DAH'OİN / Işın Beril Tetik
Kan isteyecektir demişler; kan, kan ister.
William Shakespeare
Onlar sürüydü. En basit tarifiyle...
Onlar şiddete aç, öfke dolu ve korku ile beslenen, ilk çağlarda bile daha ilkeli görülmemiş kan sürüsüydü. Birlikte koşar, birlikte uyur, birlikte avlanır ve birlikte beslenirlerdi.
Avlarını belirledikleri o tılsımlı an, bıçak keskinliğindeki kahkahalarının duyulduğu ender anlardan biriydi. Sesleri, en dayanıklı kulakların bile duymak istemeyeceği kadar acıtan, yırtan, kanatan dikenli teller gibiydi. O sesleri duyduğunuzda, sizi neyin beklediğini bilirdiniz...
Ebrah, sürünün başı, güçlü, gururlu ve acımasız... Bebek güzelliğindeki yüzüne ve ay ışığında kutsal bir ışık salarcasına parlayan altın saçlarına bakıp aldanan kim bilir kaç masum ruh, onun sonsuz karanlığında kaybolmuş, kaç saf kan onun iştahlı şapırtılar çıkartan kızıl dudaklarıyla kirletilip lekelenmişti?
Sorsanız, o bile hatırlayamayacaktı. Sürünün yüzyıllar süren kanlı avları, yüz binleri, belki de milyonları öğütmüştü keskin dişlerinin arasında...
Gecenin göğsünde parlayan dolunayın dokunamadığı, gölgelerle dolu bahçede sürüsü ile beyaz, yepyeni evi gözleyen kapkara obsidyen gözleri, açlığın ateşiyle çakmak çakmak olmuş, sürüsünün huzursuzluğuna aldırmadan, iştahla pencere önündeki iki silueti izliyordu.
"Daha ne kadar bekleyeceğiz? Acıktım!" diye huysuzlanan çocuksu ses, sürü başının delici bakışlarını hızla ondan yana çevirmesi ile kesiliverdi.
"Sabırlı ol çocuk! Avın en güzel yanı, beklemek ve uygun anda senin olanı almaktır." diye hırsla söylenen Ebrah, henüz daha yüz yaşını bile tamamlayamamış olan İnnidu’ya evi işaret etti.
"Onları neyin beklediğini bilmiyorlar. Şu an onların bildiği tek şey yaşıyor oldukları. Gelmiş geçmiş en iyi avlardan bile daha hayat dolu ve canlılar. Geçirdikleri her saniye onlar için en parıltılı, şaşalı mücevherlerden bile daha değerli... Onlar ölümü kandırabilmek, çelme takabilmek için her dakika bir nefes daha alıyorlar. Onlar çok özel, çok nadir..."
"Anladıysam ne olayım!" diyen grubun asi çocuğu Dimakte, serseri görünüşünü tamamlayan yamuk sırıtışıyla omuzlarını silkti. "Alt tarafı damarlarında iştahımızı kabartacak kadar kan barındıran iki hatun. Bunun neresi o kadar özel?" derken bir yandan pençe gibi kıvrık parmaklarının her zaman karmakarışık bıraktığı kıvırcık saçlarının içinden geçirmeye çalışıyordu. Ve her zamanki gibi parmakları taranmamaktan iyice birbirine girmiş düğümlere takılıp kendi canını acıttı.
Ebrah, tekrar evin dışarıdan görünen büyük camın önündeki kanepede oturup hiçbir şeyden habersiz neşeyle sohbet eden ikiliye sakin bir şekilde baktı.
"Onların kanı, aynı zamanda onları öldüren şey. Damarlarında dolaşan lâl, bedenlerini zehirliyor ve her gün onları ölüme biraz daha yaklaştırıyor."
"İyi de bu bizim için de kötü haber demek olmuyor mu, Usta? Neden zehirli iki karıyı yemek isteyeyim?"
Ebrah, şeytanı bile utandıracak bir sırıtışla, sürüde her zaman mantığın sesi olan Ahnenantan’a çevirdi kısılmış dolu gözlerini.
"Oh! Ama bu yiyeceğin en lezzetli yemek olacak, benim zeki dostum." Süresini hatırlamadığı varlığı boyunca yoldaşı olan Ahnenantan’ın bile bilmediği bir şeyi yakalamış olmak, onu zevkten dört köşe ediyordu.
Eve doğru dönerek zarif, şeffaf denecek kadar beyaz işaret parmağı ile kızları gösterdi.
"Onlar sadece kendileri için zehirli, bizim için ise müthiş bir ziyafetin konukları olacaklar. Epeydir takip ediyorum onları, dün doktorları onlara mucizevi bir şekilde ikisine de uygun iliğin bulunduğunu haber verdi."
İnnundu bebek mavisi gözlerini şaşkınlıkla açarak sürü başının bakışlarını takip ederek pencere kenarındaki sohbetleri devam eden, yirmili yaşlarının başlarındaki iki kıza baktı. Yeryüzünün görebileceği en masum yüze uyan minik dudaklarını büzerek hayretle söylendi.
"Lösemi! Onlar lösemi mi?"
"Şaka yapıyorsun? Bunun bizim için neden bu kadar önemli olduğunu açıkçası ben de anlamış değilim, sürü başı, nedenin konusunda beni kaybettiğini söylemeden geçemeyeceğim."
Ebrah omuzlarını silkerek evi gözlemeye devam etti. Sürünün diğer bir üyesi olan Ussando, bilgeliği ve aynı zamanda insan duygularını anlayabilmesi ile sürü için çok özeldi. Sadece on- on iki yaşında görünmesine rağmen, Ebrah onun kendisinden çok daha yaşlı olduğundan emindi. Onun sempati yeteneği sayesinde, avlarının can verirken hissettiği her şeyi hissederek sürüyle paylaşabiliyorlardı. Sadece, her zamanki gibi, avlarının seçilme nedenini ona kabullendirmek gerekiyordu.
Ebrah içini çekerek döndü ve sürüsünün ortasında durarak, kolunu uzattı ve eğilerek elini Ussando’nun zayıf, küçük omzuna koydu.
"Sonsuz kere dostum, sürümün kıymetlisi, Ussando; onlar yaşamları için kimsenin tahmin edemediği bir güçle büyük bir savaşı kazanmaya çalışıyorlar. Damarlarındaki kan ne kadar zehirli olsa da, aynı zamanda gittikçe büyüyen, genişleyen ve güçlenen müthiş bir yaşam enerjisi taşıyarak onlara umut veriyor. Onların bir damla kanı, bizim damarlarımızda dolaşan binlerce avın kanından daha canlı."
Seçilmelerindeki gerekçe her ne kadar uygun görünse de Ussando’nun ikna olmadığı zümrüt yeşili gözlerinden belliydi.
"İyi de uygun ilik bulunduğundan bahsetmedin mi? Gerçekten yaşama şansı olan iki canı neden alalım? Sürünün kuralı belli değil midir, sevgili? Yaşama şansı olana dokunan Dah’oen, sonsuza kadar çığlıklar arasında, canı avladığı her canın toplamından daha fazla acıyarak, dipsiz karanlığa düşmeyecek midir? Bizi bekleyen sonu bile bile neden onları canımıza katalım?" diyen Ahnenantan’ın yakışıklı esmer yüzü endişeyle buruşmuş, dev cüssesine rağmen, tereddüt sanki onu küçültmüştü.
Ebrah, Buda’yı bile kıskandıracak sakin bir gülümsemeyle tüm varlığı ile sevdiği yoldaşına baktı.
"O da benim küçük bir hilem, sevgili Nantan, o ilikler ne yazık ki bulunamadı. Sahte bir doktorun sesinden duyulan küçücük bir yalan, avı daha zevkli ve değerli kıldı. Sanırım şimdi ne demek istediğimi anlamışsındır."
"Yüce Dah adına, harikasın, Usta!" diyen Dimakte ellerini birbirine sürtüştürerek, dilini iştahla keskin, sivri dişlerinde dolaştırdı.
Ebrah, sürünün ikna olduğunu anlamıştı. Sırıtması genişleyerek neşesi tüm yüzünü kapladı. Kurnazdı, tilkiyi ağlatacak kadar kurnazdı hem de...
"Oyun başlasın!" diyen Ebrah, bahçedeki salkımlı ağacın oluşturduğu gölgeden çıkarak kararlı adımlarla çimenlerden geçerek evin dış kapısına yürüdü. Sürü, transa geçmiş gibi uygun büyüklükteki adımlarla onun kararlı adımlarını takip ederken Ussando, kısa yürüyüşleri boyunca sürüyü birbirine bağlıyor, onları neredeyse tek beden haline getiriyordu. O kısacık süre içinde benlikleri bir bütün haline gelmiş, artık acı veren iştahları ve içlerinde yanan kızgın av ateşi büyüyerek düşüncelerini tek bir şeye odaklamıştı.
Sürünün eli zile dokundu. Gecenin sessizliğinde yankılanan sahte kuş sesleri susmadan kapı açıldı.
Kapıda duran incecik esmer kız kapılarında duranların ne olduğunu kavrayamamış bir şekilde bakakalmıştı. İçerden arkadaşının meraklı sesi duyulduğunda, kız transtan çıkarak gözleri neredeyse yüzünü kaplayacak kadar büyüdü.
Karşısında duran beş yüzün ifadesi birbirinin tamamen aynıydı; Derin bir açlık ile gerilmiş suratlar, kızları neyin beklediğini şüphe bırakmayacak şekilde açıklıyordu.
Esmer kız çığlık atarak kapıyı kapamaya çalıştığında, ağzında patlayan yumruk ile havada yükselerek arkasındaki duvarda asılı giriş aynasına çarparak yere kapaklandı. Holde beliren sarışın kız, inanmaz gözlerle bir arkadaşına bir gelenlere bakarken, anlamsız seslerle mırıldanıyordu.
"Alara, kaç!!!" Esmer kızın sesi ağzını dolduran kan ile boğuklaşmışsa da mesaj açıktı.
Sarışın kız arkasını dönerek evin içine daldı. İnnidu, istekli gözlerle sürü başına baktı, yalvarır gibi bir inleme çıkardı.
Ebrah esmer kıza doğru eğilip yüzünü çelik gibi ellerle kendine doğru kaldırırken, "Senindir, İnundu, yalnız sadece yakala ve getir. Kanları kanlarımıza karışırken hep birlikte olmalıyız."
İnnundu hevesle başını sallayarak ikiletmeden kızın ardından evin içinde kayboldu. Ebrah ise hiç güç sarf etmeden esmer kızı saçlarından yakalayarak yukarı, parmaklarının ucuna kaldırdı. Dipsiz iki delik gibi duran gözlerini kızın dehşete düşmüş kara gözlerine dikti. Kızın gittikçe yoğunlaşan korkusunu burnuna çekerek sürüsüne aktardı. O incecik damarlarda çılgınca dolaşmaya başlayan kanının sesi, sürünün bütün olmuş benliğinde çınlıyordu.
Kız çırpınmaya başladığında Ebrah onu havada tutarak kayar adımlarla salona taşıdı. Kızı yere bıraktığında sürü, çevresinde çember oluşturacak şekilde dizilirken, avın diğer yarısı ile her an gelmesi beklenen İnnindu için bir boşluk bırakılmıştı.
Ortalarındaki kız kaçmaya yeltendiği her seferinde sürünün bir üyesine tosluyor ve geri düşüyordu. Onu geri iten pençeler, her seferinde derisinden bir parça koparıyor, her seferinde onu daha da büyüyen bir acı denizinin ortasına çekiyordu.
İnnindu kolları arasında beyhude çırpınışlarla kurtulmaya çalışan sarışın kızla salona girdiğinde diğer dört baş aynı anda dönüp avlarının diğer yarısına sabırsız bir istekle baktılar. İnnindu, muzaffer bir edayla çemberin içine katılıp çırpınan kızı arkadaşının yanına attığında, esmer kız yaşamak için son umut kırıntısının da yok olup gittiğini bilen bir avın acılı çığlığı ile arkadaşına sarıldı. İki beden, tir tir titreyerek ve tepelerinde dikilen canavarların yüzlere yalvarırcasına bakarak sürekli aynı şeyi tekrarlayıp duruyorlardı.
"Lütfen!!! Lütfen..."
Sürü, el ele tutuştu. Gözler kapandı. Başlar arkaya düşerek, keskin dişlerin uzayarak açtığı ağızlardan ortak bir zafer çığlığı yankılandı. Çığlıkla birlikte bedenlerinin üzerini kaplayan giysiler kaybolmuş, doğdukları yaratıktan oldukları günkü gibi çırılçıplak kalmışlardı.
Bir an sonra pençeler, avlarının giysilerini yırtıyor, parçaları önemsizce oraya buraya fırlatıyor, tene ve onun altındaki ete, o çok nadide kana ulaşmaya çalışıyordu.
Sipsivri tırnaklar etleri yardı, damarları doğradı, tendonları parçaladı. Kan, neşe ile yüzlerin ve bedenlerini yıkarken, çıkardıkları iştahlı seslerle ağızlarını açarak havaya saçılan her bir damlacığı dilleri ile yakalamaya çalışıyorlardı.
Tenleri kaslarından ayrılırken ağızlarından çıkan imkânsız acı çığlıkların içinde kaybolmuş iki kızın paramparça bedenleri, hayatta kalmak için inat eder gibi seğiriyor, kopan her parçayla zıplıyor, nabız gibi atıyordu.
Her seğirişte, her çırpınışta kan koyulaşıyor, daha lezzetli ve kıvamlı hale geliyordu. Sürü, çiğnediği her kanlı parçayla daha da acıkıyordu. İçlerini kaplayan, bütün olmuş benliklerini cayır cayır yakan susuzluk ateşi ile kanlı ağızları açığa çıkmış, serbest kalmış elektrik telleri gibi kanın akışıyla bir o yana bir bu yana savrulan damarları yakalayıp ağızlarına alıyor, şiddetli bir güçle emerek kurutuyorlardı.
Sürünün neşe ve kahkahalarla sürdürdüğü kanlı seremoninin bir yerinde kızların artık akıl barındırmayan acı çığlıkları kısılarak susmuştu. Sürü aldırmadan beslenmeye devam etti. Kemikler kalana kadar etler sıyrıldı, kaslar yırtıldı, sinirler ayıklandı...
Kan her yerdeydi. Sürüyü kızıl bir örtüyle kaplamış, salonun loş ışığı altında lâldan bir mücevher gibi parlıyor, çıplak bedenlerde yanardöner ışık oyunu yapıyordu.
Uzun bir süre sonra güçlü çiğneme ve yutkunma sesleri azaldığında, sürünün ortasında kanlı kemiklerin oluşturduğu bir yığın kalmıştı. Yığının bir zamanlar iki yaşayan, soluk alan insan olduğunu kanıtlayan tek şey, halının emdiği soğuyup ağırlaşan katran kıvamındaki kan gölüne yapışan esmer ve sarışın saç yığınlarıydı.
Sürü beslenmesini tamamen bitirdiğinde el ele tutuşarak kalktı ve evin arkasına, banyoya doğru yöneldi. Küçücük küvete doluşan beş kanlı beden, elden ele dolaşan duşun altında kıpırdanıyor, üstlerindeki kızıl mücevherden kalan artıklar suyla birlikte banyo giderinde koyu girdaplar oluşturarak gözden kayboluyorken, hafif titremelerle, ilahi bir şarkının ritmine uyarcasına salınıyorlardı.
Gözleri kapalı, düşünceleri sakindi. Doymuşlardı. Her anlamda...
Birkaç saat sonra, güneş dağların arasında yüzünü gösterirken mabetlerinin kapısından giren sürü, konuşmadan tapınma odasına, yaşlı Dah’ın dinlenme yerine yönelmişlerdi.
Sevgili, yaşlı anaları Dah, sürünün damarlarında dolanan ve geçen her dakika ile iyice işlenen o saf enerjiden faydalanmak için onları bekliyordu.
Devasa bronz kapının önünde durduklarında, henüz ayrışmamış olan benlikleri ile her av sonrası hissettikleri o yoğun mutluluğu büyüterek iyice genişlettiler... Dah için benliklerinde yer açıyor, onu da çılgın neşelerine katmak için bağlarını uygun hale getiriyorlardı.
Huzurla içlerini çekerek devasa kapıların tokmaklarını tutarak iki yana açtılar ve kayarcasına içeri, odanın tam ortasında kurulu, koyu karanlığın tam ortasında, nereden geldiği belli olmayan ışık huzmelerinde aydınlanan yatağa yaklaştılar.
Kan rengi kadife örtülerin ve kocaman yastıklarla bezeli gümüş yatağın ortasında bağdaş kurarak oturmuş yaşlı beden, her zamankinin aksine, kamburu çıkmış ve bezgin bir şekilde duruyordu. Uzunluğu ile tüm odayı kaplayan bembeyaz saçların kısa bir tutamı öne eğilmiş başından yüzüne dökülmüş, kırışıklarla dolu ifadesini saklıyordu.
Ebrah şaşkınlıkla duraksayınca, sürü de onunla birlikte durdu.
"Sorun nedir yaşlı kişi? Mutluluğunu ve enerjisini paylaşmaya gelen sürüsünü her zaman sevgiyle ve gururla karşılayan Dah’ı bu kadar üzen nedir?"
Buruş buruş, şeffaf denecek kadar beyaz yüz, doğrularak karşısında endişeyle duran sürü başına baktı. Süt gibi mavi tabakaların ardından bakan kızlılığı belli belirsiz belli olan üzgün bakışlar Ebrah’ın gözlerine dikildi. Sonsuz kere yaşlı bu gözlerde hüzün ve mağlubiyet vardı.
"Yaklaş Dah’ın sürüsü," diye seslendi derin ve titrek ses.
Sürü yavaşça yatağın yanına yaklaştı, yatağın üstünde durduğu mihraba oturarak umutla Dah’a baktı.
"Bugün Dah’ın çocukları büyük bir suç işledi."
Ebrah ve diğerlerinin yüzlerindeki yeni beslenmenin oluşturduğu pembelik bir anda yerini mavimsi bir griliğe bırakmıştı.
"Ama yaşlı efendim, biz..."
Neredeyse sadece kemik kalmış ince pençe kalkarak sürü başını susturdu.
"Yaşam şansı olan, asla alınmaması gereken bir hediyedir. Dah oğlu Ebrah, sen ve sürün size ilk olarak öğretilen ilk yasayı çiğnediniz!" Dah’ın hırıltılı sesi yükselerek tiz bir çığlık halini aldı.
Sürünün tüm üyeleri suçlama karşısında utançla başlarını eğerlerken Ebrah, sıçrayarak yerinden fırladı ve Dah’ın kemikli pençelerine sarılarak yüzünü alışık olduğu o küf kokulu saçlara sürdü.
"Ana, onların şansı yoktu, ölüm onları çok geç olmadan nasılsa alacaktı. Biz yasa çiğnemedik, sözüm olsun ki çiğnemedik!"
Ebrah’ın titreyen ellerinden sıyrılan bir pençe, altın saçlı başını okşarken bir yandan da hafif bir sesle, ama tüm sürünün duyabileceği bir kararlılıkla mırıldanıyordu.
"Sana sürünü verirken, onların sonsuz güvenini ve sevgisini de verdim, oğul. Sana avını dürüst ve onurlu bir şekilde alman gerektiğini öğütleyerek emanet ettim onları sana. Ölümleri ne kadar kanlı, korku dolu ve acılı olursa olsun, dürüstçe talep edilen av, Dah’ı onurlandırır. Yaşam enerjisi ise onun ve oğullarının varlığını sağlar."
Ebrah gözlerinden süzülen kanlı yaşlarla yıkanan soluk yüzünü Dah’ın merhametle bakan gözlerine kaldırdı.
"Onurlu ve dürüst şekilde aldım avımı, ana. Yanlış bir şey yapmadım..."
Dah buğulu gözlerini odanın karanlığında kalmış bir köşeye dikerek kederle gülümsedi.
"Dah’oen Ebrah, sen o telefonu edip, yalan da olsa, onlara bir yaşam şansı verdin. Avlarınızı talep ettiğinizde, o iki kız, yaşamak için bir şansları olduğunu düşündükleri için iyileşmeye başlamışlardı bile."
Kapkara gözleri şokla açılan Ebrah, sürüsünün hayret ve korkuyla iç çekmesine aldırmadan, kavrayamadığı bu bilginin ne anlama geldiğini Dah’ın anlayışla bakan gözlerinde aradı.
Dah pençesini oğlunun eline hafifçe vurarak, "İnsanoğlunun yaşam enerjisinin ne kadar güçlü olabileceğini onları yaratan tanrılar bile anlayabilmiş değil, oğul. Yarattıkları ırklar arasında mucizelerin gerçekleştiği tek ırk insan’dır. Mucizeleri bir tek insan ırkı yaratabilir. Onları hafife almaman konusunda sizi defalarca uyarmıştım."
Ebrah, ne yaptığının farkına vardığında arkasını dönerek, sürüsüne, gözlerinden kanlı yaşlar akan yüzlere baktı. Varlığına duyduğu sınır tanımaz güven ile kızları kandırdığı o an kendini ve sürüsünü öldürmüştü.
Yataktan uzaklaşarak sürüsünün yanına gidip aralarına çömelip oturdu. Sürü el ele tutuşarak, başları önde onlara kesilecek cezanın kulaklarında yankılanmasını beklediler.
Dah içini çekerek hafifçe yatakta doğruldu. Pençelerini birleştirerek, kaderlerini duymayı bekleyen sürüye baktı.
"Tüm yaratılanların içinde en değerli kan, insan kanıdır Dah’oen. Yaşama şansı olmayan avdır. Onurla ve dürüstçe talep edilmeli, enerjisi ve neşesi sürüden olanlarla paylaşılmalıdır. Sürü bunun için vardır. Sürü birlikte var olur, birlikte yok olur Dah’oen."
Kederle başını öne eğerek mırıltılı bir sesle devam etti.
"Onurla ve dürüstçe talep edilmeyen kan, kan ister."
Sözleri bittiğinde odanın karanlığını masmavi enerji şimşekleri doldururken, sürünün kulaklarında yankılanan iki çığlık, yükselerek havada titreşmeye başladı.
Şimşeklerin aydınlattığı karanlık köşede iki siluet belirdi. Dokunulmamış, saf ve sağlıklı iki genç kız. Biri esmer, biri sarışın. Üzerlerindeki incecik beyaz giysiler odadaki hava akışı ile dalgalanırken, sürü korku dolu gözlerle, üzerlerine dikilmiş iki çift masum göze baktı.
Kızlar el ele, havada yüzer gibi sürüye yaklaştı. Sürünün biraz uzağında duraksayarak, başlarını rüyada gibi Dah’a çevirdiler.
Artık, Dah’ın gözlerinden de kanlı gözyaşları süzülüyordu. İç çekerek ağlarken, titrekçe eliyle sürüyü işaret ederek başını salladı.
Kızlar, hafifçe başlarını eğerek yüz yüze döndüler ve birbirlerini bellerinden tutarak başlarını arkaya attılar, daha önce yeryüzünde hiçbir canlının duymadığı bir çığlıkla yıkadılar odayı.
Çığlık giderek büyüyerek dalgalar halinde odayı kaplarken, sürünün her bir üyesi diğerine sarılmış ağlaşıyordu.
Giysiler sürüdeki bedenlerden kayıp gitti. Çığlık gittikçe yükselirken derilerin altındaki damarlar şişti, patladı, kan derinin altında yayılarak ilerledi.
Etler yarıldı, kan özgürlüğüne kavuşarak odanın bembeyaz mermerine yayıldı. Bedenlerinden akan her bir damla kan ile sürü söndü, eridi ve en nihayetinde bembeyaz mermerin üzeride koca bir kan gölünden başka bir şey kalmadı.
Kan, bir an titreşti, dalgalandı. Kızlar çığlıklarına son vererek alınlarını birbirlerine dayayıp gözlerini kapattılar.
Kan, silkindi. Sonra, adeta canlı bir yılanın kıvraklığıyla yerde ilerlemeye, kızlara doğru süzülmeye başladı. Elbiselerinin ucuna değen ilk damla ile kan elbiselere tırmanarak bembeyaz kumaşı kırmızının parlak rengi ile kaplamaya başladı.
Son beyaz tutam da kızıl yaşama boyandığında, yerde bir damla bile kan kalmamıştı.
Kızlar alınlarını birbirlerinden ayırarak hafifçe Dah’a doğru döndüler. Lâl rengi giysileri ve artık obsidyen karası olan beklenti dolu gözlerle yaşlı kişiye baktılar.
Dah, zorla yataktan kalkarak mihraptan indi ve kemikli zayıf, çıplak ayakları ile bembeyaz mermerde yürüyerek kızların yanına geldi.
Pençelerini her iki kızın koluna koyarak gülümsedi.
"Dah’oin. Hoş geldin."
* * *
Dah = Lâl Tanrıça
Dah’oen = Dah’tan doğan oğul
Dah’oin = Dah’tan doğan kız |