İnsanoğlu'nun dile getirmeye çekindiği en karanlık noktadır günahları. Çünkü onlar, dönüp dönüp bakmaya korktuğumuz yerdedirler.
Başa çıkamayacağımız işlerden kaçmaya çalıştığımızda, bir çıkış yolu aradığımızda bir bela şeklinde hayatımıza girip zihnimizin pek az uğradığımız bir kıyısına sıkışıp kalırlar, kolay kolay dile getirilemezler; ancak kendimizle başbaşa kaldığımızda ortaya çıkarlar.
Bazı günahlarımız yalnızca bizi ilgilendirir. Bunlar bazen pişmanlık verici, çetin bir eylem, bazen de akıl çelici bir düşüncedir. Ama bazı günahlarımıza tanık olanlar da vardır; bunlar da çoğunlukla günahlarımızın kurbanları olanlardır.
Bu sayıda kendi içimizde bakmaya korktuğumuz o yere gözümüzü diktik, kalemi elimize alıp yine o tekinsiz dünyalara daldık, kılıcını dipsiz bir mağaraya dalarken çekmiş bir savaşçı gibi.
**
Gölge'de, bu sayıda türümüzün azabı olan karanlık bir konu ele alınıyor: "Günah"; daha başka tekinsiz temalarla da karşınızda olacağız.
İyi okumalar dileriz...
AYŞEGÜL NERGİS
Bu sayıda gölge'de
Taksim'in sıkışık, terli ve kokuşmuş ara sokaklarından birindeydi Saint Bar. Acelesiz adımları yolları utangaç bir tanıdıklıkla arşınlarken hangisinde olduğunu düşünmedi. Onlardan bir tanesindeydi işte; bu sokaklardan onlarca olmasına rağmen ayakları yolu biliyordu ya, yeterliydi. Son altı ayını geçirdiği hücrede günler ve geceler boyunca bu adımları çalışmıştı.
Yolunu bilen, kendinden emin ve korkusuz adımlar... Bir görevi yerine getirmiş olmanın zevkiyle huzur dolmuş hafif adımlar... Onu sidik ve çöp kokan sokaklardan geçirip Saint'in önüne getirecek ayaklar. Başını kaldırmadan ayaklarına baktı. Modası geçmiş mokasenleri pırıl pırıldı. Gülümsedi, yine o muzaffer ve dingin eda vardı yüzünde.
> devamı
Cebindeki son otuz lirasıydı... Gelecek cumaya, maaş gününe kadar. Tam anlamıyla parasızdı, bu çiçeklere harcayacak parası olmadığını biliyordu ama yine de kendini çaresiz hissetmedi.
Derine gömülmüş soğuk yeşil gözleri, çiçekçinin dışarıdaki sergiye koyduğu rengarenk demetlerde gezindi. Plastik vazolarda uyuyan, renklerine göre ayrılmış çiçekleri donuk bir ifadeyle seyretti.
Ne güzel görünüyorlardı. Ey Allah'ım, ne olurdu elini uzatıp bir demetini kapıverse?
Günah mıydı bu?
Öylesi büyük bir kabahat miydi? Ne olurdu ki?
Zeliha'sını sevindirmeye, onun o pembe yanaklı yüzündeki şaşkın gülümsemeyi görmeye değmez miydi?
> devamı
Kılıcın Keskin Tarafı
| Işın Beril Tetik
Gecenin kara gönlünde hançer yarası gibi hüzünle ışıldadı hilal kılığındaki Ay. Bir günaha şahit olmuştu gene, yapayalnız, çorak ovanın tepesinde. Simsiyah bir öfkenin eliyle alınan masum kuzunun canıydı o günah.
Ay, onu yaratana döndü ve sordu, "Ne olur, kılıcının keskin tarafı olayım bir kerecik. Sonsuzluk saydım her bir sırrı taşırken, kanları toprak ananın bedenine karışırken... O kanı dökenler ne ateşle yandılar, ne buzla... Ne de pişmanlıkla..."
> devamı
|
# Bu sayıda gölge'de
Masumların kanı toprağa karıştı. Sadece ve sadece bir günde çıktı cehennem yeryüzüne. Ve yakıp yıktı, etleri parça parça etti, ruhları toz gibi savurdu oraya buraya... Azapların en dehşetlisini tekrar tekrar zihinlere işledi göz nuruyla işlenmiş danteller gibi.
Ölümle sarmalanmış çığlıkların acılı yankıları çarptı günahın görünmez duvarlarına. Ve tek bir adam, tövbekar gözlerle izledi yok oluşun ihtişamlı alevlerini.
> devamı
"Yavaş... Lütfen yavaş... Canım yanıyo!" diye fısıldadım ağzımın üzerine gevşekçe kondurduğu bodur parmaklarının arasından. Aslında bir yerimin acıdığı filan yoktu ya, o böyle söylememi isterdi.
Hep gece karanlığında gelir, arkamdan yanaşıp üzerime çullanırdı. Ses çıkarmamam için bir eliyle ağzımı kapatırken diğeriyle ise yorganı aramızdan çeker, geceliğimi kaldırır, donumu kenara sıyırıp içime girerdi.
> devamı
Asla para için öldüren biri olmamıştı, doğuştan bir katil hiç değildi. Ama birisinin kalbinin ortasına bıçağını saplamak için bu konuda eğitimli olmanın şart olmadığını anlayalı çok olmuştu. Bazen öfke, eksik olan tüm ölümcül becerileri kapatmaya yetiyordu.
Yine de bu kez hedefi canlı kanlı bir insan olmayacağından, sahip olduğundan daha fazlasına duyabilirdi. Neticede bıçağının ucu tanrıların boynunda olacaktı.
> devamı
Yazacaklarımı çoktan tükettim. Son yıllarda yazdıklarım, bana sorarsanız birer fikir çöplüğü; eleştirmenlere sorarsanız olgunluk yıllarımın dolgun ve parlak meyveleri. Zihnimin hala ateş gibi parladığını söylüyorlar. Ben buna katılmıyorum.
İnsanın gözlerindeki ateş söndü mü, ruhunun ateşi de sönmüş demektir. İnsanları o eski çekiciliğimle, alevli bakışlarımla, ani ve keskin süzüşlerimle etkileyemediğimi biliyorum. Bu, en az son on senedir böyle sanırım.
> devamı
Gerçek olmayanı sorgulamaya başladığında, gerçekten sıyrılıp rüyaya dalmak işten bile değildir. Rüyalar ise eşsiz tuzaklarla bezenmiş, cehennemin uzantısı olabilir...
Kulağında yankılanan anlamsız fısıltıları yok etmek istercesine başını sallayarak uykusunda döndü. Gördüğü rüyanın kesintiye uğramasını istemiyordu. Puslu bir gecede, mezarlıkta... Çırılçıplak bir özgürlük duygusuyla gecenin sisini içine, ciğerlerine çekiyordu. En son ne zaman bu kadar canlı hissetmişti kendisini? Ne zaman hayat böylesine dokunmuştu tenine?
> devamı
|