Güzay: Cennetin Gözyaşları - Galip DURSUN


İstanbul'un en eğlenceli yerlerini saymaya çalışsam sanırım ilk sırayı otobüs durakları işgal edecektir. İstanbul'un otobüs durakları benim yaşantımda gerçektende özel bir yere sahiptirler. Herhangi bir tanesinin şu sıralar yeni konulmaya başlanan metal koltuklarından birine yaslanmalı ve anlatmak istediğim şeyi kendi gözlerinizle görmelisiniz. Gerçekten de, korkunç bir panorama olan bu koca şehrin her tarafından, her türden insanın ömründe en az bir kez geçtiği geniş bir cadde bulmalı, onları kuşkulandırmadan yada başınızı belaya sokmadan oturup sadece gözetlemelisiniz. Fark edeceksiniz ki bu kocaman kalabalığın içindeki her türden insan ömründe bir kez bile olsa o ilginç açık hava bekleme salonlarında görünecektir. Batı Avrupa'nın meşhur ve kültürlü belgesel yapımcılarının yaptığı gibi bir köşeye çökmeli ve gelip geçen insan sürüsünün en göz alıcı hareketlerini izlemelisiniz. Üstelik bu açık hava gösterisine para vermek zorunda da değilsiniz...

Her zaman böylesi etkileyici gösterileri bu kadar ucuza izleyemezsiniz. Yani, demek istediğim, bunun bu kadar ucuz olması -aslında şairin dediği gibi 'bedava' yaşabilmek bu anı- gerçekten kendinizi şanslı bir adammış gibi hissettirmeli sizi. Gözlerinizin her gün sizi de içine katıp uzaklara götüren kırmızı-mavi renkteki Macar yapımı otobüsleri, onların içerisinde sizinle aynı havayı paylaşan, bazen canınızı bile sıkan, yaşam sahnenize bir şekilde sızan bu ilginç figüranları görmesine izin vermelisiniz. İlginç şehir yolcularının keyif verici garipliklerini sakince izlemeli ve birlikte yaşadığınız kısıtlı anlarda yeni bir espri, belki de bambaşka yönlerini görebilmeyi denemelisiniz. Hem bazen en ufak bir gariplik bastırılmış paranoyanızı ateşleyip sizi zor bir durumdan kurtarabilir; eğlenmenin yanı sıra işinize gerçekten yarayabilir şeylerle karşılaşmanız işten bile değildir otobüs duraklarında...

Kim bilir....

* * *

Yanımdaki son yolcu da umutsuz bir şekilde saatine bakıp geciken son otobüse, onu imal edenlere, otobüsü süren adama, onun gecikmesine neden olabilecek herhangi bir yolcuya, eğer gecikmenin sebebi bir trafik kazası ise bu trajik durumu kendisine yaşatan o zahiri ağır yaralı adamlara, otobüste bayılıp kalmış olabilecek ihtiyar bir adama, eğer bayılan bir kadın ise ona ve onu bu dünyaya getiren kadına, kadının kocasına ve onu seven tüm herkese; eğer gecikmenin sebebi hiç biri değilse de onu gecenin bir yarısı son otobüsüne yetişebileceğine bir şekilde ikna edipte fazladan bir kez daha sevişmelerini sağlayan çok güzel olduğunu iddia etmediği sevgilisine uzunca boylu ve yüksek tondan bir küfür etti. Yaklaşık olarak 21 santime 27 santimlik, temiz bir mektup kağıdını baştan sona kadar doldurabilecek ve hatta kağıdın temizliğini sadece girişindeki bir iki kaba sözle tamamen berbat edebilecek olan bunca lafı bir çırpıda söylemesini garip bir şok halinde sırıtarak izledim. Tanrım, otobüs durakları gerçekten inanılmaz oluyorlardı...

Adam bahsettiğim şeyleri bir Ramazan davulcusunun ayıp sözlü bir ilahi söylemesini andıran garip bir ahenkle saydıktan sonra sokağın girişinde beliren taksiye eliyle işaret etti. Bu saatte (gece yarısına yirmi dakika vardı) otobüs beklemek gerçekten aptalcaydı. Bana bir iyilik yapmak istediğini hissettim. Kibar bir ses tonuyla gelmek isteyip istemediğini söyledi. Biraz evvel bir ortaoyunu senaryosunun yarısını dolduracak kadar kıvrak ve esprili küfürler eden bu adamın nezaketine küçük bir tebessümle teşekkür edip beklemek istediğimi söyledim. Adam başını sallayarak arabaya bindi.

Taksiciye başından geçenleri anlatmaya başlamadan hemen önce gideceği yeri söyleyip gündüz tarifesi açtırmayı da ihmal etmedi. Taksicinin kurnaz gülümsemesinde açık ve net olarak bu tarz heyecanlı insanları dolandırmaktan aldığı zevki görebiliyordum.

Ancak kendini tamamıyla Tanrının işlerine vermiş bir dervişin okuyabileceği haliyle, Tanrının lisanında ve bu taksicinin garip suratına yazılmış harflerde aynen şöyle diyordu: "Artık çok geç..."

Taksimetrenin belleğinde durduğundan tertemiz bir toz zerresi kadar şüphem olmayan 3lü tarife uygulamasına, sinirli adama ve taksiciye katıla katıla gülmeye başladım. Arabanın gittikçe silikleşen silueti gözlerimin önünden kaybolup giderken gündüzleri başka, geceleri başka, gecenin bir vakti gündüz tarifesi açtırmaya çalışan kurnazlara karşı ise bambaşka ve acımasız olan taksimetreye, onun mucidine ve zavallı adama uzun uzun güldüm. Nefes alış verişlerim tekrar belirli bir düzene girmeye başladığında ise bunu unutmaya karar verdim...

Böylesi garip durumları hazırlayan, sunan ve sahneye koyan insanlar genelde size yapılabilecek pek fazla bir şey bırakmıyorlar. Açıkçası garipliğini gülünçlüğünden aldığı ilham ile besleyen böylesi ilginç durumlarda yapılacak tek şey gülümsemek olsa gerek. Kahkahalar ise gırtlağınızda dalgalar halinde birikmeye başladığında gerçekten o sıralar canınızı sıkan her şeyi unutuveriyorsunuz.

Gülme krizinin geçmesi ile beş dakikalığına da olsa zihnimden uzakta tuttuğum onlarca şeyi tekrar düşünmeye başladım. Son beş aydır süregelen yorucu koşuşturmamızı ve bugün akşam saatlerinde düştüğümüz korkunç pusuya aldırmadan birazdan olacaklara odaklanmaya çalıştım.

Saatin gece yarısına son on beş dakika kaldığını işaret ettiği bir zamanda İstanbul'un gündüzleri en işlek ama geceleri de tam tersine son derece ıssız olan meşhur Agah Efendi sokağındaydım.

Bu sokağın suç ve suç dünyasına karşı inanılmaz bir çekiciliği vardır. Eğer Agah Efendi'de biri bir suç işleyecekse sokak neredeyse tamamen boş olur; gözleri kızarmış katillere, tenleri gecenin rengine karışan hırsızlara ve son yıllarda da ucube giyimli uyuşturucu satıcılarına kucak açmış bir yerdir.

Garip bir şekilde, 19. yüzyılın ikinci yarısında burada yaşamış, nazikliği ve efendiliği ile ünlü meşhur Agah Efendi'nin adının gösterişli harfler ile sokak girişine yazıldığı günden bugüne kadar ismiyle tamamen zıt bir mizaca sahip bir hayat yaşayan bu sokakta her türlü suç meydana gelebilirdi. Durduk yerde adamın birisi basit bir nedenden dolayı karnınıza bıçağını saplayıverir, şehrin en güzel fahişelerinin iki sokak aşağıdaki meşhur caddeden ettikleri küfürleri duyarken gözleri dönmüş bir keş suratınıza falçatasını sallarken pekte üzülmezdi.

Sokağın karmaşık yapısı ve çevre semtlerdeki sessizlik (buralar hiçte masum olmayan bölgelerdir) suçlu yada suçlulara ortadan kaybolmak için zaman ve olanak sağlardı. Hemen her suç bu şekilde sonuçlanmakla birlikte failleri eninde sonunda ortaya çıkartılan her şaşalı "İstanbul Vukuatı" gibi Agah Efendi'de işlenen cinayetlerin farkı suçluların asla olayın hemen ertesinde bulunamaması idi.

Bundan 60 yıl önce Şahin Yalı'nın -ki o tüm polis müfettişleri için halen bir fenomendir-, meşhur falcı Mehmet Kuzgun'la karşılaşmasına neden olacak Cemal Yanık cinayetinde bile failler ancak bir hafta içinde bulunmuştu. Şahin Yalı gelmiş geçmiş en iyi polis müfettişi olarak bilinse de biz aslında onun usta bir istihbaratçı oluşunu çok yakından biliyorduk. O, bizi yetiştiren Mehmet Emin Bey'in, patronumuzun babası olmakla birlikte ömrünü Büroyu yok etmeye adamış tehlikeli bir adamdı. Trajik bir tezat olsa da Mehmet Emin Yalı polis memurlarından halen nefret eder...

Cinayet ve kavgaları ile ünlü meşhur bu sokak, saat yarımı göstermek üzereyken son derece bakir görünse de 1960 yılında hemen bir sokak yukarısına kurulan ancak şu sıralar terkedilmiş izbe bir binayı andıran emniyet müdürlüğü sayesinde son 30 yılını garip bir sakinlik içerisinde geçirmişti. En azından öyle görünüyordu.

Artık Agah Efendi, birbirinden habersiz ekip araçlarının her 30 dakikada bir devriye gezdiği ilginç bir mekandı. Ama yine de İstanbul'da yaşayan her kötü adam ömründe en az bir kere gördüğü Agah Efendi'de bir suç işleme şerefine sahip olduğunda asla ele geçmedi. Gecenin geç bir saatinde bu sokaktan sessizce uzaklaşmaya çalışan her suçlu, sonraki birkaç günü yaptıklarıyla yaşayarak geçirme ayrıcalığını hiçbir zaman kaybetmedi...

Gündüzleri dolup taşan kaldırım taşlarında onlarca seyyar satıcıyı barındıran, gelip geçen yüzlerce adama ev sahipliği yapan bu sokak gecenin hafif kırgın karanlığında o kadar masum görünüyordu ki, bunu size tarif edebilmem mümkün değil.

Ortağım ve ben garip tesadüflerin ortasında bir hayat yaşamakla ünlü Agah Efendi'de birazdan oynayacağımız oyunun, daha doğrusu uzun zamandır oynanan ve artık son perdesine gelinen bu uzun piyesin ücreti yüksek son perdesine hazırlanıyorduk.

Oyuncuları için çokta bir kazanç ifade etmeyecek olan bu son perdede elde edilecek olan tüm gelire sahiplenecek olan Büroya karşı en ufak bir kıskançlık hissetmeden planı bir kez daha gözden geçirdik.

Bazısı birkaç ölüm karşılığında sunulacak olan her bir repliğimizi zihinlerimizde son bir kez daha tekrar ederken uzaktan gelen hafif mavi-kırmızı bir ışık ile gösterinin yaklaştığını anladım. Otobüs durağında beklenilen son şey olan ama bizim onu beklemek için özellikle orayı seçtiğimiz şey buraya geliyordu.

Bir polis aracı...

Ortağımın uzun boylu öksürmesi ile sahneye son daveti de alırken aracın şehir içi hız sınırının iki katı hızla bulunduğum yöne doğru geldiğini gördüm. Gülümsedim, genelde ben ne zaman canımı sıkacak bir şeyle karşılaşsam suratıma oturan bu habis gülümsemeyi durduramam. Bu kesinlikle biraz evvelki garip durum karşısında yaptığım gibi masum bir tebessüm, neşeli bir kahkaha atma durumu değildir çünkü...

Bazen bu sinir bozucu soğuk kanlılığım cehennem gibi sıcak ve can sıkıcı bir yerde soğuk ve keyifli bir gün geçirmemi sağlar. Ben ise bütün ömrümü hüzünlü bir sonbahar yağmurunun altında gezinmek karşılığında kolaylıkla size verebilirim. Elinizde şu an başımın üstünde duran bulutsuz gökyüzünü ağlatabilecek romantik bir öykünüz varsa bunu hemen deneyebilirsiniz....

Gittikçe bana yaklaşan polis aracının mavi kırmızı ışıklarının uzun saçlarımın arasından yüzüme yansımaya başladığını biliyordum. Kapanmış gözlerimin gerisinde binlerce düşüncenin telkin ettiği kaotik bir huzuru yaşarken buna aldıracak durumda değildim. Ama yine de yolun karşı tarafında karanlığın ve orada duran çöplerin arasına uzanmış genç bir adamın suratına yerleşen ve buradan seçilemeyen huzursuz ifadeden içinde bulunduğum durumun hiçte bahsi geçen huzuru yaşanabilecek bir yanı olmadığına karar verdim.

İlginçtir, bazen siz başınızı kaldırıp yağmurun yağıp yağmayacağını anlamak için gökyüzünde kararmış bulutlar ararken uzaklarda bir yerlerde kendince yuvasına kaçmaya çalışan yaşlı bir yılanın verdiği sessiz sedasız uyarıyı asla fark edemezsiniz.

Gökyüzünün iki yüzlülüğü meşhur olan İstanbul şehrinde kötü giyimli, çöplerin arasında uyumaya çalışan genç adamların bu trajik tezatı ise genelde yeterince uyarıcı etken olmalıdır. Hele ki karşınızda duran gözleri baygın adam elindeki tiner kokan bezin arasına sarılmış telsizinden size ekip aracının içerisindeki can sıkıcı durumu heyecansız bir ses tonuyla acele etmeden haber veriyorsa.

Buğranın pekte huzur telkin etmeyen kısık sesiyle söylediği sözleri duydum:

"Ortak, adamlarımız burada."

Kısa bir öksürük nöbetinin ardından önüme eğdiğim başımla cevap verdim. "Tanımlayabilir misin?"

"Olumlu, görüş: net. Tanımlarımıza uyuyorlar."

"Anladım. Kesinleşelim. Bu kesimde yaşayan çok fazla insan yok ama yine de ortalığı panayır yerine çevirmeden önce emin olsak iyi olur, dias."

"Hayır, şu an kesin olarak doğruluyorum: hedef görüşümüzde. Dahası aracın arka kısmında oturan adam seni tanıyor." Kısık bir kahkahanın ardından devam etti. "Bugün kütüphane de tanışmış olabilirsiniz ve açıkçası bakışları hiçte hoş değil."

Gülümsedim. "Benden etkilendiğini anlamıştım. Sen Kütüphane de onu görmemiştin, değil mi?"

"Hayır, o sırada arka tarafla uğraşıyordum. Ama dur biraz." Bir kez daha Buğranın telsizin öbür yanından gelen kısık kahkahasını duydum.

"Ne oldu?"

"Ben bu adamı tanıyorum."

Başımı sol yanıma doğru çevirip uydurma bir merakla sordum. "Kimmiş o?"

"Bütün bölgenin efendisi. Binbaşı Necdet Bey'e 'hoş geldiniz' demek ister misin?"

"Aradığımız adam?"

"Aradığımız adam, dias. Anti-terörizm Bölge Müdürü."

Ellerimle usulca saçlarımı gözümün önünden çekip başımın arkasına doğru attım. Sonra ise defalarca tekrarlanmış bir hareketin devamı olarak yavaş hareketlerle koltuk altlarıma asılı duran silahlara doğru uzandım. Emniyet tokalarını açıp sanki kollarımı birleştirmişim gibi durarak Buğraya ve o anda bizi dinleyen Büro merkezine gerekli son mesajı verdim.

"Kayda geçilsin: Operasyon, Güzay - Cennet'in Gözyaşları. Hedef: Necdet Alpay. Anti-Terörizm Bölge Müdürü. Taşın en son görüldüğü adam... "

Buğranın onayını bekledim. Bütün umursamazlığı ile kısa bir cevap verdi."Onaylıyorum, hedef: Necdet Alpay."

"Tahmini ölüm süresi: 245 saniye."

"Olumlu. Fazla bile sayılır"

"Tahmini Ölü İnsan Sayısı: 3, Tahmini Ölü Udar sayısı: 0, Tahmini Ölü Uphir sayısı: 0"

"Onaylandı..."

"Kayda geçilsin. 6 Ekim 1999, saat 00:25, gece yarısına 5 dakika var. Hedefin ve gerekli görülenlerin yok edilmesi için doğrudan emir veriyorum. Cebrail Levi Atahan. Cebrail Levi Atahan ve Buğra Çetin adına, Rütbe: Lider, Kara Alev."

Bu sefer telsizin diğer ucundaki üçüncü seste bize katılmaya karar vermişti. Duygusuz bir kadın sesi her ikimizin de telsizinde yankılanan ses ile merkezden gereken cevabı veriyordu.

"Onaylandı, kayıt edildi."

Buğranın gözlerindeki parıltıyı bu mesafeden görmeye başlamıştım.

Silahının üzerinde elini gezdirirken keyifle söylendi. "O zaman gösteri başlasın, dias..."

Buğranın yattığı duvar dibine hiçte yakışmayan bir çeviklikle doğrulup altından uzun av tüfeğini çıkartışını fark edemeyen zavallı satılmış polis memurları o esnada tüm dikkatlerini otobüs durağında gecenin bir yarısı son arabayı bekler gibi gözüken ve garip sesler çıkartan bana yöneltmişlerdi.

Ölümcül hatalar genelde böylesi basit durumlarda yapılırdı. İyi bir tuzak, çok akıllı bir ava kurulan basit bir düzenekten ibaretti ve Buğra elindeki kobalt çeliğinden uzun namlulu av tüfeğinin sürgüsünü hızla çekip bırakarak sol yanlarında belirdiğinde kendini çok zeki zanneden bu adamlar teknik olarak çoktan ölmüş sayılırlardı, geriye kalan 210 saniye içerisinde hayatta kalmayı başarabilseler bile...

Kendi kendime mırıldandım ve ayağa kalktım. Aniden 16lık av tüfeğini suratlarının ortasına dayanmış olarak bulan bu zavallıların yanlarına ulaştım. O esnada geçen bir iki saniye içerisinde bir elimde uzatılmış mermi kütüğü 20 mermi alan tam otomatik tabancam ve diğer elimde duran 940 PPK Walther'ımın sinir bozucu gece mavisi parıldamasını gören arka koltuktaki adamın ürkmesini ve eliyle silahını çıkartmaya çalışmasını fark ettim. Orada ölümü getiren baş melek olarak belirmiştim artık. Ve bu noktada onun çıkartmaya çalıştığı 38 kalibrelik silahı çokta fazla önemli değildi benim için.

Efsaneler de Şeytanın bir numaralı öğrencisi ama aynı zamanda onun kovulmasından sonra Şeytanın yapabileceği kötülüklere karşı Cennetin elindeki en büyük koz olan Cebrail'den bahsediliyordu, tabii Tanrının isteği ile... Elbette ben o değildim. Ama o anda kendimi kötülüğün yeşil banknotlarla satın aldığı bu üniformalı adamlara bakarken aynı onun gibi hissediyordum. Adımı seviyordum. Kendimi sevmem ise dünya üzerinde bulunan onlarca narsistin rüyalarını süsleyebilecek kadar yoğundu...

Silahımı benim tarafımda duran adamın yüzüne doğrulttum. Böylesine etkileyici bir hareket ve kurnazca düşünülmüş bir gösteriyle karşı karşıya kalındığında etik olarak yapılması gereken tek şey ayağa kalkıp alkışlamaktır. Bravo ve el çırpma seslerini duymamanın bende oluşturduğu müthiş de-motivasyona bile razıyken ön koltukta oturan kel kafalı aynasızın elini beline atmaya çalışması ise çok daha aşağılayıcıydı. Ona bir ders vermek ile onu cezalandırmak arasında gidip gelirken birden Buğra'nın o karanlık sesini duyarak kendime geldim. Kapıdan uzaklaşmamı söylüyordu. Adam neredeyse silahını çıkartmak üzereydi. Acemi bir çocuk gibi orada dikildiğimi fark edip kendime kızarak kenara doğru çekildim.

Tanrı biliyor ya, ortağım elindeki av tüfeğini sadece bir kez ateşledi ve aracın ön camından adamın beyninin bu kötü fikrin mimarı olan parçasını net bir şekilde gördüm. O anı size anlatamam. Diğer adam vücuduna giren küçük saçmalarında etkisi ile ön koltuğun arasında duran otomatik tabancaya uzanmaya çalışması ise benim sıramın geldiğini haber veriyordu. Otomatik tabancamın mermi haznesinde duran kapsüllerin yarıya yakınını bir saniye gibi bir zamanda diğer adamın göğsüne boşalttım. Arkada oturan adamın inanmayan gözlerle bana bakarken yaşadığı şeyleri düşünmemeye çalışarak ön koltukta yatan cesetlere baktım. Sadece bir nefes alımlık sürede ortalık gerçekten karışmıştı.

Ön koltukta duran diğer adamın cansız başını sol elimdeki küçük silahın susturucusuyla sağa doğru iterken mırıldanmaya devam ettim.

"İşte kıyamet böyle bir şey olacak. Kısa, ani, ölümcül ve mümkün olduğunca da gösterişli..."

Silahımı son bir kez daha adamın başına hedef alarak ateşledim ve dağılan kafatasının bana sağlamış olduğu güven duygusuna sırtımı dayayıp silahımdaki boş mermi kütüğünü hazneden dışarıya bırakacak olan düğmeye bastım. Bu arka koltukta duran adamın kasvetli sessizliğine garip bir hareketsizlikte katmıştı. Biz gerçekten cani olmalıydık, öyle düşünüyordu. Gözümüzü kırpmadan ve profesyonelce korumalarını ortadan kaldırmış, dahası bunu çok acımasız bir şekilde yapmıştık.

Buğra ise av tüfeğinin sürgüsü bir kez daha kurup bırakarak silahını arka koltukta oturan adama doğrulttu.

Bütün gece sağda solda planlar yapıp mermi kütüklerine mermi sıkıştırırken düşünmekten unuttuğum ve şu an gırtlağımın kırış kırış olmasına neden olan susuzluğumun da etkisiyle sesim kısılmıştı. Buğra'nın kine benzer bir sesle adama sordum.

"Taş, lütfen?"

Adam soran gözlerle anlamadığını ima etse de taşın onda olduğunu biliyorduk.

"Cennetin Gözyaşları, şu yeşim taşı. Taşı ver!"

Adam vakur bir eda ile doğruldu. Durumu anlamıştı. Usulca elini ceketinin göğüs cebine soktu ve metal bir muhafazayı bana doğru uzattı.

"Teşekkür ederim bayım" dedim. Kutuyu açıp koyu yeşil renkteki taşı ve kolyesini cebine koydum. "Bu güzel yeşili kırmızı ile boyamak istemezdim doğrusu..."

Adam gülümsedi. Beni bir tehlike olarak görmediği belliydi. "Nasıl olsa geri alacağım. Şimdilik sende kalmasının bir sakıncası yok, köpek..."

Gülümsedim. Elimdeki silahın namlusuyla Buğra'yı işaret ettim. "Ben tekrar karşılaşacağımızı hiç sanmıyorum, efendim!"

Buğra silahın namlusunu adamın alnına bastırıp onu geriye itti. Karşısında benim gibi son derece sevecen bir gülümseme ile duran birinden sonra Buğra gibi bir şeytanı görmek onu gerçekten etkilemiş olmalıydı.

"Aslında bu elimdeki şey kesinlikle benim tarzım değil. Ama sana bir şey hatırlatması için özellikle getirdim" dedi. "İhtiyar bir adamı. Bizim gerçekten çok sevdiğimiz, ihtiyar bir adamı..." Gülümsedi.

Böylesi duygusal konuşmalara çok fazla kendisini veremeyen bir adam olduğuma inanmışımdır hep. Şu ana kadar geçen 110 saniyeyi hesaba katarak bende sol elimdeki sinsi silahımı adama doğrulttum. Diğer elimdeki silahı koltuk altımda diklemesine duran mermi kütüklerinden biriyle doldurmaya çalışırken bir şekilde bu konuşmaya dahil olma isteği duyuyordum. İnsanı garip yapan tüm bu düşünceleri kendimle tartışmayı sonraya bırakıp adama seslendim.

"Şu an revirde, vücudunda 10a yakın mermi deliğiyle yatan ve seni parçalara ayırmadan ölmemesi konusunda kendisinden söz aldığımız bir adamı" dedim.

Adam gayri ihtiyari bir şekilde cevap verebilme cesareti buldu. Ciddi bir şekilde cevap verdi.

"Sizi ve o bahsettiğiniz adamı tanımıyorum bile."

"Hayret" dedim. "Ama o ve biz seni ve sana 100e yakın özel tim görevlisini içeriye gönderme emrini vermen için sana rüşvet veren adamları tanıyoruz." Gülümsedim. "Taşı almak için oraya soktuğun zavallılar... Kaç tanesi öldü?" diye sordum.

Cevap vermedi. Telsizlerden ve istihbarat bölümümüzden 45 ağır yaralı askerden sadece 3 tanesinin kurtarılabildiğini öğrenmiştik. Buğra kütüphanenin arka kısmından girmeye çalışan 20'ye yakın adamı tek defada ortadan kaldırmış ve bende içeride Taş'ın koruyucusu Udarın kafasını kestikten hemen sonra 25 tanesini vurmuştum. Şu an sağ elimde duran Glock 10 mm, bugün Udarlarda dahil olmak üzere toplam 30 hayatı almıştı. Tüm bunlar olurken Leviathan ise sadece bir kez gülümsemiş ve o da koruyucu Udar Efendisi'nin başını 3 metrelik gövdesinden ayırdıktan hemen sonra ortadan kaybolmuştu.

Buğra dişlerini sıkarak kaldığım yerden devam etti.

"Aptal orospu çocuğu seni! O parayı aldıklarının senin pis karaciğerini lüks bir restoranda yememek için kendilerini ne kadar zor tuttuklarını bilmiyorsun değil mi? Kimin için çalıştığını bilmiyorsun değil mi, ha; seni adi köpek! Şahin Yalı'nın özentisi, pislik! Büroyu ele geçirmek için fırsat kolluyordun demek. İşte sana fırsat piç kurusu, Biz Kara Alev'iz. Haydi değerlendir; haydi! "

Adam gayet ciddi bir şekilde sordu. "Neden bahsediyorsunuz? Sadece görevimi yaptım ben"

"Ömründe hiç Udar gördünüz mü bayım?" Saatime baktım. 60 saniyemiz kalmıştı. "Şans, sadece şans... Bazıları daha onları fark edemeden, onları avlayanlarla tanışmak zorunda kalıyorlar..."

Her iki elimdeki silahı da adamın suratına doğrultup ateşledim. Aynı anda Buğranın da av tüfeğini ateşlediğini duydum. İki elimdeki silahlar bittiğinde buğra pelte kıvamına gelmiş cesede halen ateş ediyordu. Doğrusu 16'lık bir Remington av tüfeğiyle öldürülmek hiçte hoş bir şey değildi.

"Merkez, onayla. 6 Ekim 1999, saat 00:30, tam gece yarısı. Av ve etrafındaki yok edildi, kusursuz. Taş ele geçirildi. Ölü insan sayısı:3, ölü Udar sayısı:0, Ölü Uphir sayısı:0"

Buğranın nefret dolu sesi mesaja devam etti. "Onaylıyorum."

Silahlarımı tekrar koltuk altımdaki askılara sokarken devam ettim.

"Temizleme ekibi yollayın. Sesleri duyanlar olabilir. Agah Efendi'den çıkana kadar ortalığın güvenli olmasını sağlayan. Eğer duyan olmasa bile son otobüs 15 dakika içinde durakta olacaktır. Onlar gelmeden etrafın gereksiz her şeyden temizlenmesini ve sahnenin planlandığı şekilde düzenlenmesini istiyorum."

"Onaylandı efendim."

"Kayda geçilsin, Cebrail Levi Atahan. Cebrail Levi Atahan ve Buğra Çetin adına, Rütbe: Lider, Kara Alev."

Karşıdaki metalik ses onayladı. "Kayda geçti. Ekip yolda."

Buğra sordu: "Patron ne durumda?"

Merkez bu sefer daha insancıl bir sesle yanıt verdi. "Geldiğinden daha iyi. Yaşayacak gibi görünüyor."

"Biz gelmeden ölmese iyi olur." Gülümsedim. Bu adamı gerçekten çok seviyorduk.

Buğra eski püskü pardösüsünün altında duran hücum yeleğinden bir tane el bombası çıkarttı. Sokağın girişine park ettiğimiz aracımıza doğru yürürken bombanın pimini çekti ve biraz önce küçük çaplı bir katliam gerçekleştirdiğimiz ekip aracına fırlattı. Araç büyük bir gürültü ile patladı. Silah sesleri duyulmamış olsa bile bu kesin etraftaki diğer ekipleri harekete geçirecekti...

Temizleme ekibi biz daha sokaktan çıkmadan gelmişti. Buğra arabayı çalıştırırken etrafa Kalashnikof otomatik tüfekle ateş etmeye, yeni atış yapılmış 16lık Reminton pompalı av tüfeği, Luger -10 mm, Walther PPK gibi silahları etrafta bulunan çöp kutuları, kanalizasyon girişleri gibi yerlere atarak balistik uzmanları için hedef saptırma işleri yapıyorlardı. Biz sokaktan çıkmadan işlerini bitirip hızla aksi yöne hareket ettiler.

Ertesi sabah herkes bu olayı konuşacaktı. Özel harekat bölge müdürü ve iki kıdemli koruması trajik bir terörist saldırı sonucu, gece yarısı öldürülmüşlerdi. Bütün gece yapılan arama tarama sonucunda olayda kullanılan silahların bir kısmı, şans eseri atıldıkları kanalizasyon arterleri içerisinde atık sulara karışıp kaybolmadan, bir kısmı da doğrudan olay yerinde bulunacaktı. Hemen o sabah el altında tutulan -belki de himaye edilen- birkaç terörist olayın failleri olarak aranmaya başlanacaktı. Kısa süre sonra olayı gerçekleştiren acımasız teröristler yakalanacak ve olay polisin başarıları arasında kaydedilecekti. Ama kimse bugün ortağım ve benim bütün soğuk kanlılığımızla gerçekleştirdiğimiz katliamdan ve gerçek nedeninden bahsetmeyecekti. Bölge müdürü tabii bir pusuya düşmüş ancak sayıları 15'e varan terörist grup tarafından açılan çapraz ateş sonucunda sonuna kadar mücadele ederek kahramanca ölmüştü. Akşam üzeri yaşanan kütüphane baskını ise kendini komplo teorisi uzmanı sayan birkaç paranoyak gazeteci tarafından bu olayla bağdaştırılmaya çalışılacak ve sonunda da gazetecilerin susturulmasıyla olay tamamen örtbas edilecekti.

Bunu bir tek biz ve elli yıldır Büronun güçlü elini ilk defa üzerinde hisseden devletten bilecek, başkaları da konuşmaya cesaret bile edemeyecekti. Hükümetler hep bizim peşimizde olmuşlardı zaten. Bu olayın sonrasında büyük bir titizlik ve gizlilikle yürütülecek olan devlet soruşturması bizi çokta huzursuz etmeyecekti.

Yanı başımızdan patlama ve silah seslerini duyarak hızla oraya gelen başka bir zırhlı ekip aracı geçip gitti. Adamlar bizi fark etmemişlerdi bile. Ama emindik ki kopacak olan küçük kıyametten sonra zihinler zorlanacak ve o an önemsiz siviller olarak üzerinde durulmayan eşkalleri üzerinde hummalı çalışmalar yapılacaktı.

Şu an saatte 80 km hızla av sahamızdan uzaklaşıyorduk. Temizleme ekibi ise orada hiç olmamıştı sanki... Ne pahasına olursa olsun, Agah Efendi bir kez daha suçu korumuştu.

Buğra son bir kez daha söylendi. Suratındaki çöp artıklarına karışmış olan et parçalarını elindeki bezle temizlemeye çalışıyordu.

"Mehmet Emin Yalı'dan sevgilerle. Orospu çocukları..."