Siyah Tüllü Kız- Murat ÖZSALITIK - Deniz YÜKSEL


Kristal bardağın içinde titreşen mum ışığını seyretti bir süre. Hiçbir şeye aldırmadan dans ediyordu küçük alev parıltıları. Boşalmış bardağı masaya geri bıraktı ve tekrar doldurmak için içki şişesine uzandı. Ucuz şarap, şişeden bardağa sakince akarken yüzünü buruşturdu. Yayılan koku, o iğrenç tadı getirmişti beraberinde. Ama ne olursa olsun bu bardağı da bitirecekti. Ve sonra bir bardak daha dolduracaktı. Kusana ya da -ki böyle olmasını tercih ederdi- sızana kadar durmayacaktı.

Sabah, isyan eden bir mideyle uyandığında, duvarlara tutunarak baş dönmesinin etkisini azaltmaya çalışırken, tuvaletin kapısını araladığında; en azından, kafasının içinde dönüp duran o kahrolası düşüncelerden kısa bir süreliğine arınmış olacaktı.

Peki gerçekten kendine acı çektirmesi gerekiyor muydu, başka bir tanesini unutmak için? Yoksa sadece kendini mi kandırıyordu? Belki de o hep orada duruyordu ve bilinçaltı onu yoğun bir şekilde gizliden gizliye hissettirmeye devam ediyordu.

Kendisinden korkmaya başlamıştı. İyice dengesizleşmişti; özellikle de içtiği zamanlarda -son zamanlarda içmediği pek olmuyordu- bütün kontrolü içindeki acı çeken hayvana devrediyordu. Acısını dindirmek için hiçbir şeyden çekinmeyecek olan o ilkel hayvan; yoğun karanlık...

Saatinden gelen uyarı ile dağıldı düşünceleri. Hayatının bir saatini daha tüketmişti. Acımasızca harcanan değerli bir hazine... Peki bu gece için daha ne kadar vakti kalmıştı? Saat bir de olabilirdi, dört de... Gecenin ilk saatlerinden beri zaman kavramı onu terk etmişti.

Ne hoş, diye düşündü. "Biri gitti, geriye kaldı üç..." Zaman ve mekan, insanoğlunun başlangıçtan beri tutsak olduğu canavarların sadece iki tanesi, mahşerin dört atlısı... Yüksek sesle güldü ve mırıldandı: "Hepimiz acınası köleleriz..."

Yeni doldurduğu bardağı da yarıladı bir nefeste ve acı acı öksürdü. Son bardak midesini bulandırmaya başlamıştı. Sandalyeden sendeleyerek kalktı ve sallana sallana tuvalete gitti. Henüz kusmak için çok erkendi; ama saatlerdir içtiklerinin fazlasını o pis deliğe akıtmak ona iyi gelecekti. Temizlik gibi -o an hiçbir anlam ifade etmeyen- kavramları gözardı ederek işini bitirdikten sonra lavaboya eğildi ve yüzüne iki defa soğuk su çarptı. Tabii ki bu hiçbir şeyi değiştirmedi. Ne biraz olsun ayılmasını sağladı ne de baş dönmesini hafifletti.

Korkunç mide bulantısı ve karıncalanan beyninin tarifsiz sızısı teslimiyet öncesi son mücadeleye karıştı. Haftalardır kesilmemiş tırnaklarını içinden yükselen ani bir dürtüyle kendi boynuna geçiriverdi. Mide bulantısına getireceği bir çözümün olmaması, onu başka acılarla süslemeye yönlendirdiği için tırnaklarını boynuna bastırdıkça bastırıyor, deri parçalarının tırnaklarının içine dolduğunu hissediyordu.

Boynundaki kan damlaları, sıcak bedenine doğru süzülürken, yeni acısının eskisini örteceğini düşünmüştü; fakat düşünceleri bile onu yalnız bırakmak ister gibiydi.

Her şeyden yoksundu, kendi canını bile istediği kadar acıtamamıştı. Ölümün sıcak kanı bile istediği gibi akamamıştı boynundan. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını fısıldadığında, kendi canını acıtmak için kullandığı tüm dolambaçlı yolların ona zevk vermediğini anlaması, hiç de yeni olmamasına rağmen bir tokat gibi çarptı yüzüne.

Ağzı alaycı bir gülüşün etkisiyle çarpılmıştı. Gözleri; kendisine acımasıyla, nefretinin akmayan gözyaşına özlemiyle kavrulduğunu haykırır gibiydi oysa.

Kan bulaşmış eliyle içki kadehini tutarken diğer elini lavaboya dayamıştı. Derin derin nefes alıyor, son gücüyle dişlerini sıkıyordu. Şakağındaki damar, karların erimesiyle canlanan ırmağın coşkusunu yaşıyor gibiydi. Öyle kırmızı bir ırmak ki kan çağıldayan, deliler gibi dans eden yatağında, taşmaya hazır... Çevresini kızıla boyamaya hevesli...

Başı döndü aniden, gözleri kapalıyken ileri geri sallandı cılız bedeni. Boynundan akan bir damla kan, kristal kadehteki kırmızı şarapla buluştuğunda gecenin lânet olası sessizliğinde yankılandı sanki bir küçücük "şıp" sesi...

Lavabo taşından destek alarak doğruldu. Aynaya bakmak bile korkutuyordu onu. Çiçekleri solmuş ruhu, atamadığı solmuş çiçekleriyle çürütüyordu sanki yüzünü. Musluğu açtı, su akarken o aynadaki çökmüş, kırılgan yüze baktı. Gerçekten berbat bir yüzdü; hastalıklıydı. Kederli bir şekilde gülümsedi ve kendinden iğrenerek yüzünü kuruladı.

Aynaya daha da yaklaştı. Hayatında yeni bir şeyler öğrenen ufaklığın keşfetmeye hazır meraklı gözleri misali açtı gözlerini kendini incelerken. Sessiz sessiz başladı aynadaki aksiyle konuşmaya. "Hayır Zell, bu..." derken duraksadı ve bir damlacık kanıyla sevişen şarabından ufacık bir yudumla ıslattı kurumuş dudaklarını. Sesini yükselterek devam etti: "Bu kahrolası yorgun yüz senin değil, değil mi? Bunun sadece gölgelerin oyunundan ibaret olan bir yanılsama olduğunu söyle!" Sesi gittikçe yükseliyor ve tonu sertleşiyordu.

Aynadaki Zell ile konuşurken lavaboya dayadığı elini kaldırdığında dengesini kaybeder gibi oldu. Parmaklarını bakımsız teninde gezdirdi. Acınası köleye, daha önce hiç kimseye duymadığı kadar büyük bir acımayla tiksindiğini haykırdı. Son gücüyle sıktığı kadeh ellerinde parçalanacaktı sanki.

Nefretle küçük, geri adımlar attı çıplak ayakları, son derece ince hareketlerle; gözleri aynadaki lânet suratı yavaşlatılmış bir film gibi izlerken. Çığlığa benzeyen kalın bir ses, belki bir haykırış... Ya da tepkiyi dışa vuruş yankılanırken fayanslarda; elindeki kristal kadehi fırlatıverdi aynadaki Zell'e.

Aynanın büyük bir gürültüyle yere inmesini beklemişti. Oysa duvarda kalan şarapla lekelenmiş kırık parçalardaki Zell daha da iğrenç görünüyordu. Duvardaki kırık parçalara yaklaştı tuhaf bir hareketle.

Derken içindeki tüm çelişkileri, küfürlerle bütünleşmiş karanlık duyguları, tüm gecenin içkisiyle beraber kustu.
Mırıltı gibi bir rahatlama sesi duyuldu. Sonra yeniden eğildi lavabonun deliğine, akıtmak için içindeki zehri. Kustu kan kırmızı... Kan...

Aynanın lânetli parçaları ve kristal kadehin kırıklarıyla dolu yere çömeldi zehri boşaltmanın verdiği yorgunluğa karışmış rahatlama duygusuyla. Soğuk karoların üzerindeki ayna parçalarıyla oynadı.

"Kristal..." diye tısladı, elindeki keskin parçayı tutarken. "Oldukça kalın bir parça; ama ne denli keskin öyle değil mi?" derken hafif hafif çizmeye başlamıştı bile kollarını. Ama kendisine zarar vermeyecekti bu parçalarla. Daha özel şeylere lâyıktı bu parçalar.

Üçgen şeklindeki ayna parçasıyla oynarken birden onun geçtiğini gördü kapısı ardına kadar açık tuvaletin önündeki koridordan. Hızlıca geçiverdi ve yine simsiyah giyinmişti. Uzun elbisesi yerlerde sürünüyordu. "Siyah tüllü kız..." diye fısıldadı; sesi yavaşlayarak karıştı sessizliğe.

Kız tekrar kapının önüne geldi. İncecik kaşlarını kaldırarak acıyan bir ifadeyle salladı başını. Hayır, devam edemez bu böyle, der gibiydi gözleri.

"Zell?" dedi ve durdu. "Ne yaptın yine?" diye sordu sessizce.

Genç adam başını kaldırdı. Kocaman açılmış gözlerini dikti ayakta duran kıza. "Çok uzun zaman oldu. Haydi çek elimi, acı çekmek çekiyor beni. Sarın yine çevremi, gizeminizle sürükleyin çiçekler solmuş hayalimi!"
Karalar içindeki kız, eliyle gözünün önüne düşen uzun saçlarını geriye attı. Biraz düşünür gibi duruldu.

"Ah Zell... Bir başka büyünün ninnisi baştan çıkarmış adı konmamış duygularını..." Genç adam gözlerini kapadı. Elleriyle sarmaladı bedenini üşümüşçesine.

Araladı gözlerini, kırık aynaya baktı kızın aksini üzerinde bekleyerek. Ama kız yoktu. Gitmişti...

* * *

Kim şehrin göbeğindeki evinin toz duman havasının yağmurla dansından kirlenmiş çamurlu pencerelerinin önündeki kalın, kara perdeleri açmadan aylarca karanlıkta oturur?

Kim kendini soyutlar yeryüzünden ve gökyüzünden? Peki kim evinin duvarlarını işkence izlerinden ve fışkırmış kandan temizlemek yerine özensizce boyar siyaha? Tüm eşyalar bir toz yığını haline gelmişken neden hâlâ üzerlerindeki kocaman kara kumaşlar ve yerlerdeki siyah tüller şöyle bir silkelenmez çürümüş sardunya saksılarının olduğu pencerelerden?

Kim, neden tüm gününü kara perdelerden, zamanında bir sigara ateşinin yaktığı yuvarlak delikten sızan gün ışığı huzmesiyle, evin ne zamanlık tozlarının havada nasıl uçuştuğunu izleyerek geçirir ve akşam olunca da alkol denizinde demir almakta olan; yelkeni delik, direği kırık bir küçük gemi gibi savrulur amansızca?

Genç adam, yorgun bedenini anca attı koltuğa. Devrilmiş içki şişelerinden biri ayağına yuvarlandı. Ve her zamanki gibi küçük delikten sızan huzmenin içinde toz zerreciklerinin uysal uysal kovalamaca oynadığını düşünerek saatlerce sabit bir bakışla izledi. Peki genç adam neden yapıyordu bunu kendisine?

- Onlar yüzünden...
- Kim onlar? Kimden bahsediyorsun?! Kimin yüzünden?!
- Bilirsin işte... Onlar Zell'i bir türlü yalnız bırakmadı.
- Zell yalnız kalamamaktan korkmuyor muydu?
- Bilmiyorum... Zell onların sanrı olduğunu düşünüyordu.
- Değiller miydi?
- Bilmiyorum...

Çünkü onlar Zell'i sarıp sarmalıyorlardı. Hepsi de çok güzeldi. Upuzun dalgalı saçları vardı hepsinin. Renkli gözleri, uzun kıvırcık kirpikleri vardı. Hep uzun siyah etekler giyerlerdi. Çıplak ayakla dolaşırlardı; ama ayakları hiç görünmezdi. İncecik kaşları, pırıl pırıl bembeyaz tenleri vardı. Kaç kişiydiler ki? Belki bir, belki bin... Ama bu güzellikleri kandırdı Zell'i. Onlar lânetliydi. Güzelliklerinin ardındaki lânetle sarıp sarmaladılar simsiyah tüllerini Zell'in boynuna. Her gelişlerinde evde kendilerinden parçalar bıraktılar, öldürmek istediler Zell'i. Onu kandırdılar. Kadehlere dolunayın ve gün ışığının lânetini akıttılar. Onun günaha sarılmasını isteyerek yanıp tutuştular.
"Siyah tüllü kız..." diye fısıldadı genç adam.

* * *

Siyah tüllü kızdan nefret ediyordu. Kızın kendisine yaptıklarından hiç hoşlanmıyordu. Buna rağmen kıza olumsuz bir tepki gösteremiyordu. Çünkü o kendi kara deliğinde yalnızdı. Öbürleriyle yalnızdı.

Öbürleri? Evet, onlar... Önce bir duman gibi etrafını sarıyorlardı, sonra yavaş yavaş şekilleniyor, uzun elbiselerindeki tülleri kollarına, boynuna doluyor ve onu sıkıyorlardı. Ölü gibi beyaz yüzleri onca kara tülün ardından belirmeye başlıyordu. Hepsinin duru güzellikleri, yüzlerini çıplak elleriyle örtüşleri ya da renkli gözleri, morarmış dudakları onu kâbuslara sürüklüyordu. Sinsice hareket eden gölgeleri, kristal bardaklarda titreşen mumun aleviyle büyüdükçe büyüyordu.

Siyah tüllü kız; Ayke... Ayke ona yardım etmek istiyormuş gibi davranıyordu. Ama o bunların hepsinden nefret ediyordu.

Bazen, acı çekeceğini bildiği halde uzaklaşamaz insan bir takım şeylerden. Nefret etse de, yine yönelir ona. Yarasının kanayacağını bildiği halde, üzerindeki koyu kırmızı kabuğu soymaktan zevk alır. Kabuğu soymakla yarası iyileşmeyecektir; ama onun verdiği haz, belki de acıya acı katma isteği zevk verecektir. Kim bilir, tahmin edildiğinden daha çoktur kanayan yarasına tuz basmaktan hoşlananların sayısı. Az acı, çok acıdan daha fazla acı verir aslında. Acının azı yetersizse, ondan kurtulmaktan çok yeni acılarla beslemeyi tercih eder insan. İki acı tekinden çok daha iyidir. İnsanın genel olarak acıdan hoşlanmaması gerekirken, insan acının azıyla da yetinemez. Genç adam da böyle hissediyordu işte. Onlardan nefret ediyordu; fakat onların eksikliklerinden de korkuyordu. Hele Ayke'nin eksikliği...

Ayke'nin yokluğu, varlığından daha çok korkutuyordu onu. Deniz, gökyüzüyle aynı renk olmak, onunla bütünleşmek için nasıl bağlıysa ufka; o da Ayke'ye o kadar bağlıydı. Gökyüzü, denizin yakamozlarına karşılık nasıl süsleniyorsa yıldızlarla; denizle sevişmek için nasıl bekliyorsa geceyi sabırsızlıkla; o da Ayke'yi bekliyordu aynı karanlık tutkuyla. Ama korkarak; ama nefret dolu; ama onun yardımına muhtaç bir aciz gibi... Ama bekliyordu işte...

Kirli kadehlerden birini daha aldı eline. Şişeden akarken içkisi; pamuk şekerini yemeye hazır bir çocuk gibi dönüyordu gözleri fırıl fırıl.

Birkaç kadehten sonra yerde oturmuş ve kolunu kanepeye uzatmıştı. Diğer elindeki içkisini yudumlarken yine bir duman sardı etrafını. Kırık sigarasından bir nefes daha çekti ve sigarayı iki parmağının arasına aldı. "Lânet olsun, yine geliyorlar, günahlarının bile saf olduğunu düşünerek..." diye fısıldadı.

Ve Ayke yanına geldi. Diz çöküp Zell'in elini tuttu. Genç adam oldukça tedirgindi. Öbürleri yine bir duman gibi saracaktı etrafını ve yine sıkacaklardı boynunu boğazını.

"Zell? Zell, beni duyuyor musun?" dedi siyah tüllü kız. Genç adam ifadesiz bir suratla sabitlenmişti boşluğa. Öyle bir ifadesizlik ki, kızdan kaçarak kendini yalancı bir güven duygusuna teslim etmişti sanki. Ama bütün yalanlar gibi bu da buzdan bir duvarın güneş karşısındaki acizliği içerisinde yavaş yavaş eridi ve genç adam tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Bütün kaçışların sonu bu değil miydi zaten? Duvarın çöküşü ve yabancı bir dünyaya yapayalnız, ani bir geçiş. O nihai kaçış hariç...

Daha önce de düşünmüştü bu konuyu... Gerçekten her şeyi terk edebilir miydi? Çünkü bu dünyada ona yer olmadığını düşünüyordu; hiçbir zaman buraya ait olmamıştı. Kaybedeceği ne vardı ki? Karanlık zindanı mı, kan kokan şarapları mı? Ayke mi onu kaybederdi, yoksa o mu Ayke'yi? Siyah tüllü kıza çevirdi gözlerini yavaşça. Kaçış sona ermişti...

Aslında gözyaşları bile küskündü yanaklarına. Ama bir damlacık gözyaşı bile dayanamayarak bu denli ümitsizliğe, bırakıverdi kendini. Süzülürken yanaklarından düşünceli bir ifade aldı gözleri. "Hiç kalbini hedefleyen sivri bıçaklardan kaçmak için kendini yüksek bir uçurumdan keskin kayalara bırakmayı düşündün mü? Ya da cehennemi öldürmek için cenneti katletmen gerektiğini? Zincirlerinden kurtulmak için ruhunun bir parçasını terk etmeyi düşündün mü hiç?" Zell başını eğmişti. Yaşlı gözlerini dikti güzelliğinin mucizesi saflığına karışmış olan Ayke'ye.

"İçindeki karanlık üzerime yoğun bir sis gibi çöküyor. Acınla yanan bir mum gibi eriyorum yavaş yavaş." Zarif bir hareketle doğruldu ve Zell'i kendisine doğru çekti: "Şimdi gel lütfen, karanlık yolda tökezleyip düşmemize neden olma."

Zell isteksizce kabul etti çağrıyı. Ama güven ve güvensizlik birlikte yılan gibi kıvrılarak sarmıştı Zell'in ruhunu. Ayke'nin verdiği güven ve öbürlerinin varlığından doğan güvensizlik...

Gülümsedi kız, reddi zor bir şekilde tekrar "Gel..." dedi. İlerlemeye başladı yavaşça odanın kapısına doğru. Minik ve narin adımları izledi bir süre Zell. Siyah tüller içindeki kız, umutsuzluğun karanlığıyla şekillenmiş ilâhî bir meleği andırıyordu.

Onu takip etmek istedi ama korkusu bedeninde felç etkisi yaratmıştı. Öbürleri hâlâ gelmemişti ama Zell bu yalancı huzurun fazla uzun sürmeyeceğini biliyordu. Beklemediği bir anda yine belirecek ve onu sarmalayacaklardı siyah tülleriyle. Sıkacaklardı, boğazlayacaklardı huzuru ve yerine pis bir duman bırakacaklardı. Yalan ve günahlarından yükselen zehirli bir duman... Ve nefes alamayacaktı; kaçamayacaktı onlardan, tıpkı Ayke'den kaçamadığı gibi...

Tüm bu düşünceler esir almışken iradesini, had safhaya ulaşan tedirginliğini hissedebilmişti kız. Hâlâ kirli halının üzerinde oturmakta olan yılgın bedene yöneldi ve ruhu okşayan sesiyle doldurdu havayı:

"Ah Zell... Daha fazla çaresizliğe kapılma, düşme çelişkiye. Cehennemi öldürmek için cenneti katletmek niye? Kendi cehenneminden kurtulmak için cenneti katletmek zorunda olmadığın bir yere götüreceğim seni."
Oysa bütün bu telkin edici sözlere rağmen Zell'in tedirginliği daha da artmıştı. Öbürleri şekillenmeye başlıyordu. Artık bu nefretin ötesinde kızın söylediklerinin hiçbir anlamı yoktu. Fısıltılar yerine çığlıkların yankılanacağı an'a yaklaşıyordu genç adam. Ayke'ye güvenmek istiyor ama güvenemiyordu. O lânet olası tedirginlik beraberinde her şeyi çamura buluyordu.

Kızın bir ölünün tenini andıran beyazlığına baktı kaşlarını çatarak. Nefret kırıntıları döküldü ortalığa. Karalar içindeki beyazlık, küçük bir kahkaha atmıştı onun kendisini daha rahat hissetmesini sağlamak için. Oysa o kahkahanın iğrenç, cıvık kıvamına yapışıvermişti az önce dökülen nefret kırıntıları.

"Belki o alaycı kahkahaların bile ağlıyordur karaların içinde..." Bu söz bir bedduaymışçasına çıkmıştı leş gibi içki kokan ağzından. Ayke hâlâ silememişti tebessümünü masum yüzünden. Fakat tebessüm yerini yavaşça şaşkınlık ve yılgıya bıraktı. Üstelik genç adamın suçlaması bu kadarla kalmamıştı:

"Tebessümün bile kayboluveriyor işte. Sen de öbürleri gibisin... Hiç de sıcak değilsin; boşuna sarf etme gül gonca açan gülümsemeni, tatlı sözlerini, sahte yardımlarını!"

Ayke bir şey söyleyecek gibi oldu. Ama ağzından ufacık bir ses çıkmadan birleştirdi dolgun dudaklarını. Ne denilebilirdi ki sevdiğine yardım etmek isterken suçlamaya maruz kalınca?..

"Buz gibisin, buz... Kara tüllerle gölgelerin ardına sığınmışsın. Yalanlarını mı giziyorsun karanlıkların ardında?!" Durdu ve fısıltıyla devam etti: "Mezar taşı bile daha sıcaktır senden..." Zell bunları söyledikten sonra bile tarifsiz bir çelişkiye teslim etti kendini. Elindeki boş kadeh, üzerinde oturduğu tozlu halıya düşüverdi. İki eliyle kapadı yüzünü söylediklerinden utanmışçasına...

Ayke, zarif parmaklarıyla kaldırdı başını genç adamın. Utandığını gizlemeye çalışsa da; Ayke'nin, bu anlamsız çıkışı anlayışla karşıladığını, affedici gücünün kanatlandığını bilmek rahatlattı onu.

Ayke'nin davetkâr gözlerine kaptırdı kendini. Yerden destek alarak doğruldu ve kızın zarif parmaklarına kenetledi parmaklarını. Sesine, çağrısına kulak vererek bıraktı kendini onun ellerine...

* * *

Zell, sonbahar yapraklarının ruhu okşayan hışırtısını duydu. Rahattı. Sere serpe uzanmıştı doğanın kucağında. Seçemiyordu yıllardır özlemini duyduğu mışıl mışıl bir uykunun vedacısı mahmur gözleri çevresindekileri.
Neredeydi? Şu anda ya en güzel düşü görmekteydi ya da ağaçların tek sığınak, sayısız yaprağın ise biricik örtü olduğu bir ormandaydı.

Alacakaranlığın serinliğinde üşüyordu. Bacaklarını karnına çekmiş, kıvrılmış yatıyordu yaprakların üzerinde. Gözlerini tamamen açmaya, doğrulup nerede olduğuna bakmaya cesaret edemiyordu. Sanki bunu yaptığında, bu büyü bozulacak; aldığı nefeste toprağı, yaprağı değil karanlık evinin tozlu, bayat havasını hissedecekti. Huzurun devam etmesi için hiç açmamalıydı gözlerini. Ama damarlarında şiddetle dolaşıyordu merak...
Gözlerini ani bir hareketle açtı, doğruldu ve sırt üstü uzandı. Yanılmamıştı. Burası gittikçe devasalaşan ve kendilerini derinliklerde karanlığa teslim eden ağaçların mükemmel beraberliğinin şarkısını bestelemeye hevesli bir ormandı.

Çalılara vuran, gür dallardan huzmelerle ayrılan kızıl ışık; batmakta olan güneşle veda edecekti ufka. Kan kızıl günbatımı omuzlarında ağladı son kez. Kaybolup giden gün ışığının bir daha gelip gelmeyeceği konusunda kuşkuya düşen ruhu, ufkun uyanışıyla ertesi sabahın sisinin çalılıklara kıpkırmızı gülümsemesinin hayalini kuramayacak kadar gama gömülmüştü. Kararan hava, onu kederle sarılıp sarmalanan gölgelerin tiyatrosuna davet ediyordu. Tıpkı Ayke'nin cehennemden kurtulması için cenneti katletmek zorunda olmadığı bu kuytu ormana daveti gibi kabul etti gölgelerin tiyatrosunun ilk perdesini izlemeyi.

Gölgeler sinsice hareket ederken, ağaçları da sürüklüyorlardı beraberlerinde. Ağaçlar birbirleriyle fısıldaşıyor, konuşuyor, birleşiyor, burgu burgu dönerek günün son kızıllığını öldürüyordu. Bu ölümden arta kalan delilleri, kırmızı huzmeleri ortadan kaldırmak için acele etmekteyken dallar karanlığa yol vermek için sabırsızlanıyordu.
Gölgede kaldı parlaklığını yitirmiş çırılçıplak ruhu. Nefesi serin geceyi ısıttı, gözleri karanlığı aydınlattı sessizliğe bürünmüş yabancı ormanda. Gece siyah pelerinini örtünce, dalların tepedeki örgüsü çözüldü az biraz. Gür ormanın en eski ağaçları gururla geçit verdiler dolunaya. Sonra yıldızlar göz kırpmaya başladı inanılmaz bir görkemle. Yıllarca dolunayın yokluğunda yas tutan kara toprak şükretti ağaçlara, sıkı örgüsünü söküp kendisine bu şansı tanıdıkları için. Bu loşlukta belli belirsiz dans etti yapraklar dallarında. Yıldızlar karanlığın şehvetiyle geçtiler kendilerinden.

Evrende her şeyin bir nedeni vardır. Dolunaya hasret toprak hangi bahaneyle gideriyordu susuzluğunu? Dolunayın, toprağın, birbirlerine sarılı eski dalların işbirliği yaparak bu loşluğu oluşturmalarının nedeni, Zell'in yanı başındaki Ayke'sini görmesini sağlamaktan başka bir şey değildi.

Genç adamın buğulu gözleri Ayke'nin narin portresini yakaladığında parladı sanki. Siyah tüllü kız yere uzanmıştı. Zell, onun güzelliğinin mucizesi karşısında gömülmemiş bir tabutun toprakla buluşması kadar büyük bir heyecan duydu.

Dolunay, Ayke'nin çıplak bacaklarında parlıyordu. Beyaz teninde yaprakların kıpırdanan gölgeleri dans ediyordu adeta. Ormanın derinliklerinden huzuru ve sessizliği getiren meltem, kızın üzerindeki tül parçasını savurdu hafifçe. Çıplak bedeni ay ışığında, genç adamın engellenemeyen arzularının çağlamasına imkân sundu.
Kız, nazik bir hareketle gözünün önüne düşen saçlarını geriye attı. Dolgun dudakları yapabildiği en iyi ikinci işi yapıyordu: Gülümsüyordu... Yuvarlak hatları karşı koyulmaz bir istek uyandırıyordu Zell'in zihninde. Ayke'nin sırtını yasladığı ağacın gövdesi daha fazla okşamamalıydı bu kusursuz bedeni...

Zell, Ayke'ye yaklaştı. Günahkâr, çığlık çığlığa gecelerde o, Ayke'yi sevdiğini fısıldarken Ayke'nin kulağına içten gelen aşk sözcüklerini takip eden dokunuşlar... sıcak temas boynunda hissettiği...

Aniden kavradı kızı. Suya muhtaç çiçeğe verilen bir avuç su nasıl canlandırırsa yaprakları, genç adam kızın tenine dokunduğu her öpücükle o kadar canlanıyordu. Onun vücudunu hissediyor, tenlerinin hiç ayrılmamasını istiyordu şiddetle. Dudakları inanılmaz bir şehvetle birleşti. Genç adam kızın pürüzsüz tenini okşuyor, kalçaların kavisini, omuzların yuvarlaklığını, mis kokulu saçlarının yumuşaklığını hissediyordu. Kız da kayıtsız değildi. O da bırakmıştı kendisini; cinsel isteklerini uyandırma çabası olmaksızın sunmuştu bedenini sevgilisine. Zell'in ensesinden kayan zarif parmaklarını gezdirdi göğsünde. Kızın göğsünü kabartışı her sık kısa nefeste; genç adamın kalp atışlarına karışmış, dolunayda tek vücudun estetik görünümü; ağaçları, toprağı kıskandırmıştı. Gözler sımsıkı kapalı... Sadece hiç ayrılmamasını istedikleri ten... Kanları karışmış kanlarına... Şehvet dorukta...

Zell, bir an durdu ve kızın yüzüne bakakaldı. Kızın gözleri kapalıydı. Ay kadar güzeldi, daha da güzeldi, çok güzeldi. Bir iki saniye müthiş bir kayıpmışçasına yapıştı kızın dudaklarına. Derin soluklar, yürek atışları, yerdeki yaprakların hışırtısıyla sarhoş oldu. Vücutları birleştiğinde dolunay da kara bulutlarla birleşiyordu ve gökyüzü aniden onlarla doldu, müthiş bir rüzgâr asice eserek yerdeki yaprakları savurdu. Ağaçların dalları gövdeden koparcasına sallanmaya başladı. Fırtına her şeyi birbirine kattı. Ağaçlar tekrar burgu burgu dönerek kapadılar gök kubbeyi. Yasını tuttu işte dolunay, soluk yüzünde kayboldu Ayke'nin duruluğu. Bu lânet, dolunayı öldürdü ve zifiri karanlık çöktü.

Ayke ağlıyordu genç adamın kollarında. Uzun kirpiklerinden süzülen yaşlar, ani bir gök gürültüsünün habercisi şimşekte yeşil gözlerinin ışıldamasını sağladı. Birbirlerine sımsıkı sarılmalarına rağmen şehvet dolu solukları fırtınaya; Ayke'nin gözyaşları ise sağanağa dönüşmüştü. Zell kızı sarıyor, sarmalıyor ama karşıda yumrularla dolu kocaman gövdelerin kızı akıl almaz bir kuvvetle çekmesine engel olamıyordu. Kız kurtuldu Zell'in kollarından. Ayaklarında yosunun kadifemsi hissini tadarak Zell'den uzaklaşmaya başladı. Zell kızın her adımını izledi, ona "gitme" diyemedi. Ve Ayke, derinliklerinde büyüyen, sıklaşan ve kararan ağaçlara yaklaştı. Biçimli vücudu, yağmurun yerini siyahın ıstırabına bırakıyordu. Ve Ayke ormanın yas tutan karanlığında gözden kayboldu.

Zell bir süre şaşkın şaşkın baktı etrafına. Ayke'si yoktu... Gitmişti... Derin bir iç çekti. Okyanustaki bir küçük deniz kabuğu kadar yalnız hissetti kendini. Yağmur damlalarının toprakla sevişmesi uğuldadı kulaklarında. Her bir yağmur damlası ok gibi saplandı yalnızlığına. Okların açtığı kanayan yaraların sızısı öldürecekti onu. Ama hayır, yaranın izi yoktu. Kanayan yara değil, yüreğiydi...

Ormanın gizemli havası Zell'i korkutuyordu. Bacaklarını sarmaşıklar sardı. Yağmurun kara büyüden arda kalan gözyaşları dindi ve çok uzaktan gelen sesler, çok yakınmış gibi buruk bir ninni söylemeye başladı.

"Rüzgâr... Yalnızlığımı hissettir bana ki, huzuru bulayım!" yalanını söyledi korkunun sancısı içinde. Rüzgârın cevabı kulaklarında çınladı:

"Şimdi huzurlu musun?! Mutlu musun! Yalan! Kader pusuya yattı. Kapanlarını kurdu! En güzel avı olacaksın Şeytan'ın!" Zell korkudan buz kesmişti. Cevap vermek istedi. İstedi; ama kelimeler kayıp hafızaya yenik düşmüştü.

Zell, tutunacak dal arıyordu. Sarmaşıklar bacaklarını sarmış, yerdeki yapraklar çamurla birleşerek onu dibe çeken bir kıvama gelmişti.

Külden sıyrılan ruh kıvrılıp büzüldü; aya, yıldızlara sarılmak istedi. Ayke'nin yüzü kadar güzel ay onu reddetti ve bir kez daha kapkara yağmur bulutlarıyla örtündü.

Yıldızlardan yardım istedi umutsuzca. Gece; Şeytan'ın katrana attığı adımdır... Ateşlerini yakan yıldızlarda, ateşin ruhu katletmesi yakındır. Kim bilir hangi günahlılar yanıyor yıldızlarda?..

"Neden yardım istekleri karşılıksız kalıyor?" diye bağırdı öfkeyle genç adam. Sıkılıyordu, bunalıyordu, kendini bu kasvette delirecekmiş gibi hissediyordu. Neden yardım etmiyordu Ayke; neden yardım etmiyordu yapraklar, ağaçlar; neden yardım etmiyordu yeşilin kurşuniye karıştığı örtü? Neden? Neden?! Bunu sormak anlamsızdı. Bu sorular sonsuza dek cevapsız kalmaya mahkûmdu.

Yine de geceyi ve gündüzü beklemekten başka hiçbir işlevi olmayan orman, kutsal bütünlük içinde bundan ötesini yapabilirdi. Meltemin uysallığına kapılıp geçmişin şarkısını söyleyebilirdi. Ya da en azından yaprakların hışırtısı, yükselen güneşi bekleyen karanlık gecenin acı feryadı olarak kalabilirdi.

Zell yanılmıştı. Başlangıçta nasıl da aldanmıştı ormanın huzuruna, nasıl da kaptırmıştı kendini siyah tüllü kızın duruluğuna. Hiç güvenmemeliydi ona. Birkaç çekici görüntüyle kandırıp sürüklemişti kendisini buraya. Cenneti katletmek zorunda olmadığı yer, canını yakan bu lânet olası ağaç yığını mıydı? Biliyordu; burada, tanımadığı korkunç bir ormanda yapayalnız olduğunu. Gökyüzünün, yağmurun, toprağın yardım talebini reddettiğini biliyordu. Sonsuza kadar burada kalacağını, cesedinin burada çürüyeceğini biliyordu. Milyonlarca kurtçuk tüm iğrençliğiyle dolaşacaktı iç organlarında. Yiyip bitireceklerdi çürümüş bedenini. Bu sarmaşıklar kemiklerini emecekti zamanla. Böcekler, solucanlar iz bırakmadan silip süpüreceklerdi Ayke'nin öptüğü tenini.

Zell'in en karanlık korkuları felaketle lekelenecekti. Ürperdi. Lânetler taşımıştı onu gölgelerin oyununa. Gölgeler, tiyatrolarını başarıyla sahnelediler ormanın kuytu kenarlarında. Gölgelerin oyunu bitmeden, korkak alkışların hayali, ormanın kara toprağında hayranlığını uyandırdı Zell'in. Ve tiyatronun perdesi kapandı.

Perde kapanırken ormanın kokusu sardı genç adamı. "Ah, bu ormanın tarifsiz kokusu beni çıldırtacak!" dedi dokunaklı bir sesle. Oysa ona gelen cevap son derece sertti: "O, ormanın kokusu değil küçük, masum kurban... Ölümün kokusu..."

Bu ses! Bu ses siyah tüllü kıza aitti! "Ölümün kokusu... ölümün..."
Zell, siyah tüllü kızdan NEFRET ediyordu... NEFRET! Öbürleri de etrafını sarmaya başlamıştı... Onlardan da, en az siyah tüllü kızdan olduğu kadar nefret ediyordu... NEFRET!

* * *

Boğmaya başladılar Zell'i. Siyah tüllerini boynuna, kollarına, bacaklarına, her yerine dolayıp dört bir yandan çekiştirdiler onu. O ise kaçmak, bu tarifsiz işkenceden kurtulmak istiyordu ama o kadar kalabalıklardı ki kaçacak değil, nefes alacak boşluk yoktu etrafında.

Tüller sıkılaştı ve Zell daha çok çırpınmaya başladı nefes alabilmek için. Fakat hiçbir yararı yoktu bunun; sıkıyor, sıkıyor ve sıkıyorlardı. Vahşice intikam alıyorlardı ondan, Ayke'nin karanlık ruhunda paylaştıkları anların acısını çıkarıyorlardı. Kıskançlıkla sıkıyorlardı boynunu...

Zell'in başı dönmeye, gözleri kararmaya başladı. Ciğerleri acıyla kavruluyordu. Bu kez onu öldürmeye kararlı olduklarını anladı; ama kendini bu içler acısı durumdan kurtarmak için yapabileceği hiçbir şey yoktu.

Ağaçların hışırtısını duydu. Küçük, sinsi kahkahalar atıyordu Ayke'nin çocukları. Tüller arasından onları gördü Zell bulanık bir şekilde. Yaklaşıyor ve habis dallarını ona doğru uzatıyorlardı. Yalvarıyorlardı öbürlerine; zavallı, masum kurbanlarının birazcık da olsa tadına bakabilmek, acıyla kıvranışının hazzını duyabilmek için...

Ama izin vermediler bunun olmasına. En büyük zevk onların olacaktı, ruhlarını besleyeceklerdi bu acı dolu iniltilerin eşsiz gıdasıyla...

Acılar içindeki Zell sımsıkı yumdu gözlerini ve ciğerlerinde kalan son havayı da şiddetli bir haykırışla boşalttı.
Aniden, çevresini saran dalların ve boğazını sıkan tüllerin gevşediğini hissetti. Yalnız bırakmış, terk etmişlerdi onu bu tarifsiz karanlıkta. Hafifçe içini çekerek, sımsıkı yumduğu gözlerini araladı yavaşça ve gördükleri karşısında tekrar tekrar kırptı gözlerini...

Bir meydanda, iğrenç bir insan kalabalığının ortasında tek başına duruyordu. Çevresindeki insanlar bir daire şeklinde ondan uzaklaşmış, korku ve meraklı bir beklenti içerisinde süzüyorlardı onu. Yüzlerce insan... Tek bir vücut olmuştu kalabalık; korku ve merak dolu bakışları yavaş yavaş acıma ve tiksintiye dönüşen bir dev...
Ve Zell, o devin önünde kendini çırılçıplak hissediyordu. İnsan içine çıkmayı sevmezdi, korkar ve nefret ederdi onlardan; tıpkı onların da Zell'den korktuğu gibi... Dünyadaki en büyük acıların diğer insanlardan kaynaklandığını fark etmişti yıllar önce. Güven ve sevgiden doğan acılar...

İşte şimdi tekrar insanların arasındaydı Zell. Ruhunda ani bir öfke dalgası patlak verdi. İhanet ve aşağılanmaktan doğan öfke... Siyah tüllü kız! Burada, bu iğrenç kalabalığın ortasında bulunmasının nedeniydi o. Yalancı vaatlerle çıkarmıştı Zell'i güvenli sığınağından ve varolmayan bir orman ile boyayarak gözünü getirmişti onu buraya.

Zell'in yüzündeki ifade değişimlerini fark eden kalabalık biraz daha gerilemişti. Önlere ilerlemişti ilkel bir dürtüyle güç gösterisine hazırlanan birkaç erkek, gerektiği takdirde -ki bunu arzular gibi görünüyorlardı- bu deliyi zararsız hâle getirmek için.

Bu ifadeleri iyi tanıyan Zell'i panik duygusu sarmaladı ve bir an tş kesildikten sonra hızla kalabalığı yarıp geçmeye yeltendi. Kalabalık alelacele ikiye ayrıldı ve onun geçmesi için bir koridor oluşturdu.

Koşarak uzaklaştı oradan ve bir kez olsun arkasına dönüp bakmadı. Kalabalık, öteberi satılan sokaklardan; çocukların top oynadığı mahallelerden ve gündelik şehir rutinlerinin içinde sıkışıp kalmış modern insanlardan oluşan, trafiği yoğun, geniş caddelerden geçti. Sıcak ve bunaltıcı güneş altında kan ter içinde kalmış hâlde döndü oturduğu apartmanın küçük bahçesine. Soluk almak için durdu bir an ve otların üzerinde mayışmış kedileri fark ederek taşlamaya başladı onları öfkesini boşaltma gereksinimi içerisinde.

Kediler duvarın arkasında kayboluncaya kadar sürdü bu şiddet gösterisi ve delicesine dairesine çıktı sonunda Zell. Kapıdan banyoya uzanan koridorda bütün giysilerinden sıyrıldı. Küvete girdi. Sıcak suyun altında uzun süre kaldı. Ta ki sıcak su bitene ve gevşekliğini kısa, soğuk bir duşla bitirmek zorunda kalıncaya kadar...
Banyodan kurulanmadan çıktı ve salonun bir köşesinde bulduğu kristal bardağa ucuz şarabından doldurdu. Çırılçıplak siyah tüllerin arasına uzandı ve içkisini yudumlamaya başladı.

Gevşemeye çalışıyordu ama nafile; içinde büyüttüğü öfke zamanın yatıştırıcı etkisinden nasibini almamakta ısrar ediyordu. Arzu ve nefretleri bir kez daha aynı bedene bürünmüş, bir kez daha kafasını allak bullak etmişti. Ama bu sefer hiç sönmemecesine yanan bir ateş vardı Zell'in kalbinde. Bu kez affetmeyecekti siyah tüllü kızı. "Af..." diye düşündü, "Ne kadar da garip bir kelime... En büyük erdemlerden biri sayılan şu şey aslında büyük bir zayıflık, soytarılık değil mi? Gerçekleri, geçmişi reddetmek değil midir affetmek?"

Sessizce güldü kendi kendine. Ekşi şarabını bir dikişte bitirdi ve tekrar doldurdu bardağını kan kırmızı şişeden. Saçmalamaya başlamıştı yalnızca. Onsuz yaşaması imkânsızdı. O olmadan yosunsuz bir denize, zemininde sararmış yapraklar bulunmayan bir ormana, bulutsuz gökyüzüne benzerdi hayatı. Sıkıcı, tekdüze ve anlamsız...
Ama bu kez çok ileri gitmişti ve bunu ödeyecekti. Bunu ona bir daha yapmasına izin vermeyecekti. Ayıracaktı siyah tüllü kızla yollarını, bölecekti ruhunu; izin verecekti bir parçasının ağır, kederli adımlarla uzaklaşmasına.

"Öfke ve nefret..." diye düşündü. "Şu an için hissettiğim bunlar; ve tabii ki ona olan anlamsız tutkum... Peki ya pişman olursam?"

Boşalan bardağını tekrar doldurdu ve yarısına kadar içip havaya kaldırdı kristal kadehini. Perdedeki küçük delikten içeri süzülen ışık huzmesine tuttu ve kadehten yüzüne yansıyan kan rengi ışık oyunlarını izledi bir süre. Alkol ve kristalin ilâhi ilhamıyla sarmalandı bir an için...

* * *

Zell önceki günün ağırlığını kaldıramamıştı. Kendisine tuhaf tuhaf bakan yüzler gözünün önünden gitmiyordu. Dalgalanan yüzler, tiksinç bakışlar, dehşet saçan gözler...

Dayanamamıştı. Pislik içindeki yatağında lekeli çarşafına dolanmış, uzun bir uykuya teslim etmişti kendini. Rüya görmemişti bu defa. Ve şimdi midesi bulanarak uyanmıştı...

Bu kez uzandığı içki kadehi değil, salt gerçeklerdi. Kanındaki alkol oranının, mantığını kullanma yetisiyle kavgalı olduğu aklına geldiğinde sırıttı.

"Hayal aleminde yaşıyorsun Zell... Hiçbiri gerçek değil..." dedi kendi kendine. Genç adam önce sanki bir şeyi onaylıyormuşçasına başını salladı. "Evet... Hiçbiri, hiçbiri gerçek değil... Ve ben hepsine duyduğum kin dalgasında boğuluyorum. Gerçek olmayan ve nefret ettiğim her şeyi yok edebilir miyim acaba?" dedi; düşüncesinden hoşlanmışa benziyordu.

Uzun süredir yaşayamadığını yaşıyordu: Ayıktı ve düşünebiliyordu. Hayatındaki derin karanlığı yok etme fikrini veren, perdedeki delikten sızan gün ışığı mıydı, yoksa bu anlık değişim kararını almasına neden olan başka güçler de var mıydı? Tek bildiği onu lânetlere sürükleyenlerin öbürleri olduğuydu. Nefret ettiği kız... Aşık olduğu kız... "Gerçek olmayan" idi, öbürlerinin ruhlarını adadığı bir kâbustu o. Onu sıkıntılara boğan, düğümleyen tüllerle...

Tarlada yararsız otları kesmek yetmez, onlar kökünden çıkarılmazsa eskisinden daha güçlü kökler salarlar toprağa. Bir dert üzerinde kendini üzmeye devam etmektense derdi kaynağından yok etmek daha akıllıcadır. Sorun yaratan nedenler ortadan kalkmadan sorunun üzeri her ne kadar kapatılsa da, o örtü ağırlaştıkça derine inen sorunlar da o denli zarar verici olur.

Donuk bir ifade... Ve kıpırdamayan dudakların arasından çıkan aynı anlamsız ve anlaşılmaz mırıltı... Sorunu kökünden çözme kararını aldığı an, gerçeği bulmak ve gerçek olmadığını düşündüğü her şeyi öldürmek için harekete geçtiği an oldu. Dilini damağını uyuşturana kadar ağzında tuttuğu yudumu daha fazla bekletmedi. Alkol denizinde hızla kürek çekmeye başladı. Yine dayanamamıştı...

* * *

Şişe ardına şişe devirmişti Zell, siyah tüllü kız geldiğinde. Yavaşça süzüldü odanın kapısından ve genç adama yaklaştı. Kederli gözlerle izledi bir süre onu ve yorgun bir sesle fısıldadı:

"Seni cennet bahçeleri ve cehennem çukurlarında aradım Zell, neden kayboldun? Neden kaçıp gittin benden?" Sesinin tonuna ağır bir sitem kokusu sinmişti. "Senin için bir değerim var mı benim?" Tek bir damla gözyaşı süzüldü yanağından.

"Sus lütfen, çoktan parça parça olmuş ruhumun kalıntılarını çiğneme keskin sözlerinle." Uzandı ve narin elini tuttu Ayke'nin, yavaşça yanına çekti onu. "Otur yanıma, bu gece teselline ihtiyacım var." Tek kelime etmedi siyah tüllü kız ve genç adamın yanına kıvrıldı usulca.

Zell bir nefeste boşalttığı kadehi tekrar yarısına kadar doldurdu. Yavaşça siyah tüllerin arasında bulduğu başka bir kadehe uzandı ve kristali sertçe yere çarparak küçük parçalara ayırdı.

Siyah tüllü kız sessizce izliyordu onu. Bakışlarında ne bir kızgınlık ne de bir keder vardı. Sadece izliyordu onu buz gibi gözleriyle. Genç adam kızın karanlık güzelliğine baktı bir süre ve yavaşça kavrayıp üzerinde gezdirdi parmaklarını, kolunun pürüzsüz teninde.

Kristal parçalarından uzunca bir tanesini aldı eline ve hızlıca kesti Ayke'nin kolunu. Kız en ufak bir itirazda bulunmadı bir beklenti içindeymişçesine. Kolunun iç tarafında önce hafif bir çizgi oluştu sonra yavaş yavaş akmaya başladı kan.

Zell kızın kanını yarısına kadar şarap dolu ristal kadehin içine akıttı ve hemen ardından da kendi kanını... Havada yavaşça çalkaladı nefretten doğan aşklarının nektarını.

Küçük bir yudum aldı ve yutmadan siyah tüllü kıza uzattı kadehi. O da bir yudum aldıktan sonra dudakları birbirine yapıştı ve aralandı yavaşça.

En anlamlı, en sevgi dolu öpüşmeleri olacaktı bu seferki. Acele etmeden uzun uzun öptü siyah tüllü kızın dolgun dudaklarını ve bir anda ağzına dolan yoğun kanın tadı ile kendinden geçti. Bir kez daha kasıldı kızın bedeni ve ağzındaki kanları silerek bıraktı Zell titremekte olan bedeni. Sıkıca tuttuğu kristal parçasını yavaşça çıkardı kızın sırtından ve boğazından gelen hırıltıları dinledi bir süre.

İşte şimdi nefretten doğan aşkları ölümsüzleşmiş, hapsolmuştu bedenine Zell'in. Dudaklarının kenarları alaylı bir sırıtışla bükülerek uzandı kızın siyah tüllerine ve ağır hareketlerle, vaftiz edercesine doladı tülleri kızın boğazına.
Sıra intikama gelmişti ve tereddüt etmeden sıktı kızın boğazına doladığı tülleri. Öbürlerinin gözlerinin önünde yavaş yavaş boğularak ölmesini izledi uğursuz bir sükûnet içinde. Tesellisini bulmuştu Zell en sonunda.

İşi bitince bir adım geri çekildi ve siyah tüllü kızın cansız bedenini izledi büyük bir hayranlıkla. Hâlâ ilâhi karanlığından bir şey kaybetmiş değildi kız. Uzun süre inceledi ve bir kusur aradı; ta ki boşu boşuna uğraştığına kanaat getirinceye kadar. Ve midesi bulanarak uzaklaştı ondan. Yapması gerekeni biliyordu artık. Bir lânet gibi üzerine yapışan bu karanlık güzellikten sonsuza kadar kurtulacaktı...

* * *

Zell, salonun ortasında bağdaş kurmuş oturmaktaydı. Ruhu, bedenini terk etmişçesine, sessiz ve hareketsizdi. Belki hâlâ ne yaptığının ayrımına varamadığı için ölüm rüzgârlarının kendi ruhunu da alıp, ruhunun eksik parçasıyla tekrar buluşturmasını diliyordu. Belki de hâlâ şoktaydı. Belki amacı, sonucun yanında çoktan önemini yitirmişti. Belki de kayıp gözyaşları ve acısı patlayacak yer arıyordu.

İhtimaller ve "belki" ile başlayan tüm cümleler bir yana, genç adam belirsizliğin korkusunun acısı içinde kıvranıyordu.

Arkada tüllerin içinde siyahların prensesi yatıyordu. Prensesin minicik tertemiz yüreğinin atışlarını kendi göğsünde hissediyordu. Kapıdan banyoya uzanan koridorda küçücük ayaklarının ucunda narin yürüyüşünü görüyordu. Prensesin ruhu okşayan sesiyle "Küçük Kayıp Kız" şarkısını söylediğini duyuyordu. Prensesin minicik masum öpücüklerini tadıyordu.

Zell dişlerini sıkıyordu. Kasıyordu kendini. Derin ve öfkeli soluklar almaya başladı ve "YALAN!" dedi dişlerinin arasından az önce düşündükleri ve hissettikleri üzerine...

Çünkü hissettiği, bu lânetin başını alıp nereye kadar gidebileceğinin korkusuydu. Tattığı, aşklarının nektarının hâlâ ağzında bıraktığı madeni tattı. Duyduğu ise ruhu okşayan bir melodi değil, kayıp çığlıklar ve yakarışlardı...

Zell derin bir iç çekti. Ve ilk defa... İlk defa ağlamaya başladı. Neye ağladığını bilmiyordu aslında. Doğruldu ve ayağa kalktı. Sessizlik, çıplak ayaklarının eskimiş parke üzerinde çıkardığı ses ve hıçkırıklarıyla bölündü. Koridora sağlı sollu uzun, kırmızı mumlar dizdi. Ayaklarını sürterek koridorun başına döndü ve mumları teker teker yaktı. Bu işi yaparken hâlâ ağlıyordu. Koridor kırmızı ışıkların oyunuyla görkemli bir geçide dönüşmüştü.

Salona döndü ve kızın ölüsünün yanı başına diz çöktü. Birden gözü döndü, sinirlendi. Nefreti kanatlandı. Gözlerini kapadı, yumruklarını sıkmaya başladı. Eğer yumruklarını terk edebilseydi her şeyi tırmalayabilir, zarar verebilirdi. Alnındaki damar belirgin bir şekilde atıyordu şimdi. Emsali görülmemiş keskin bir bakış eşliğinde açtı gözlerini. Kulağında adını koyamadığı bir ses yankılanıyordu. Kafasını kaldırdı. Gözyaşlarından yüzüne yapışmış saçların arasında zor görünüyordu gözler; morarmış, şişmiş, çökmüş... bıkkın, baygın, yılgın bir ifade derinliklerinde. Sefil bir yüz...

Kızın güzelliğini kıskandı. Kan dudaklarında kurumuştu. Üzerinde kan pıhtılaşmış saçları yumuşacık değildi artık. Çevredeki tüm kırık kristal parçalarıyla kızın üzerindeki tülleri parçaladı. Haşince çizdi kızın bembeyaz çıplak vücudunu. Yüzü dışında kanatmadık yerini bırakmadı. Etini parçaladı, deşti onu. Derisini soydu. Ayke artık gizemin siyahında değil, cehennem alevinin kızıllığındaydı.

Cansız bedeni kollarının altından tutarak koridor boyunca sürükledi. Mumların alevleri Zell'in düzensiz soluklarıyla titreşiyordu. Kırmızı mumların kızıl alevleri zemindeki kan üzerinden yansıyordu.

Ayke'nin cansız bedenini küvete yerleştirdi ve musluğu açtı. Sonra yere çömeldi ve kızı izlemeye koyuldu. Fakat sinirden kaslarını geriyor, istem dışı hareketlerde bulunuyordu. Kesik soluklar alıyor, titreyen bacaklarına hakim olamıyordu. Ve lavabo taşına dayadı kolunu, tıpkı eskiden de yaptığı gibi içindeki zehri -nefret ve intikam ateşini- o pis deliğe kustu. Kızın kanlı halinden iğrendi. Duvardaki üçgen şeklinde kırılmış ayna parçasında gördüğünün kendisi olmadığına inandırdı gözlerini... Küçük ayna parçasındaki aksiyle konuştu:

"Ah bebeğim... Şimdi yoksun... Bunu bana yapmamalıydın, beni küçük oyunlarınla kandırmamalıydın. O lânet ormanda ve tiksinç ölümlülerin arasında yalnız başıma bırakmamalıydın..." dedi ve kafasını çevirdi. Küvet dolmuş, su taşıyordu.

Ayke'sinin kırmızı suyu... Beyaz karolarda nasıl da hızla ilerliyordu... "Hani coşkun bir ırmak vardı sevgilim, kan çağlayan... Taşmaya hazır, çevreyi kızıla boyamaya hevesli..." diye fısıldadı. Bunun gibi yüzlerce cümle zırvaladı geçmişe dair. Saatler geçti. Ayke'nin ölümüne geçit veren koridordaki kırmızı mumlar bile eriyip söndü. Su taştıkça taştı... Kızın vücudu şişti, kesik et parçaları dağılmaya başladı. Saçları suda hâlâ o eşsiz güzelliğiyle dans ediyordu. Yüzü hâlâ güzeldi. Ölürken de mutlu ölmemiş miydi zaten?

Zell, kollarını küvetin kenarına dayamıştı. "Günahlarından arınmışsındır umarım... Siyah, siyah, siyah... Belki kanın da siyah akar diye düşünmüştüm," dedi. Kızın suda yüzen uzun siyah saçlarını tuttu ve kör bir makasla kesti... Güzelim saçları; o parlak, upuzun saçların kırpıntılarını evin her yerine savurdu...

* * *

Zell hızla yatak odasına girdi. Tüm dolapların kapakları açıktı. Çekmeceler dışarıda, dolaplar boşaltılmıştı. Her şey yerlerdeydi. Ayna kırılmış, yatak ise devrilmişti ve Zell tüm bunların ne zaman gerçekleştiğini kestiremiyordu bile.

Bulduğu beyaz kumaş parçalarını topladı, kızın yanına gitti. Kulağına eğildi ve fısıldadı: "Bedelini ödedin işte..."

Yürekleri,
Nefretle aşkın yollarının kesiştiği yerdeydi
Nefretleri bitmedikçe
Aşkları bitmedi.
Aşkları sönmedikçe
Nefretleri tükenmedi
Ama ne bu
Aşık olunası nefret
Ne de
Nefret edilesi aşk bitecekti.
Günün birinde; belki
Sevgiden nefret edişin ve nefreti sevişin
Belki de
Nefretten nefret edişin ve sevgiyi sevişin
Şarkısıyla kendinden geçecekti bu iki ruh...

Zell, kızın parmağını kesti. Kurumuş kanın koyu kırmızıya boyadığı parkenin üzerinde yuvarlandı yüzük. Döndü, döndü ve düştü...

Getirdiği beyaz kumaş parçalarıyla sarıp sarmaladı kızın incecik bedenini. Beyaz... ilk defa beyaz... Bembeyaz... Meleklerin matemde olduğundan kuşkusu yoktu genç adamın. Kadehini matemdeki meleklerin şerefine kaldırdı bu kez...


* * *

Ölümdür yaşamın gereği,
gerçeği olduğu gibi...
Vücudu serin havada titreyerek çıktı dışarı. Ayaz kemiklerine işliyor, kanını donduruyordu. Üstüne geçirdiği birkaç paçavra dışında savunmasızdı rüzgâra karşı. Ürperdi ve kollarının arasındaki sevgilisine sarıldı sıkı sıkı. Gevşek beden buz gibiydi ama yeni beyaz giysileri içerisinde ruhunu ısıtıyordu ilk defa.

Gecenin içinde ilerlemeye başladı kayıtsızca. Nereye gittiğini bilmiyordu; sadece solgun ay ışığının aydınlattığı yolda küçük adımlarla yürüyordu. Hiçbir amacı yoktu. Hayatındaki bütün değerler yavaş yavaş yerlerini boşluğa bırakmış ve son kalan dayanağını; en büyük, en güzel varlığı da kendi elleriyle öldürmüştü. Ama pişman değildi bundan. Yalanları öldürmenin tarifsiz keyfi bir uyuşturucu gibi örtüyordu içindeki boşluğu. Tıpkı kısa bir süre önce alkolün örttüğü gibi...

Ne kadardır yürüdüğünü bilmiyordu ama nereye gittiğini anlamıştı artık. Ayke'nin karanlık ormanına sürüklüyordu bilinçsiz adımları onu. Fakat orman değişmişti. Sonbaharın o kızıl gün batımı yerini yıldızsız zifir bir karanlığa terk etmişti. Orman da yastaydı bu dünyayı terk eden masum sevgilisi için.

Yapraklar hışırdadı ve sararmaya yüz tutmuş otlar dalgalandı yavaşça. Ve ağıt yaktı hafifçe fısıldayan rüzgar. Herkes cenaze törenindeki yerini almıştı. Son yolculuğuydu bu gecenin prensesinin. Rüzgarın sesi gittikçe yükseldi ve ılık bir yağmur yağmaya başladı. Meleklerin gözyaşları yıkıyordu karanlığın yolunu...

Karanlık yolda ilerlerken, donuk gözlerinden akan gözyaşının -ya da duru yağmur damlarının- günahlarını temizlemesini ve onu arındırmasını diledi. Ağır ağır hareket eden vücuduna inat, zihninde fırtınalar kopuyor; ve bu fırtına geçmişi geleceğe karıştırıyor, tüm anıları birbirine katıyordu: Onu ilk görüşü, ilk öpüşü geliyordu aklına. Görüntü hemen değişiyor; onun sessizliğine, masum yüzüne, mutsuz geçmişine ve yaşlı gözlerine dönüyordu. Onun yüz ifadeleri, tavırları ve hareketleri geçiyordu gözünün önünden. Sonra bütün görüntüler birbirine karıştı ve sessiz gölgelerin ormanının sisiyle dağıldı. Ayke sonsuzluktan gelmişti ve sonsuzluğa gitmişti. Bilinmeyen geçmişten gelen ve yine bilinmeyen sonsuzluğa giden kayıp ruh.. Ve bu iki bilinmeyen arasında o kayıp ruha duyulan tutku... Ve acı... Ve keder...

Bitkin bir şekilde yıkıldı yere, sevgilisinin soğuk bedenine pişmanlıkla sarıldı bu kez. Bedeninden yoksun bıraktığı aşkı, intikam alırcasına kuşatmıştı etrafını. Her soluk alışında onun kokusu doluyordu kavrulan ciğerlerine.

Gözyaşları arasında açtı beyaz kefeni ve karşısındaki hareketsiz solgun yüze bakakaldı bir an için. Sonra eğildi, usulca kapadı gözlerini ve özür dilercesine öptü soğuk dudaklarını.

Yağmur şiddetlenmiş, Ayke'nin kokusu toprağın kokusuna karışmıştı. Gökyüzüne açtı yalvarırcasına ellerini, yağmura doydu teni... Çığlıkları boğazında düğümlendi. Gömeceği cansız bedenden daha da cansız olmayı isterdi; ve gizemden daha gizemli, karanlıktan daha karanlık, bir ölüden daha ölü olmayı...

Dileği gerçekleşti ve yıkılıverdi çamura bulanmış hüzün yapraklarının üzerine bir ölü gibi...

Ve... Ve bilinci onu terk etti...

* * *

Yıllar Sonra:

Ömründen eksilen yıllar boyunca hastalıklı ruhu onu gerçekten terk edebilmiş miydi ormanlarda? Yoksa ormanlar onun için bir zindan, anımsayamadığı geçmişi ile arasındaki bir dehlizden başka bir şey değil miydi?

Geçmişini hatırlaması için gösterilen tüm siyah-beyaz fotoğraflar, kendisine dinletilen şarkılar -hatta 'Küçük Kayıp Kız' şarkısı bile- bir etki yapmamış, hiçbir anıyı canlandıramamıştı. Zell'in hayatının en lanetli, en karanlık ve en günahkar yanını hatırlayamaması, hastalıklı ruhunun onarılmasını kolaylaştırmıştı kuşkusuz; fakat gerçek benliğinde açığa çıkmayı bekleyen birkaç kesik cümle, yırtık fotoğraf ya da kopuk kare vardı. Bu yalnızca anahtarı kaybolmuş kilitli bir anı defterinin, anahtarının bulunmasını beklemesi gibiydi; anahtar bulunacak ve rüzgâr sarı sayfaları savurdukça mistik bir koku gerçeğe sarılacaktı.

* * *

Zell, sıkı dalların güneşe geçit vermediği orman yolunda yürümekteydi.

Uzaktan gelen harikulade bir ses, bir perinin sihirli değneğinden akan simler gibi uçuşuyordu havada...

Çok, çoook uzakta...

Zell, ormanın derinliklerinden rüzgârla gelen bu sesin büyüsüne kapılmıştı. Başı dönüyordu. Çöktü bir taşın yanına. Bu taşa dokunur dokunmaz tarifsiz bir enerji sardı bedenini. Taş... Taş soğuk değildi!

Birden bileğinde bir okşama, kadifemsi bir şeyler hissetti. Rüzgârın çok uzaktan getirdiği yapraklar ve siyah- !...
Geçmişten bir sahne canlandı gözünde. "Mezar taşın bile daha sıcaktır senden"!!

Rüzgârın uzaklardan savurduğu siyah tül parçaları ve ruhu okşayan o ses!...

Anlamıştı... Bu ormanın, cehennemi öldürmek için cenneti katletmek zorunda olmadığı o orman ve o ılık taşın, siyah tüllü kızın mezar taşı olduğunu...

"Seni ölümüne seviyorum Ayke..." Fısıltısı rüzgâra, göz yaşı toprağa karıştı Zell'in...

"Seni ölümüne seviyorum siyah tüllü kız..."

Zell: Yanılgı. (Arapça kökenli. Eski Türkçe)
Ayke: Balta girmemiş, derin ve karanlık orman. (Arapça'dan Türkçe'ye geçmiş)