir sistem ama aynı şey değil. Havada fırtına var yıldırımı görüyorlar Allah diyorlar. Dışarıda aslan kaplan geziyor Tanrı oluyor. Biraz sulu yaklaşıyorlar mevzuya."

Dövmeci bir an halen abartıp abartmadığını düşündü. Yusuf'un sırtı gevşer gibi olunca neşteri alıp üçüncü kesiğe başladı.

"Neyse işte diyorlar ki bir olay var; bir şeyler dönüyor. Ama biz uzağız, bir şekilde anlayamıyoruz. Buna kafa patlatmaya başlıyorlar. Ufaktan gözlemliyorlar, düşünüyorlar bir yandan da. O zamanlar tabi dünya daha ufak. Aynı dünya yine de, anla işte. Yapacak iş az; düzen daha bir sakin; gündem şimdiki kadar yoğun değil."

Keskin metal sırtta zor bir figürü çizerken Vasıf'ın sesi kesildi. Neşter yolunu bulup figürü tamamlayınca fırsattan istifade sigarasından bir nefes daha çekti. Hemen ardından da aynı hızla anlatmaya devam etti.

"Görüyorlar ki esas olay bilgisizlik. Yani bilmedikleri şeyler onlara ekseriyetle Allah dedirtmiş. Adamları yadırgamamak lazım aslında, şimdi şu kapıdan içeri böyle ne idüğü belirsiz biri girse, kapılar kilitli, bizim burada gizli kapaklı ne iş yaptığımız belli değil; biz de Allah deriz."

Yusuf kıkırdadı.

"Gülme lan, gülme; cidden öyle olur."

Genç adamın kıkırtısı cılız bir kahkahaya dönüşüyordu.

"Oğlum işi berbat edeceksin. Bıçak kayacak elimden, motif bozulacak. Gülme. Hay Allah, sinirleri attı çocuğun. Neyse bitir gülmeni de devam ederiz."

Yusuf bu defa o ketum halinden beklenmeyecek bir kahkaha patlattı. Vasıf'ın tüm anlattıkları aklında yankılanıyor peşpeşe gülme dalgaları bedenini sarıyordu. Bir süre sonra sesi alçaldı; yavaş yavaş da eski sakin haline döndü.

"Bitirdin mi?" diye sordu Vasıf. Elinde viski şişesi çocuğun tamamen sakinleşmesini bekliyordu. Beklerken de bir yandan Yusuf'u kafasında belli bir kalıba oturtup çözümlemeye çalışıyordu. Bir parça anlamıştı da. Yüzünde hain bir gülümseme ile şişeyi Yusuf'a uzattı. Yusuf viskiden küçük bir yudum alırken o da tekrar sırttaki şekle döndü. Gözlerini ayırmadan Yusuf'un geri uzattığı şişeyi alıp tezgahın üstüne koydu.

"Adamlar, cehaletlerini fark edince hemen öğrenmenin peşine düşüyorlar. Etraflarında cereyan eden olaylardan yola çıkarak yöntemler üzerine kafa yoruyolar. Efendim, nedir bilinmezlik; nedir gaip? Nasıl öğrenilir, nasıl bilinir kılınır meseller, nesneler? Ya işte çocuğu koymakla olmuyor Yusuf'um adını da koymak lazım. Sonra da buluyorlar tabii bir şeyler. Diyorlar ki gaibe ulaşmanın üç yolu vardır."

Yusuf başını olabildiğince arkasına çevirip dövmeciye bakıyordu. Gözleri ilgiyle açılmış ağzından çıkacak sözleri bekliyordu.

"Birincisi: sen öğrenemezsin. Allah bilir, o öğretir. İlham ederse Veli, etmezse Deli olursun. Bu şans işidir. Temiz, efendi olursan safdil diye, çok gözü açık olursan fırlama diye düşebilirsin kadrodan. Ne olursan ol seçileceksin, başka türlü ilham pek uğramaz semtine."

Vasıf neşterini bir kez daha oynatıp derin bir kesik açtı. Bu kesik diğerlerinden farklıydı ve ses tonu işini yaparken ilk defa olarak ciddileşmişti. Yusuf bunu sadece kulaklarında değil beyninde de hissetti. Derin yaranın acısı beynine ulaştığında o başka şeyleri görüyor, algılıyor, hissediyordu. Uzaklarda, çok uzaklarda, zaman ve yol olarak çok ötede insanlar gördü bir an. Konuşuyorlardı. Jestleri ve hareketleri tanıdık değildi. Sadece gülümsemeleri ve mutluluklarını ayırt edebiliyordu. Geniş ve dikişsiz kumaşlara sarılmış, hararetli bir şekilde konuşuyorlardı.

Vasıf devam etti. Neşteri deriden çekip Yusuf'un sırtının öte yanında bir yere bastırdı. Başlarda her kesikte biraz kanama olurken bu son iki kesikte kan neredeyse fışkırır gibi olmuştu. Fakat bir süre sonra kesildi, ince bir sızıntı gibi, geniş yaradan beklenmeyecek bir kanamaya dönüşmüştü akış.

"İkincisi: kendin öğrenirsin. Başkasından, kendin dışında bir yerlerden öğrenirsin. Aktarılacak sana bilgi; o suretle ayacaksın. Kitap olur, hoca olur, okul olur."

Yusuf gözlerinin önünde bir ağaç dalı altına oturmuş çömezler ve yamru yumru bir değneğe yaslanıp anlatan yaşlı bir adam gördü bu defa. Görüntü o kadar gerçekti ki elini uzatıp adamın beyaz sakalına dokunabilirdi. Farkında olmadan havaya kalkan kolunu Vasıf yakaladı ve indirdi.

"Kıpırdanma yahu." Vasıf Jack Daniels şişesine uzanıp büyük bir yudum içti. Sonra da Yusuf'a uzattı.

"Garipsedin tabii sen şimdi, bu olayı. Ama alışacaksın. İç bakayım iki yudum Hızır'dan."

Yusuf içine düştüğü alemden sıyrılıp şişeye uzandı. Uzun uzun içti.

"Hah şöyle," diye söylendi Vasıf. "Oğlum sen de bir garipsin. Hem tezgaha yatıyorsun. Sana Hızır'la sulandırıp ucundan kaybı gösteriyoruz hemen su koy veriyorsun. İç bakalım iç. Acemilik her olayda başa bela."

Dövmeci kenara çekilip Yusuf'un viskiyle işini bitirmesini bekledi. Sonra tekrar üstüne çöküp neşteriyle işine devam etti.

"Üçüncüsü ise," dedi neşter ile dövmenin başka bir yerini işlerken. "sen ancak kendin öğrenirsin. Başkalarından değil, Tanrıdan bile değil; kendin, görerek, yaşayarak, koklayarak, dokunarak..." Neşteri tüm gücüyle bastırıp geniş bir çizgi çekti. "acıyarak, kanayarak . sadece kendin öğrenebilirsin Yusuf'um." Biraz geriye çekilip Yusuf'un sırtındaki dövmeye baktı. pek fazla bir işi kalmamıştı. Arkadaşlarının kabasını çıkardığı karmaşık şekil oluşmak üzereydi. Fakat çok fazla kanıyordu yaralar. Hemen tezgaha uzanıp eline gazlı bez alıp üzerine bir sıvı döktü. Hızlı ve dikkatli hareketlerle yaraları temizlemeye koyuldu.

Yusuf başını çevirip dövmeciye baktığında yüzü kül gibi olmuştu. Vasıf telaş etmeden işine devam etti. Elindeki gazlı bezi bazen yenisiyle değiştiriyor ve bir cerrah edasıyla sırtı kontrol ediyordu.

"Biraz ara vermemiz lazım. Şu tımar işim bitene kadar beklememiz gerek." Arada sigarasına uzanıp derin bir nefes çekmeyi de ihmal etmiyordu. Yusuf'un yüzü iyice manasızlaşmaya başlamıştı.

"Mesela ben bu üçüncüsüne inanırdım. Anlamanın, öğrenmenin tek yolunun kendimin tecrübe etmesinden geçeceğini düşünürdüm. Fakat bu yanlış, Yusuf'um. Gaip seni saran bir şeydir. Üç yoldan da ona ulaşabilirsin. Istırap ise sadece ona varan kanlı bir yoldur."

Gazlı bez birkez daha değişti.

"Ben seni biliyorum. Şu kapıdan girdiğinde değil de sana ilk dokunduğumda çözdüm seni. Tamamen çözdüm, boşluksuz ve eksiksizce çözdüm. Ananın memesini emerken yanında bitiverdim Yusuf'um, keş babanın yarım parmak mala o zavallıyı satarken müşterisi oldum. Acının ilk yaşlarını doldurmasını bizzat tattım. Senin ilk kesiğini kendi koluna kondurduğunda gözlerinin parıltısını gördüm, çocuk. Benden gizlenmez böyle şeyler. O ilk kesikle içini yakan acının kaybolmasını ve yerine yerleşen açlığı bildim. Bak kan azalıyor. Sen de beni görüyorsun değil mi? Ha, doğru söyle lan, görebiliyorsun değil mi beni?"

Yusuf'un yüzü durgun fakat bir parça hayat belirtisiyle bezenmişti. Gerçekten de görebiliyordu.

Vasıf'ın tutunamamış gençliğinde, uyuşturucuya geçiş yaptığı zamanı görebiliyordu. İri yarı dövmecinin anıları neşterin ucundan kendi benliğine geçiyordu sanki. sırtındaki sızı ise gittikçe azalıyordu. Vasıf'ı gördü tekrar ve diğer dört arkadaşını. Buraya gelmeden önce uğradığı diğer dövmecileri gördü.

Hayalleri olan beş adam, ayrı babalardan türeyip ayrı rahimlerden doğmuş beş kardeş; birbirlerine o güne kadar pek az insanın sahip olabildiği bir bağ ile bağlı beş genç adam... Yusuf onları gördü.

Beşinin küf ve sidik kokan bu pasajda, zeminin bir altındaki katta eski bir dövmecinin kapısında buluştukları o akşamı gördü. Sinirli ve uyuşturucu etkisi ile titreyen ellerin sırayla dövmecinin kapısına vurduğunu gördü. Kapının üstüne yapıştırılmış yılbaşı afişinde 1986 yazıyordu; Yusuf hepsini gördü.

Vasıf'ın sesi Yusuf'u bir kez daha düşten sıyırıp aldı.

"Gördün, sen de gördün işte." Devin kahkahası acı atölyesini kapladı bir anda. "Kapının önünde konuşuyoruz şu an, tam takım oradayız. Öncesini anlatayım, geçme devamına bekle orada..." Yeni bir gazlı bez alıp Yusuf'un kanaması iyice azalmış geniş bir yarasına bastırdı.

"Bir önceki akşam yine o kapının önündeydik. İçerde yaşlı, böyle ölü gibi sıska bir adam dövme yapardı. Bizi oraya tavsiye ile gönderdiler; mal alacaktık. Adam bize çok esaslı bir şey vermiş. Hepimiz ayrı dağılmışız o mekanda. Laf arasında bahsederken içimizi kemiren şeyden bahsetmişiz. Biz her zaman kendi aramızda konuşurduk. Etrafta konuşabilecek çok adam yoktu. Mesela müzik bir yaşam tarzı olarak gelirdi bize; böyle bir yaşam sureti var, müzik onu anlatırdı. Sadece iki tane birbirine uyan ya da insana güzel gelen nota değildi olay. Bir şeyler anlatıyordu. Hep özlediğimiz ama içine sıkışıp kaldığımız bu coğrafyada epey bir uzak olduğumuz bir hayat, bir tarz. Çevremizdeki tiplerle anlaşamazdık. Bizle aynı kaba eden adamlardan hiçbiri tutmuyordu, mevzuu bu hayat olayı olunca. Anlamıyordu hıyarlar; bir tek bizim tayfa birbirini anlıyordu. Birbirimize kenetlenmiştik iyice. Bir gün varacaktık oraya. Manasız bu yaşantıdan sıyrılıp o noktaya ulaşacaktık. Dünyanın tepesine çıkıp üzerine işeyecektik bir güzel herkesin. Kavgalar, dövüşler. Hepimizin ayrı ayrı hayalleri de vardı. Benim elim iyi işlerdi. Yetenekliydim ama o zaman böyle yerler yoktu. Hapiste görürdün ya da arada bir köhne bir gecekondunun içinde eski sabıkalı kafayı bir güzel çekip koluna saplardı iğneyi. İlk dövmemi yapan pezevenk eski yavuklusunun adını yazmıştı koluma, gıkımı çıkaramamıştım. Bir dükkan olsun, ufak tefek diye konuşurken bizim her zaman uğradığımız torbacı böyle bir yerin varlığından bahsetti. Gittik görmeye. Adamı dedim ya usta musta ama ölüm gibi. Sessiz, ketum, sen sormadan laf etmez bir ihtiyar. Sonra bize çok esaslı o malı verdi. Biz ayak üstü bir yapıştıralım filan derken yamulduk. Ama kafalar beton gibi. Öyle böyle değil. Anlattı bize ondan sonra bu Ölüm Usta olayları. Kendimizde değiliz, adam üç beş bir şeyler söylüyor ama inanılmaz şeyler. El kadar aklım kalmış, onu da komple aldı götürdü bu Ölüm Usta. Sonra da gevrek gevrek sırıttı. Bir sır var ortada. Bizim istediğimizi de vaat ediyor. Sordu, öğrenmek ister misiniz? O kafayla bir şey diyemedik. Dediysek de kabul etmedi. Kapı dışarı etti bizi tatlı dille. 'Yarın akşam geri gelin' dedi."

Vasıf gazlı bezi bir kenara atıp neşteri eline aldı. "İşte Yusuf'um, gör bakalım sonrasını," dedi, neşteri son çizikler ve kesikler için ustaca oynatarak.

Yusuf, Vasıf'ın sona eren sözünün ardından tekrar düşe daldı. Beşi de kapının önünde duruyorlardı. Birbirlerine bakıp konuşuyorlardı. Sonra aralarından birisi öne çıkıp kapıya vurdu. Demir kapı sarsıldı; kapıya vuran Vasıf'tı. Kapı açılmadı. Ayı Vasıf'ın ardından Peri Musti kapıyı tıklattı. Son derece özenli ve Vasıf'ın yıkıcı etkisinden uzak, amacına ulaşacak kadar güçlü ama rahatsız etmeyecek kadar hafif bir vuruştu bu. Kapı yine açılmadı. Kuru Yaşar kot ceketini düzeltip elleriyle jöleli saçlarını sıvazladı. Kapıyı bir kez de o denedi. Yine bir şey yoktu. Beceriksiz Evla aralarında en sessiz olanıydı, diğerlerinin soran bakışları altında, kararlı bir şekilde kapıyı çaldı. Kapı yine açılmadı. Katıksız Veli en son gerinip etrafına baktı. Yusuf onları görüyordu; Veli besmele çekip kapıya vurdu. Diğerleri buna güldüler. Ama bu defa kapı gıcırdayıp sallandı. Kapı yavaşça açıldı.

Ayı Vasıf, Peri Musti, Kuru Yaşar, Beceriksiz Evla ve Katıksız Veli pasajın en alt katındaki dükkanın kapısından içeri süzüldüler. Adımları temkinliden çok ürkekti. Ölüm Usta demir masanın gerisinde onlara bakıyordu. Yüzünde berbat bir gülümseme vardı. İfadesi mezarın üstüne konulmuş çiçekler kadar güzel ve manalıydı; ama görmek için mezarlığın kapısından içeri girmeniz gerekiyordu. Beşli masanın etrafına dizildiler.

Vasıf heyecanını bastırmaya çalışarak söze girdi.

"Biz," dedi yutkunarak. "öğrenmek istiyoruz usta. Bize verebileceğin ne varsa talibiz."

Usta geriye yaslanıp kıkırdadı.

"Ama geriş dönüşü yok bunun Vasıf. Gerçekten istiyor musun?"

"Eyvallah, istiyoruz. Boka batmışız her birimiz zaten, daha fazlası ne olur?!"

"Çok şey" diye tısladı ihtiyar dövmeci.

Beşli birbirine baktı. Vasıf başını sallayıp dövmeciye cevap verdi.

"Biz varız bu işte; kesin karar verdik."

Yaşlı dövmeci çevik bir hareketle yerinden doğrulup aralarından geçti. Diğerleri henüz ne olduğunu anlamadan duvardaki demir dolabı kenara çekip ardındaki oyuğun içine daldı; kayboldu. Beşli şaşkın bir şekilde oyuğa bakıyordu. Oyuğun içinden hepsinin kanını donduracak, bir insanın gırtlağından çıkamayacak kadar ahenkli ve sert bir ses onlara emretti.

"İçeri gelin çocuklar, gelin, çekinmeyin."

Yusuf bir kez daha düşten çıktı. Vasıf sırtında derin bir oyuk daha açmıştı. Dövme tamamlanmaya yaklaştıkça görüntü daha da netleşiyorsa da ipler Vasıf'ın elindeydi; Yusuf bunu hissedebiliyordu.

"Gördün değil mi ibnenin yüzünü? Ne lanet bir adamdır o, bilemezsin. Amına koyduğumun ibnesi, canımızı çıkarmıştı o gece. Devam et çocuk, devam et."

Yusuf tekrar düşe daldı.

Acı Atölyesi, kendisi Vasıf'la beraber içeri girdiği gibiydi. Bu defa fazladan mumlar vardı ve odayı aydınlatacak bir lamba göremedi. Oda ne kadar mum yakılırsa yakılsın aynı loşlukta olacak gibi gelmişti Yusuf'a. Garip bir şekilde kendisini gizlemeye çalışan canlı bir yaratıktı sanki Atölye.

Usta tezgahın önünde duruyordu.

Vasıf'ın aklından geçenleri görebiliyordu, Yusuf.

"Kağıdı karan şeytan, masayı işleten Tanrı olduğu sürece ortada kaç as olduğuna kim itiraz edebilir? Sadece oynayıp keyfine bakmalı. Belki de kazançlı kalkarız bu şeytani çuhadan."

Zihinsel sözler Yusuf'un hayali kulaklarında çınladı. Diğerleri ile bağlantı kuramıyordu ama Vasıf'la teması kusursuzdu.

Usta bir şeyler anlatmaya başladı. Yapılacak işlemin kıyıcılığından ve üzücü derecede uzun süreceğinden bahsediyordu. Vasıf onu sadece dinliyor, herhangi bir şekilde anlamaya çalışmıyordu. Devin gözleri tezgahın üzerindeki aletlerdeydi.

Usta'nın son sözleri söylediğini sezdi. Uğursuz yüz iyice gerilmiş, bir yılanı andırıyordu artık.

"Ve biri gelip size sorduğunda, sizden bunu istediğinde yapacaksınız. Kendinize saklamak yok! Başkalarından gizlemek yok!" dedi Usta.

Beşi de nefes bile almadan dinliyorlardı. Yusuf ise onların genç yüzlerini inceliyordu.

"Bu şartlar altında delikanlılar, kabul ediyorsanız başlayalım?"

Kafadarlar birbirlerine baktılar. Ne diyeceklerini bilemez halde, konuşmadan sadece bakışarak tartıştılar.

Ayı Vasıf, Peri Musti, Kuru Yaşar, Beceriksiz Evla ve Katıksız Veli.. Birbirinden ayrılmaz beş hayalperest, yaşadıkları dünya ile pek alakaları olmadan uzakta takılan beş genç adam. Çok konuşan ve hiçbir yere varamayan eğlenceli sohbetlerin beş ası hep şöyle düşünürdü: Kağıdı karan şeytan, masayı işleten Tanrı olduğu sürece ortada kaç as olduğuna kim itiraz edebilirdi ki? Sadece oynayıp keyfine bakmalıydı. Belki de kazançlı kalkarlardı bu ilahi çuhadan.

Yusuf, Vasıf'ın biraz evvel içinden geçirdiği düşünceleri tanıdı. Fakat etrafı gittikçe kararıyordu. Elini uzatıp Vasıf'a dokunmak istedi. Sanki onu durdurmak istiyordu; ama bu kesinlikle bilinçli olarak yaptığı bir şey değildi. Yusuf'un hayali eli havalandı ve Vasıf'ın geniş omzuna uzandı. Ama o daha yetişemeden genç dev bir adım öne fırlamıştı bile.

Vasıf üzerindeki siyah tişörtü çıkarmak için hamle ettiğinde arkadaşları da ona katıldılar. Genç dev, hiçbir şeysiz adam artık bir şeylerin sahibi olmak istiyor ve karşılığını da ödemek için hazır bekliyordu. Gür sesiyle homurdanıyordu.

"Amına koyayım, ömrüm boyunca 'neden' diyeceğime bir defa 'ah' derim..."

Koltuğa ilk Vasıf yerleşti. Usta yüzünde yine o ürkütücü gülümseme ile Vasıf'ın kaslı sırtına eğildi. Elinde parlayan bir neşter vardı.

Yusuf merakla gerilmiş bekliyordu. Usta'nın dokunuşu ile ona da ulaşabilecekti belki de. Yaşlı dövmecinin muazzam gizemi başını döndürüyor ve içindeki öğrenme tutkusu gittikçe Yusuf'u ele geçiriyordu. Düşün içindeki hayali bedeni dalgalanıp sarsıldı ve sonra bir el, kaslı ve iri parmakları olan bir el uzanıp onu düşün içinden çekti.

Ensesinden giren mermi kafatasının tepesinde geniş bir oyuk açıp beyninin büyük bir kısmını atölyenin pis zeminine serdiğinde aklında sadece yaşlı dövme ustası ve onun puslu anıları vardı. Genç Yusuf ölümüne değil sadece ulaşamadığı yaşlı ustanın karanlık, bilinmez anılarına üzülüyordu. Hemen o anda öldü ve ruhu Acı Atölyesinin tavanına yükseldiğinde Vasıf'ı cesedinin başında ağlarken buldu. Dövmeci Ayı Vasıf iri parmakları ile Yusuf'un şeklini kaybetmiş yüzündeki kan ve et parçalarını silmeye çalışıyordu.

"Öyle basit değil, Yusuf'um, öyle basit değil" diye inledi dev dövmeci. Acısı yüzüne vurmuş ve çaresizlik diğer avucundaki revolveri ufacık etmişti. "O pezevengin istediği de buydu; sana kıyamadım, o iblisin elinde oyuncak edemedim seni. Sen iyi çocuksun be Yusuf, senin istemenle olmazdı."

Dövmeci derin bir nefes alıp ıslak gözlerini tavana dikti. Sanki Yusuf'un soran ruhunu ararmış gibi tavanı inceliyordu.

"Dedim ya bir Allah var, ben onu kaybetmiş olsam da o seni henüz kaybetmemiş işte."

Dövmeci bu defa hıçkırıklar içinde kalmıştı.

"Sen ne kadar zorlarsan zorla onun eli senin üstünde be oğlum. Sen ne kadar doğuya gidersen git illa ki batıda onu bulacaksın."

Galip Dursun

gölge#12: KONTROL | künye | yazarlar | arşiv | iletişim | pdf sürüm