|
Ne yatağının altını kolaçan eden masum bir çocuk, ne de gece loş bir sokakta takip edildiğini düşünen bir kadın gibi korktu kapısının altından sızan uğursuz ışıktan. İşte orada, koridorun tabanına minik bir kan sızıntısı gibi yayılıyordu. Evet, Haluk gözünün ucuna atıp kurtulmaya çalıştığı bu boktan şeyden ölümden korktuğu kadar korkuyordu.
***
"Yetersiz kalma durumu var, yani ilkten ben de olmaz dedim öyle, Allah seni inandırsın yani."
Salonunun ortasına oraya ait değilmişçesine çömelmiş, masmavi gözlerini gözlerine dikmiş Hacı İlyas böyle söylemişti Haluk’a, gördüklerini ilk anlattığında.
"Melekler, nurdan yapılmış varlıklar ama Allah’ın biçim verdiği, yarattığı yaratık neticede. Kudreti Allah kadar olabilir mi? Hâşâ, mümkünatı yok. Kudretleri yetersiz kalıyor bazı yerde. Kifayetsiz kalıyorlar yani, olacak şey değil düşününce de, ben diyeyim yapışıp kalıyorlar o ışığı görünce sen anla."
Elinde bir ayna, bir yandan Arapça harfleri kazıyor bir kalemle çıplak göğsüne, diğer yandan anlatıyor, havaya anlatırmış gibi.
"Ben ilk gördüğümde, köylük yerdeyim tabii, tam vâkıf olamadım. Çocuk kafası bir de, ne hayal ne gerçek henüz bilmiş değiliz. Ben görüyorum ama babam falan görmüyor, onu biliyorum yani. Gözüm kayıyor ister istemez, kalbim ağzımda, babamı kolaçan ediyorum, anamı, kardaşlarımı... Kimse oralı değil anlıyor musun? Hayır, kiler bir de orası, karanlık odadır; ışık falan gelmemesi lazım oradan, diyorum ki bir oyun mu ediyor aklım bana, başka kimse bakmıyor o yöne çünkü."
Boynuna kazıyor şimdi de kocaman elifi. Bir an bir ışık yanıp sönüyor gibi oluyor gözlerinde ya da Haluk’a öyle geliyor. Bir yandan yazıyor Hacı İlyas, bir yandan anlatıyor.
"Buradaki gibi normal kapı da değil sadece altından sızsın. Tahtadan kapı, deliğini buluyor sızıyor uğursuz! Budağın arkasına geçiyor kıpkırmızı yapıyor, çatlağından yürüyor, bir nevi cayır cayır yakıyor kapıyı. Tabii herkes normal hayatında, bir tek ben gözucuyla kapıya kaptırmışım kendimi, bir de artık yüzüm nasıl bir hal almışsa basmış anam çığlığı. "Kan, kan gibi" deyiverip yığılmışım ben oracığa. Dokuz yaşında çocuğum neticede."
Çıkarıyor pantolonunu. Basıyor besmeleyi ve bir elinde ayna, soldan sağa ve sağdan sola kazımaya devam ediyor harfleri birer birer.
"Sırtlamışlar Naim Hoca’ya götürmüşler, köyün imamıdır tabii. Okumuş üflemiş ama al al yanıyorum ben, kilerin kapısı gibiyim yani aynı, kıpkırmızı yanıyorum ben de. Anama yazıktır ayılıp bayılmış, çocuk elden gidiyor falan diye kasıp kavuruyor ortalığı ben sonradan öğreniyorum tabii, iki gün ben böyle bu halde kalınca bir deva bulmak adına araştırılıyor soruşturuluyor, bu sana dediğim Cevat Hoca’yı buluyorlar civardan. Tatar, gözlerine bakamıyorsun Allah seni inandırsın, bir ateş de oradan çıkıyor sanki, öylesine kudretli. Sen bana nasıl anlattıysan ben de aynen bir bir gördüğümü ilk defa ona anlatıyorum. Sıkıntı basıyor hocayı, vallahi bak. Bir Naim Hoca’ya bakıyor bir yandan söyleniyor. Bende akıl gidip geliyor tabii ama bak şeyi çok açık hatırlıyorum, bir vatandaş geldi iri kıyım, adına ne dediydiler vallahi hatırlamıyorum. Bir dakika falan baktı bana, göz bile kırpmıyor ama, sonunda dedi "En iyi ihtimal kör edersin çocuğu eğer yapmazsan Cevat, uyuyamazsın sen de bir daha, imanlı insansın." Vurdu kapıyı çıktı gitti sonra."
Dudaklarının içine bile yazdı Hacı İlyas. Oradaki işi bitince devam edebildi ancak anlatmaya.
"Boşaltmışlar tüm evi. Köy ahalisi hatim indirmiş elli adım ötede. Benim kafa gidip geliyor ama hatırlıyorum gene de yani. Cevat Hoca girdi eve ilk, kapıda beni işaret etti, getirdiler tabii. Dedi "Bırakın çocuğu şimdi biz içerde yalnız kalacağız." Çıkardı üstünü başını, kapı arkasında cayır cayır yanıyor, kıpkırmızı. Aldı hokkasını, bir tas da su. Suya baka baka yazdı o da aynen böyle. Yani senin anlayacağın evlat, bundan atmış sekiz yıl öncesidir, bizim evin ortasında aynen böyle o yazmıştır, bu sefer ben dinlemişimdir.
Cevat Hoca dedi ki:
"Melekler yalnızca bakar. Görürler, şahittirler. Bu iş dolayısıyla bize kalmıştır. İnsan, bir şey gücünün üstünde olsa bile Allah’ın kudretiyle harekete geçiyor, bin kere mağlup olsa da, ölse de, geberse de bin birinci seferde punduna getiriyor, galip geliyor. Melekler öyle değiller, başka türlü güzel varlıklar ama kudretleri bazı konuda sınırlıdır.
Bu kapının öte yanından gelen uğursuz kırmızı ışık Lâl diye bilinen âlemden gelir. Şimdi kulağını aç iyice dinle: Şeytan vardır ve insana secde edeceğine çekip gitmiş olduğu doğrudur. Lakin ne yerin yedi kat altında oturur ne de sıkılıp aramızda dolaşır. İnsanı kıskanıp Allah’a karşı gelmiş mahluk, bir de kibir çökmüş tabii, yakmış kavurmuş ortalığı.
Denir ki, bu kapının arkasındaki Lâl âlemi onun yaratımıdır. En büyük yaratıcı Allah’tır, ha’şa. Lakin bu uğursuz alevleri yoğurup yıldızlar yapmış, üfleyip suya çevirmiş, öfkelenip çamur gibi kaskatı kılmıştır.
Bu dünyada gözü yok o mahlukun, bir âlemdir ki, güneşi solgun ama orada, ay desen bir şekilde var, dünya desen kızıl ama görsen yabancılık bile çekmezsin. Kendisine bir âlem yaratmış yani sil baştan. Yine de duramamış işte kâfir değil mi, bu dünyada gözü yok dedik ama hiç uğramıyor da değil. Kırk bir kapı yapmıştır dünya üzerinde geçip gitsin diye. Benim bildiğim toplam on altı tanedir, yedisini de hattızatında bizzat ben kapamışım iblisin suratına."
Benim betim benzim bir atıyor o an, çocuğum zaten, dil desen tutulmuş, kalakalmışım. Neler diyor yahu... Bir tek ikimiz görüyoruz ama o kapının ardındaki ışığı biliyor musun? Tüm köy farkında bir terslik olduğunun ama gören, eden, hisseden yok yani. Toparlandı sonra birdenbire, bir ayaklandı. Nasıl ki ben şimdi girip çıkacaksam, o da öyle girip çıktı, Cevat Hoca... Sonra rahata erecen sen de, ben nasıl erdiysem."
Üzerinde Arapça harflerden bir giysi, aslen anadan üryan Hacı İlyas, doğrulup gitti uğursuz ışığın altından süzüldüğü kapının önüne. Çekti Haluk’u yanına, kulağına fısıldadı.
"Kırk dakika sonra ne ses gelirse gelsin, ne görürsen gör içeri gireceksin. Beni sürükleyip oradan çıkartacaksın. O an şuursuzca kelimeler dökülecek ağzımdan. Ne dersem yazacaksın, aman hiç birini kaçırmayasın." Tam girecekti kapıdan ki duraladı. "Sakın kırk bir olmasın. Hakkı kırk dakikadır."
Hacı İlyas kapıyı aralar aralamaz o kıpkırmızı ışık patladı evin duvarında. Bir anlığına göz yakıcı, sonrasında ise ne bulursa alıp içine çekiverecekmiş gibi. İlk ve son kez o ışığa adım atışını hatırladı Haluk, bir anda kendinden geçişini ve bir paçavra gibi duvara fırlatılışını. Şimdi o duvarın önünde bir elinde kalemi ve kağıdı, diğer elinde kulağını tıkayıp tıkamama konusunda düştüğü kararsızlığı, dakika dakika sayıyordu korkusunu.
Sayısız kadın ve erkek çığlığı sonrası, ilk dakikanın da kırkı çıkıverince, "Bismillah" diyip içeri daldı Haluk. Hayatı boyunca çektiği besmele bir elin parmaklarını geçmezdi.
Kızıl.
Güneş, ona güneş denirse, batıyordu karşısındaki pencerede. Bir garip kuş, bir garip ses çıkarıyordu pencerenin önünde. Tam yüz doksan sekiz yaşındaydı o kuş, içten içe biliyordu Haluk. Önünden bir zamanlar sevdiği bir kadın koşarak kaçıyordu. Bir zamanların oturma odasından, şimdiki Lâl’in duvarlarından süzülerek geçiyordu.
Bir adam bitiyordu bir anda burnunun dibinde. Sonra on adım ötesine uçuyor ama o uzaklıktan resmen kulağına fısıldıyordu.
"Bir fırtına yaklaşıyor."
Gülümsüyor adam.
Gülümsüyor.
Yaşlı adam.
Genç adam.
Bir kadın.
Güneş batıyor.
Solgun.
Bir çocuk kaçışıyor.
Yine o kuş, sahi ne o kuşun adı?
Ay mı o uzakta ki? Gerçekten ne kadar da uzak!
O an hatırlıyor, Hacı İlyas’ı. Bir köşede titriyor yaşlı adam. Sağ gözü tam karşıya baksa da ona dönük olan sol gözü dehşetle Haluk’u takip ediyor. Bir aşağı, bir yukarı. Konuşamıyor ama aslında halini bağıra çağıra anlatıyor. İçinde yankılanıveriyor bir ses Haluk’un.
"ÇIKKarrrrrrrrRRrrrrr"
Bir anda atılıyor Haluk ve sürükleyiveriyor Hacı İlyas’ı arkasında ufalmakta olan kapıya doğru.
Evinin sessiz karanlığına döner dönmez, kapıyı çekiveriyor Haluk. O kapıyı kapatır kapatmaz yüksek perdeden boğazını parçalıyor adeta Hacı İlyas.
Zavallı kalem, koşturan kelimeleri zor takip ediyor.
ADNINANYAADAKRALİĞEDİŞİNİNİLFRAHÇÜUKOALYANYAUKOALYANYAUKO
ZIDLIYRİBRİDNEDNİSETÖNINAGRAKROYİLEGNEDNİSETÖROYİLEGNEDNİSETÖ
ADNAKRAMATLALLALNİSKECEŞÜDEDNESRALRAPEVKIŞINADNIDRAEVÜTŞÜD
TİAEZİBYAUBLALİSİGNAHECNESAGRAKUMNUDYUDŞİMÇEGYEŞRİBROYURUD
NADANYAROYURUDADNAKRAMATTAPAKINISIPAKNINADONAYUNAYULİĞED
ADZIMAKRAÜCÜGADZIMARAYUDİNİSESNUNOEVARÇISİTTİGPİÇEGNALIYKAB
İNAMTAPAKINISIPAKNINADOTAPAKINISIPAKNINADOTAPAKINISIPAKNINADO
IPAKNINADORAVISALZAFADNAKRALOİNAMMİLASEVİSAIDAAYŞEIRALDALO
ISAROTAPAKINISIPAKNINADOTAPAKINISIPAKNINADOTAPAKINISIPAKNINADO
Haluk, Hacı İlyas’ın avucundan fırlayıp duvarda patlayan aynanın büyükçe bir kırığını alarak yazdıklarını okuyuveriyor. Yüzündeki dehşet henüz silinmemişken yarı baygın Hacı İlyas’ın sözleri minik kasırgalar yaratıyor aklının kuytularında. Soluk soluğa sesleniyor:
"Bana Hacı derler ama ben kutsal topraklara daha adımımı değdirmemişim. Benim gezdiğim yerler bambaşkadır."
Gülümsedi ve gözleriyle kapıyı işaret etti:
"Sence hangisi Lâl evlat? Burası mı yoksa orası mı? Ve ne dersin bakalım, sence ben o kapıyı kapattım mı? Yoksa sonsuza dek açtım mı?" |