KANA BULAYIN! / Ayşegül Nergis
 » Ayşegül Nergis 

Nübye ordusunun Kuzey komutanı ve kralın bölgeye yeni tayin ettiği vali, tepedeki çalılık alanda durmuş, çatallı yollarla çevrili vadinin aşağısındaki köye çağın zenginliklerine doymuş gözlerini dikmişlerdi. Köy, tepelere oyulmuş hanelerle, üst üste dizilmiş çeşitli biçimlerdeki taşların oluşturduğu yüksek binalarla doluydu. Bunların bazıları henüz inşa halindeydi, bir kısmı da sanki deneme niteliğinde yapılmıştı: bunların kimi hala ayakta duruyorken kimi yıkılıp yerlere parça parça dökülmüştü. Meydanda göze çarpan muazzam heykel denemeleri vardı, elbette bunlar da köyü oluşturan tüm yapılar gibi altın sarısı kireçtaşından oyulmuşlardı. Komutanın bu uzaklıktan görebildiği heykellerin bir kısmı eski Etiyopya krallarının veya efsanelerde bahsi geçen mistik yaratıkların suretlerini taşıyordu. Komutan, iç geçirerek düşündü, "Acaba bu lanet olası yerde, kim bilir başka ne tür sapmışlıklar vardı? Tanrıların heykellerini kutsal olmayan alanlara serpiştirmek, ha? Kutsal olanla yaşadığı yeri süslemek hangi aşağılık adamın haddine düşmüştür?"

Köy halkı, çoğu çok uzun olmayan bir zaman önce Nübye topraklarına gelip kralın kara gölgesine sığınmış yaklaşık bin işçi ve ailelerinden oluşuyordu; burada, bu gölgeli vadinin çanağında yaşıyorlardı. Köyün inşa edildiği sıralarda bölgenin valisine yalnızca köyün nereye inşa edileceği söylenmiş, inşa işini işçiler kendileri üstlenmişlerdi. Yönetim ile aralarında bir tür anlaşma yapmışlardı: işçiler ağır çalışma şartlarına boyun eğecekler; ama yönetim, işçilerin ne zanaatlerine ne de köylerinde olup biten işlere burnunu sokmayacaktı. Yeter ki kutsal işlere kendini adamış mühendislerin buyurduğu işleri gereği gibi yerine getirsinler, kireçtaşlarını muazzam sütunlar oluşturmak için desen desen kazısınlar; tapınakların duvarlarına bakır ve tunç kakma süslemelerle bezesinler; tanrı figürlerini onların halklarına bahşettiği zenginliklere karşılık onlara gereken saygıyı göstererek çeşitli boyutlarda duvarlara, kaplara, sürahilere ve kraliyet üyelerinin eşyalarına kazısınlar.

İşçilerin köy işlerinde bağımsız bırakılma arzuları, ilk başta ne valiye ne de krala bir rahatsızlık vermişti. Ancak, köyde olup biten olayların dışarı sızmasıyla etrafta dönüp duran dedikodular saray hizmetkârlarının akşam sofrasına düşmüş, bundan hemen sonra kralın kulağına kadar gelmişti. Kral, güvendiği komutanını durumu araştırması için köye casuslar göndermekle görevlendirmiş ve casuslar komutana rahatsız edici haberlerle gelmişlerdi. Kralın durumdan haberdar edilmesinden sonra nelerin olabileceği tahmin etmek güç değildi. Bu tapınak işçileri, tahammül sınırını aşan bir küfrün içine saplanıp kalmışlardı. Kutsal şeylere ellerini sürmelerine artık daha fazla izin verilemezdi. Köyleri basılmalıydı; bu kâfirler topluluğuna Tanrılar’ın rızası olmadan diktikleri putların, imansızca işledikleri din dışı figürler içeren kakmaların hesabı sorulmalıydı. Ve hatta günahları göğüs boyunu aşmışsa (Nübye kralı tam olarak bunu söyleyerek emrini vermişti) ve Kuzey komutanı da Nübye’nin siyah kolları ve kanatları olan askerlerini ödünç vermeye razı olursa, bu azıtmış insanlar hakkında kararını çoktan vermiş olan Vali, adları bir daha anılmamak üzere onlara hüküm giydirmekte serbestti.

Belki de şimdiye kadar yaptıkları her şeye küfürlerini de bulaştırmışlardı. Kral bir zamandır kendine sorar olmuştu: Sarayın kapısında oturan sfenskler neden artık eskisi gibi güven duygusu vermiyorlar da öyle anlamlı bir şekilde gülümsüyorlardı? Elini değdirdiği tüm saray eşyalarında, bunların üzerine kazınmış her figürün bakışında inandığı şeylerle alay eden bir sırıtış gözüne batmaya başlamıştı. Kendine ait olan her şey, sarayı, yolları, kıyafetleri, yemek takımları, kadehleri, işlemeli kılıcı, her şey ona yabancı gelir olmuştu; o şaşaalı hayatı dışarıdan göründüğü kadar rahatlık içinde geçmiyordu; her köşede canını sıkan bir şeyler vardı. Artık ne saray bildiği saray ne de tapınaklar yeteri kadar korunmuş ve kutsal yerlerdi. Bütün bunlardan tiksinti duyan Kral için, Komutan’a "vur!" emrini estirmek hiç de zor olmamıştı.

Komutan ve Vali, kararlı duruşlarını bozmamaya çalışarak yerlerinde huzursuzca kıpırdanıyorlardı. Vali, canının sıkkın olduğunu gösteren kısık bir ses tonuyla söylendi:
"Bak, şu fakir piramit işçilerinin köyüne. Şu ince ve derin işlemelere... Şu sfenks yavrularına bak! Dağların eteklerini oyarak bir köy inşa ettiklerini biliyorduk; ama bu işi küfre sapmaya varacak kadar ilerletebileceklerini de düşünmemiştik. Bu ahlaksızların ellerinin maharetine güvenerek onlara tapınaklar ve saraya eklenecek binalar inşa ettirdik. Ama işte biz de bu rezilliğin içine düşmüş olduk."

İşçiler, bir zamanlar bu topraklarda bilinir olmuş, eski, unutulmaya yüz tutmuş ve tuhaf bir geleneğin peşinden giderek aralarında tanrıları bire indirmişler, bu kadarla kalmamış, ona bir isim, karakter ve suret vermeye de yeltenmişlerdi. Vali ve Komutan, eğer dedikodular, gerçekten, gerçekten!, doğru ise, bu Tanrı’ya ait figür denemelerinin köyün her yanını süslediğini tahmin edebiliyorlardı.

Daha fazla beklemeye ne gerek vardı? Ilgın öbekleri arkasına saklanmış askerlerin huzursuzluğu giderek artıyordu. Yerlerinde durmaya alışkın değillerdi, bunlar zaman zaman tüm Kara Kıta’da fırtınalar estiren akıncılar veya bunların çocukları ve torunlarıydı. Bu kez kılıçlarını çektiklerinde işledikleri katliamın ne kadar yerli yerinde olacağına gönülden inanarak buraya kadar gelmişlerdi. Ve artık zaman gelmişti. Alınlarda terler birikmiş, avuçları kılıç tutmalarını zorlaştıracak denli ıslanmıştı. Bu, cildi akrep derisi renginde savaşçılar için, savaşa hazır bulunuşluğun göstergesiydi.

Vali bir grup memuruyla birlikte vadinin çatallı yollarından aşağı doğru inmeye başladı. Yürürken püsküllü etekleri dikenli çalılara takılan memurlar dizleri titreyerek Vali’yi takip ettiler. Onların köylerine girmekte olduğunu gören köylülerin heyecandan nefesleri kesilmesine rağmen, yaptıkları taştan kabahatleri saklama eyleminde bulunmadılar. Yalnızca, gözleri bu yalnız köye hiçbir zaman uğramayacağının sözünü aldıkları insanları takip ederken, dizginleyemedikleri merakları, onları vadideki kayalıkların neden her zamanki renginde olmayıp da renkten renge bulandığını düşünmeye sevk ediyordu. Havada şiddet kokusu vardı.

Vadinin yukarısındaki altı yüz piyade sabırsızca komutanlarının emrini bekliyordu. Onlara tam bir sessizlik içinde beklemeleri ve köye girmeye veya dışarı çıkmaya yeltenen insanları kimseye hissettirmeden öldürmeleri emredilmişti. Gözcüler, köyün girişindeki ağaçların tepelerinde, ağızlarına bağladıkları peçelerinin üzerinde parlayan sürmeli gözleriyle etrafı kolaçan ediyorlardı.

"Şimdi yalnızca nasıl yaşadıklarına tanık olmak amacıyla teftiş etmek için gelmişiz gibi köye ineceğiz ve etrafta şöyle bir dolaşacağız." diye fısıldadı Komutan, incir ağacının gölgesine saklanmış bir grup askere yönelerek. "Bakın, genç askerlerim, beni iyi dinleyin, iyi anlayın: Tüm kafirler yok edilmeli, küfür yoluna sapanların kökü kazınmalı ki tekrar türeyemesinler... Son bir sözüm olacak: Bildiğiniz, inandığınız tüm güzel şeyler adına imanınıza sarılın, kılıcınıza sağlamca tutunun ve bu Tanrılar’ın gözünden düşmüş köyü kana bulayın. "

Sonra kendisi de işlemeli kılıcının kabzasına sarılarak köye doğru yürüyüşüne başlarken, ağzından şu sözler döküldü: "Bu kadarı da yetmez! Şu gözümüzün nuru, ruhumuzun alevi Tanrılar’a benzemeyen heykelleri de yerle bir etmeli..."

Genç bir asker, kafası karışmış bir halde savaşçı kardeşine dönerek şunu sordu: "Peki tüm o taş blokları nasıl yok edeceğiz? Her biri devlerin dişleri gibi..."

Hızlı adımlarla çatallı yollara dalan ve yürürken aynı anda biraz sonra vadide olacak renk değişimini düşleyen Komutan, genç yüreğe güven veren bir edayla cevap verdi: "Merak etme, yeteri kadar azimli olan için, taş bile yıkıma dayanıklı bir malzeme değildir."

Mısır ülkesinin kendinden habersiz halkını eğitip onlara büyük Gize piramitlerini inşa etmeye ilham vermiş bir halkın katliamı işte böyle başladı. Onlar ki bildiğimiz suretleriyle bugün yabanilerin tanrıları, totemleri veya dedelerimizin epik süslemeleri olarak bildiğimiz resimleri, çok uzun zaman önce, şimdi adını unuttuğumuz ülkelerin gölgesinde tasarlamış bir halkın kalıntılarıydı.

O katliamdan pek azı kurtuldu ki bu ne ilk ne de sondu. Kurtulanlar sanatlarıyla birlikte düş dünyalarını da gittikleri yerlere, peşleri sıra sürüklediler. Bugün, üzerini atalarımızın unutkanlığının örtmüş olduğu çağlarda tasarlanmış bu suretlerin ve figürlerin -nedense!- bize garip bir şekilde tanıdık geldiğini ve bize baktığımız anda hikâyelerini tümüyle nasıl da sezdirdiklerini tedirginlikle kabul ediyoruz.