| "Bugün sıcak"diye iç geçirdi, mermer basamakları birer ikişer, adeta basmadan, uçarcasına çıkarken. Aslında çok daha hızlı hareket edebilir ve göz açayıp kapayıncaya kadar Cebrail'in yanına varabilirdi, ama istemiyordu. Başkaları için patronun sağ kolu olabilirdi ama onun gözünde havasından geçilmeyen bir ukala idi. Ayrıca statüleri o her çağırdığında işini gücünü bırakıp gitmesini de gerektirmezdi, ama şu an, birazdan gireceği salona birkaç basamak kala bunları düşünmek yersizdi. Zira Cebrail onu çağırmıştı ve o da gidiyordu. Ancak bu sefer olağanüstü şeyler olduğunu seziyordu. Basamaklar sona erdiğinde önündeki devasa kapının iki kanadı da sanki hiçbir menteşeye sahip değilmiş gibi usulca açıldı. Sessizlik huzur verici gibi görünse de çağrılışındaki olağandışılık onun huzur bulmasına pek de yardımcı olmuyordu.
Bir çember şeklinde tasarlanmış ve kenarları yüksek sütunlarla çevrili salonun bir tavanı yoktu. Muhteşem bir mavi renge sahip ve hepsi birer sanat eseri gibi görünen bulutlardan oluşan bir gökyüzünün varlığını saymazsak tabii...Cebrail oradaydı ancak diğer zamanlardan farklı olarak bu sefer yalnızdı. Yanında ona hizmet eden aşağı sınıf meleklerden hiçbiri yoktu. Bu da Cebrail'in ondan isteyeceği şeyin önemi konusundaki endişelerini iyice arttırdı.
Salonun mermer zemininde hızla Cebrail'in oturduğu tahtın karşısına geldi ve gözlerini ona dikerek "Selam" dedi. Kısa ve öz konuşurdu ve bugün de bundan farklı olmayacaktı. Cebrail dalgınlığından sıyrılarak aydınlık yüzüne bir gülümseme kondurdu ve aynı şekilde cevap verdi, "Selam Azrail"...
Azrail ismini pek de sevmiyordu, hele ki bu kadar ciddi bir tonla söylendiğinde. Gülümsüyor olması Cebrail'in bürokratik havasını pek de değiştirmiyordu. Bu da onu hafiften rahatsız etse de meraklanarak vakit kaybetmektense sorusunu doğrudan sordu, "Beni neden çağırdın?" Cebrail'in yüzündeki gülümseme hafifçe kayboldu ve ona "Oturmak isteyebilirsin" diyerek karşısındaki minder yığınını işaret etti. Azrail bu konuksever tavrı hafifçe başını iki yana sallayarak reddetti.
"Sohbet etmek için çağrılmadığımı sanıyorum" diye aksi bir şekilde sorusunu yineledi, "Beni neden çağırdın?" Cebrail sıkkın bir ifade ile Azrail'i süzdü. Bu güzelliğinin aksine asabi ve bazen katlanılmaz olan yaratığın bir melek olması gerçeğini hayretle hatırlattı kendine. Bir de onu daha fazla bekletmemesi gerektiğini de...
"Konuya hemen giriyorum o zaman" dedi ve bir tahtı andıran koltuğunda hafifçe doğruldu ve gözlerinin Ölüm Meleği'nin o kapkaranlık ancak büyüleyici güzellikteki gözlerine dikti ve "İnsanoğlu sorun çıkartıyor" diye ekledi. O soğuk ve aksi güzellik kendisinden beklenmeyecek bir şekilde bir kahkaha patlatıverdi. Ardından aynı çabuklukla ölümcül bakışlarını takınarak Cebrail'e "Yeni bir haber vereceğini sanmıştım" dedi.
Cebrail, ukalalık karşısında sıkılsa da şu an bunlarla vakit kaybedip Azrail ile laf dalaşına girmek istemiyordu. "Biliyorum ama bu sefer çok daha büyük bir sorun çıkardılar. Ölümsüzlüğün sınırlarına dayandılar. Bize bahşedileni ölümlü hayatlarında elde etmek istiyorlar" dedi. Azrail hafif şaşırır gibi olsa da bu şaşkınlığını çabuk atlattı, çünkü insanoğlu daha önce de bu evrenin en sıkı korunan sırrının peşine sayısız kereler düşmüştü. Kimi zaman bir kadehte, kimi zaman bir pınarda, kimi zaman da bir kitapta aramışlardı bu dokunulmaz sırrın cevabını.
"Bunu daha önce de denediklerini ikimiz de çok iyi biliyoruz. Bu sefer seni bu kadar endişelendiren nedir ?" dedi. Cebrail'in sıkıntısı bir kat daha arttı ve soruyu duymamışcasına yanıt verdi "Dünyaya gitmeni istiyor" dedi ve ekledi "Alman gereken bir can var" dedi. Ancak bu cümleyi o kadar soğukkanlılıkla söylemişti ki, Azrail bile ürperdi. "Standart bir iş yani ? " diye sordu. Ama bu kadar da standart bir iş olamayacağını Cebrail'in bizzat kendisi aracılığı ile iletilen bir ölüm emri olmasından dolayı anlamıştı. Sorusu merak içeriyordu ve karşısındaki melek bunu anlayacak kadar zeki yaratılmıştı.
"Bu emrin diğerlerinden ne farkı olduğunu merak ediyorsun biliyorum. Bu seferkinin farkı Dünya'ya ölümlü olarak gitmenin gerekiyor olması" dedi ve yüzünde hafifçe bir gülümseme belirdi. Azrail'i şaşırtmak hoşuna gitmişti. Azrail'in karanlık gözleri iyice karardı ve sıkkın bir şekilde "Neden ?" diye sordu "Neden bana verilen güçleri kullanmama izin yok ?" dedi. Cebrail bilge bir ifade ile "Sence insanoğlu ölümsüzlüğün sırrını yaratılmışlar içinde en kolay kimden edinebilir ? Onlar için bir melekten daha iyi bir denek olabilir mi?".
Cümlesini bitirdiğinde Azrail'in şaşkınlığı bir kat daha artmıştı. Zira insanoğlu'nun bir meleği tutsak edecek kadar büyük bir güce eriştiğine inanamamıştı. "Ama... " dedi huzursuzca ve ardından Cebrail tamamladı "... Nasıl bu kadar güçlü olabilirler ?". "Bunu soracağını tahmin etmiştim ancak cevabını tahmin edememene şaşırdım Azrail" dedi ukalaca. Ardından devam etti "Tabii ki o kadar büyük bir güce sahip değiller ve hiçbir zaman da böyle bir gücü kontrol edemeyecekler. Tabii bu güce sahip biri onlara yardım etmediği sürece".
Azrail "Bu kadarını da yapıyor olamaz?" dedi. Anlamıştı şimdi tüm olanları. Olayın ciddiyetini ve çözüm için neden kendisinin bir insanoğlu gibi olmak zorunda oluşunu. "Azazil*" dedi ve devam etti "Tamam o buradan kovuldu ve bizlerden pek hoşlanmıyor ancak bizden çok daha fazla insanoğlundan nefret eder. Neden onlara yardım etsin ki ? Eline ne geçecek?" diye sordu Cebrail'e, bu sefer gerçekten bir cevap bekliyordu.
Cebrail iç çekerek "Patrona olan nefreti hepimize olan nefretinden kat kat güçlü ve intikam hırsı da onu bu noktaya getirdi. İnsanoğlu'nun eline O'nun yolundan çevirmek için büyük güçler vermeye bile razı artık. Hatta daha kötüsü; bunun en iyi yol olduğunu düşünüyor. Ve eğer seni bir melek olarak Dünya'ya yollarsak ona bu fırsatı vermiş oluruz" dedi.
Kısa bir sessizlik oldu. Ölümün kara gözleri Cebrail'e sanki bir daha hiç görüşmeyecekmiş gibi bakarak "Ne zaman gidiyorum?" dedi. Cebrail "Hemen şimdi" diyerek yanıtladı. Azrail hiçbir şey söylemedi ve bu kudretli meleğin önünde diz çökerek "Haydi" diyebildi. Cebrail tahtından doğruldu ve biçimli, pürüzsüz ancak güçlü oldukları her hallerinden belli olan ellerini Azrail'in başına koyarak birkaç cümle fısıldadı.
Azrail'in kapkara ve beline kadar uzanan saçları bir ışık huzmesi ile aydınlanıp aniden bembeyaz oldular. Ardından mavi, ardından sarı, ardından da kızıl... Bu, bir süre böyle devam etti, renkler Ölüm Meleği'nin saçlarında adeta dans ediyordu. Bir süre sonra bu cümbüş sona erdi ve Azrail yere yığıldı. Kendinden geçmişti. Bu sefer aynı ışık huzmesi tüm bedenini sardı ve akabinde gözden kayboldu. Cebrail'in gözleri bomboş salonda az önce Azrail'in olduğu yere bakarak usulca kapandılar. Ardından bir damla yaş yanaklarından süzülerek salonun mermer zeminine düştü.
* * *
Kadın ince parmaklarıyla tuttuğu tabancayı ustalıkla kullanıyordu. Az önce yanından geçtiği ve iki kaşının ortasından vurduğu nöbetçinin cesedi bunun en güzel kanıtıydı. Adeta efsunlu gibiydi. Hiç siper almıyor, hedef küçültmüyor, hiçbir taktik muharebe kuralına uymadan adeta görünmez bir zırhla kuşanmışcasına ilerliyordu. Mermiler ona isabet etmemek için birbirleri ile yarışıyor gibiydiler.Bu binayı korumak için her biri özenle seçilen paralı askerler kendi nişancılıklarına küfreder hale gelmişlerdi. Attıklarını vurmaları ile ünlenen bu tecrübeli askerler birer acemiden farksızlaşmıştı. Bu arada içlerinden ikisini daha deviren kadın geniş holün sonunda yer alan ve asıl hedefinin olduğu odaya çıkan merdivenlere ulaştı.
Yukarıda bekleyen bir nöbetçinin olup olmadığına dair bir düşünceyi aklından bile geçirmediği her halinden belliydi. Merdivenleri adeta bir kuş gibi uçarcasına çıktı ve tabancasında kalan son mermiyi de merdivenlerin sonunda bekleyen askere sıktı. Yine iki kaşının arasından vurmuştu. Onun orada olduğunu, sanki daha önceden biliyordu. Kata çıkmıştı ve ve karşısında hedefinin bulunduğu odanın kapısı duruyordu. Kapı ardına kadar açıktı. Hiç tereddüt etmeden içeri girdiğinde iki tane mermi vızıldayarak odanın diğer ucundan kendisine doğru uçtu. Ani bir refleksle o yöne döndü ve yine aynı şey oldu. Mermiler o yokmuşcasına arkasındaki duvara saplandı. Mermileri gönderen tabancanın sahibi olan korumanın yerini tespit etmesi ile ateş etmesi arasında "an"dan daha azı vardı sanki. Ancak bu sefer ateş ettiğinde tabancadan "klik" diye bir ses duymuştu sadece. Zira son mermisini az önce harcamıştı.
Ancak bu her şeyin bittiği anlamına gelmiyordu çünkü az önce ölümün soğuk yüzüne bakan koruma daha kendine gelmeden, genç kadın belinde duran palayı çekti ve fırlattı.
Üzerinde hiçbir silahı kalmamıştı ancak buna rağmen kendi etrafında dönerek hedefini aradı. Bir koltuğun arkasına sinen elli yaşlarındaki adam korku ile titriyordu. Onu gördüğünü anladığında daha da korkmuş ve zayıf bir sesle "Ne olur yapma" diyebilmişti. Genç ve güzel kadın sakin bir şekilde hedefi olan adama doğru birkaç adım atmıştı ki; korkunç bir baş ağrısı boynundan girip şakaklarına ulaşmıştı.
Karşısındaki ölümcül kadının aniden her iki eli ile başını tutarak iki büklüm kalması adamı oldukça şaşırttı. Az önce ölüm korkusu ile titreyen adam bir anda doğrularak kapıya doğru koştu ve odadan çıkmayı başardı. Kadının durumu ise kötüleşiyordu, yere yığılmış, kulaklarını elleri ile bastırmaya başlamıştı. "Sus!" diye defalarca bağırmaya başladı. Nefesi tükenip perişan düştüğü anda ise bayılır gibi oldu. Tam o sırada, göz kapakları yarı kapalı halde iken odaya giren bir karaltıyı fark etti.
Savunmasız olduğunun farkındaydı ve kendini savunmak için bir pozisyon almaya çalıştı. Ancak hiç gücü yoktu. Az önce bir bina dolusu adama ölüm dağıtan kadın şimdi kımıldayamıyordu. Nefesini kontrol edip, karaltıyı iyice seçmeye çalıştı. Sırtını önüne yuvarlandığı masaya dayayarak karaltıya doğru kısık gözlerle baktı. Şimdi daha net görüyor ve odaya giren karaltının uzun boylu, şık giyimli ve oldukça yakışıklı bir adam olduğunu anlayabiliyordu.
Adam gözlerini ona dikerek "Buraya kadar gelebileceğini tahmin etmemiştim" dedi. Belli ki onu çok iyi tanıyan birisiydi ama o karşısındaki adamı daha önce hiç görmediğine emindi. Kadından bir cevap alamayacağını anlayan adam ona doğru eğilerek fısıldadı, "Ölümlü olmak nasıl bir duygu ?" Bu soruya da anlam verememişti genç kadın. Simsiyah gözleri boş boş bakıyor, bir türlü kontrol edemediği nefesi yüzünden göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu.
Bu sorusuna da cevap alamayan adam "Binadaki her askeri tek bir sıyrık almadan öldürmeye başladığında gerçekten buraya Ölüm Meleği olarak geldiğini sanmıştım."dedi ve ekledi "Ama şimdi görüyorum ki sen de onlardan biri olmuşsun" . Ardından gözlerini pencereden görünen yıldızlı gökyüzüne dikerek devam etti "Cebrail sandığımdan zeki çıktı"
Genç kadın hâlâ bir şey anlamış değildi. Başındaki korkunç ağrı hafiflemişti ama bu sefer de çılgınca nefes alıyor ve nefes almak onun için git gide zorlaşıyordu. Vücudu titemeye başladı ve ardından gözbebekleri yukarı kayarak kayboldu. Başı henüz yana düşmüştü ki; ağzından birkaç damla kan süzüldü. Ölmüştü.
* * *
Genç adam doğruldu, yavaş adımlarla odadan çıktı ve kapıyı kapattı. Karşısındaki bembeyaz önlüklü adama bakarak "Bu sefer de başaramadık doktor" dedi. Cümlesinde gizli olan soruyu anlayan doktor yanıtladı "İlacın dozajını ayarlayamazsak daha çok denek kaybederiz Binbaşım" . "Onları bu dünyadan soyutluyor ve ölümsüz hissettirip tüm korkularından sıyrılmalarını sağlayabiliyoruz ama henüz sağ salim dönmelerini başaramadık" diye ekledi Binbaşının anlayabileceği düzeye indirgeyerek. Komutan yanıt vermedi ve başıyla doktoru hafifçe selamlayarak, koridorun sonunda yer alan ve camında "Sadece Yetkili Askeri Personel İçindir" yazılı kapıya doğru ilerledi.
*Azazil : Şeytanın kibre kapılıp Tanrı'ya isyan etmeden önceki adıdır. Azazil Tanrı'nın bütün ilimleri öğrettiği en büyük meleği idi.
Umut Dülger
(Düzenleme: Arzu Şentürk)
|