Kristal bardağın içinde titreşen mum ışığını seyretti
bir süre. Hiçbir şeye aldırmadan dans ediyordu küçük alev parıltıları.
Boşalmış bardağı masaya geri bıraktı ve tekrar doldurmak için içki şişesine
uzandı. Ucuz şarap, şişeden bardağa sakince akarken yüzünü buruşturdu.
Yayılan koku, o iğrenç tadı getirmişti beraberinde. Ama ne olursa olsun
bu bardağı da bitirecekti. Ve sonra bir bardak daha dolduracaktı. Kusana
ya da -ki böyle olmasını tercih ederdi- sızana kadar durmayacaktı.
Sabah, isyan eden bir mideyle uyandığında, duvarlara
tutunarak baş dönmesinin etkisini azaltmaya çalışırken, tuvaletin kapısını
araladığında; en azından, kafasının içinde dönüp duran o kahrolası düşüncelerden
kısa bir süreliğine arınmış olacaktı.
Peki gerçekten kendine acı çektirmesi gerekiyor muydu,
başka bir tanesini unutmak için? Yoksa sadece kendini mi kandırıyordu?
Belki de o hep orada duruyordu ve bilinçaltı onu yoğun bir şekilde gizliden
gizliye hissettirmeye devam ediyordu.
Kendisinden korkmaya başlamıştı. İyice dengesizleşmişti;
özellikle de içtiği zamanlarda -son zamanlarda içmediği pek olmuyordu-
bütün kontrolü içindeki acı çeken hayvana devrediyordu. Acısını dindirmek
için hiçbir şeyden çekinmeyecek olan o ilkel hayvan; yoğun karanlık...
Saatinden gelen uyarı ile dağıldı düşünceleri. Hayatının
bir saatini daha tüketmişti. Acımasızca harcanan değerli bir hazine...
Peki bu gece için daha ne kadar vakti kalmıştı? Saat bir de olabilirdi,
dört de... Gecenin ilk saatlerinden beri zaman kavramı onu terk etmişti.
Ne hoş, diye düşündü. "Biri gitti, geriye kaldı
üç..." Zaman ve mekan, insanoğlunun başlangıçtan beri tutsak olduğu
canavarların sadece iki tanesi, mahşerin dört atlısı... Yüksek sesle
güldü ve mırıldandı: "Hepimiz acınası köleleriz..."
Yeni doldurduğu bardağı da yarıladı bir nefeste ve
acı acı öksürdü. Son bardak midesini bulandırmaya başlamıştı. Sandalyeden
sendeleyerek kalktı ve sallana sallana tuvalete gitti. Henüz kusmak
için çok erkendi; ama saatlerdir içtiklerinin fazlasını o pis deliğe
akıtmak ona iyi gelecekti. Temizlik gibi -o an hiçbir anlam ifade etmeyen-
kavramları gözardı ederek işini bitirdikten sonra lavaboya eğildi ve
yüzüne iki defa soğuk su çarptı. Tabii ki bu hiçbir şeyi değiştirmedi.
Ne biraz olsun ayılmasını sağladı ne de baş dönmesini hafifletti.
Korkunç mide bulantısı ve karıncalanan beyninin tarifsiz
sızısı teslimiyet öncesi son mücadeleye karıştı. Haftalardır kesilmemiş
tırnaklarını içinden yükselen ani bir dürtüyle kendi boynuna geçiriverdi.
Mide bulantısına getireceği bir çözümün olmaması, onu başka acılarla
süslemeye yönlendirdiği için tırnaklarını boynuna bastırdıkça bastırıyor,
deri parçalarının tırnaklarının içine dolduğunu hissediyordu.
Boynundaki kan damlaları, sıcak bedenine doğru süzülürken,
yeni acısının eskisini örteceğini düşünmüştü; fakat düşünceleri bile
onu yalnız bırakmak ister gibiydi.
Her şeyden yoksundu, kendi canını bile istediği kadar
acıtamamıştı. Ölümün sıcak kanı bile istediği gibi akamamıştı boynundan.
Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını fısıldadığında, kendi canını
acıtmak için kullandığı tüm dolambaçlı yolların ona zevk vermediğini
anlaması, hiç de yeni olmamasına rağmen bir tokat gibi çarptı yüzüne.
Ağzı alaycı bir gülüşün etkisiyle çarpılmıştı. Gözleri;
kendisine acımasıyla, nefretinin akmayan gözyaşına özlemiyle kavrulduğunu
haykırır gibiydi oysa.
Kan bulaşmış eliyle içki kadehini tutarken diğer elini
lavaboya dayamıştı. Derin derin nefes alıyor, son gücüyle dişlerini
sıkıyordu. Şakağındaki damar, karların erimesiyle canlanan ırmağın coşkusunu
yaşıyor gibiydi. Öyle kırmızı bir ırmak ki kan çağıldayan, deliler gibi
dans eden yatağında, taşmaya hazır... Çevresini kızıla boyamaya hevesli...
Başı döndü aniden, gözleri kapalıyken ileri geri sallandı
cılız bedeni. Boynundan akan bir damla kan, kristal kadehteki kırmızı
şarapla buluştuğunda gecenin lânet olası sessizliğinde yankılandı sanki
bir küçücük "şıp" sesi...
Lavabo taşından destek alarak doğruldu. Aynaya bakmak
bile korkutuyordu onu. Çiçekleri solmuş ruhu, atamadığı solmuş çiçekleriyle
çürütüyordu sanki yüzünü. Musluğu açtı, su akarken o aynadaki çökmüş,
kırılgan yüze baktı. Gerçekten berbat bir yüzdü; hastalıklıydı. Kederli
bir şekilde gülümsedi ve kendinden iğrenerek yüzünü kuruladı.
Aynaya daha da yaklaştı. Hayatında yeni bir şeyler
öğrenen ufaklığın keşfetmeye hazır meraklı gözleri misali açtı gözlerini
kendini incelerken. Sessiz sessiz başladı aynadaki aksiyle konuşmaya.
"Hayır Zell, bu..." derken duraksadı ve bir damlacık kanıyla
sevişen şarabından ufacık bir yudumla ıslattı kurumuş dudaklarını. Sesini
yükselterek devam etti: "Bu kahrolası yorgun yüz senin değil, değil
mi? Bunun sadece gölgelerin oyunundan ibaret olan bir yanılsama olduğunu
söyle!" Sesi gittikçe yükseliyor ve tonu sertleşiyordu.
Aynadaki Zell ile konuşurken lavaboya dayadığı elini
kaldırdığında dengesini kaybeder gibi oldu. Parmaklarını bakımsız teninde
gezdirdi. Acınası köleye, daha önce hiç kimseye duymadığı kadar büyük
bir acımayla tiksindiğini haykırdı. Son gücüyle sıktığı kadeh ellerinde
parçalanacaktı sanki.
Nefretle küçük, geri adımlar attı çıplak ayakları,
son derece ince hareketlerle; gözleri aynadaki lânet suratı yavaşlatılmış
bir film gibi izlerken. Çığlığa benzeyen kalın bir ses, belki bir haykırış...
Ya da tepkiyi dışa vuruş yankılanırken fayanslarda; elindeki kristal
kadehi fırlatıverdi aynadaki Zell'e.
Aynanın büyük bir gürültüyle yere inmesini beklemişti.
Oysa duvarda kalan şarapla lekelenmiş kırık parçalardaki Zell daha da
iğrenç görünüyordu. Duvardaki kırık parçalara yaklaştı tuhaf bir hareketle.
Derken içindeki tüm çelişkileri, küfürlerle bütünleşmiş
karanlık duyguları, tüm gecenin içkisiyle beraber kustu.
Mırıltı gibi bir rahatlama sesi duyuldu. Sonra yeniden eğildi lavabonun
deliğine, akıtmak için içindeki zehri. Kustu kan kırmızı... Kan...
Aynanın lânetli parçaları ve kristal kadehin kırıklarıyla
dolu yere çömeldi zehri boşaltmanın verdiği yorgunluğa karışmış rahatlama
duygusuyla. Soğuk karoların üzerindeki ayna parçalarıyla oynadı.
"Kristal..." diye tısladı, elindeki keskin
parçayı tutarken. "Oldukça kalın bir parça; ama ne denli keskin
öyle değil mi?" derken hafif hafif çizmeye başlamıştı bile kollarını.
Ama kendisine zarar vermeyecekti bu parçalarla. Daha özel şeylere lâyıktı
bu parçalar.
Üçgen şeklindeki ayna parçasıyla oynarken birden onun
geçtiğini gördü kapısı ardına kadar açık tuvaletin önündeki koridordan.
Hızlıca geçiverdi ve yine simsiyah giyinmişti. Uzun elbisesi yerlerde
sürünüyordu. "Siyah tüllü kız..." diye fısıldadı; sesi yavaşlayarak
karıştı sessizliğe.
Kız tekrar kapının önüne geldi. İncecik kaşlarını
kaldırarak acıyan bir ifadeyle salladı başını. Hayır, devam edemez bu
böyle, der gibiydi gözleri.
"Zell?" dedi ve durdu. "Ne yaptın yine?"
diye sordu sessizce.
Genç adam başını kaldırdı. Kocaman açılmış gözlerini
dikti ayakta duran kıza. "Çok uzun zaman oldu. Haydi çek elimi,
acı çekmek çekiyor beni. Sarın yine çevremi, gizeminizle sürükleyin
çiçekler solmuş hayalimi!"
Karalar içindeki kız, eliyle gözünün önüne düşen uzun saçlarını geriye
attı. Biraz düşünür gibi duruldu.
"Ah Zell... Bir başka büyünün ninnisi baştan
çıkarmış adı konmamış duygularını..." Genç adam gözlerini kapadı.
Elleriyle sarmaladı bedenini üşümüşçesine.
Araladı gözlerini, kırık aynaya baktı kızın aksini
üzerinde bekleyerek. Ama kız yoktu. Gitmişti...
* * *
Kim şehrin göbeğindeki evinin toz duman havasının yağmurla
dansından kirlenmiş çamurlu pencerelerinin önündeki kalın, kara perdeleri
açmadan aylarca karanlıkta oturur?
Kim kendini soyutlar yeryüzünden ve gökyüzünden? Peki
kim evinin duvarlarını işkence izlerinden ve fışkırmış kandan temizlemek
yerine özensizce boyar siyaha? Tüm eşyalar bir toz yığını haline gelmişken
neden hâlâ üzerlerindeki kocaman kara kumaşlar ve yerlerdeki siyah tüller
şöyle bir silkelenmez çürümüş sardunya saksılarının olduğu pencerelerden?
Kim, neden tüm gününü kara perdelerden, zamanında
bir sigara ateşinin yaktığı yuvarlak delikten sızan gün ışığı huzmesiyle,
evin ne zamanlık tozlarının havada nasıl uçuştuğunu izleyerek geçirir
ve akşam olunca da alkol denizinde demir almakta olan; yelkeni delik,
direği kırık bir küçük gemi gibi savrulur amansızca?
Genç adam, yorgun bedenini anca attı koltuğa. Devrilmiş
içki şişelerinden biri ayağına yuvarlandı. Ve her zamanki gibi küçük
delikten sızan huzmenin içinde toz zerreciklerinin uysal uysal kovalamaca
oynadığını düşünerek saatlerce sabit bir bakışla izledi. Peki genç adam
neden yapıyordu bunu kendisine?
- Onlar yüzünden...
- Kim onlar? Kimden bahsediyorsun?! Kimin yüzünden?!
- Bilirsin işte... Onlar Zell'i bir türlü yalnız bırakmadı.
- Zell yalnız kalamamaktan korkmuyor muydu?
- Bilmiyorum... Zell onların sanrı olduğunu düşünüyordu.
- Değiller miydi?
- Bilmiyorum...
Çünkü onlar Zell'i sarıp sarmalıyorlardı. Hepsi de
çok güzeldi. Upuzun dalgalı saçları vardı hepsinin. Renkli gözleri,
uzun kıvırcık kirpikleri vardı. Hep uzun siyah etekler giyerlerdi. Çıplak
ayakla dolaşırlardı; ama ayakları hiç görünmezdi. İncecik kaşları, pırıl
pırıl bembeyaz tenleri vardı. Kaç kişiydiler ki? Belki bir, belki bin...
Ama bu güzellikleri kandırdı Zell'i. Onlar lânetliydi. Güzelliklerinin
ardındaki lânetle sarıp sarmaladılar simsiyah tüllerini Zell'in boynuna.
Her gelişlerinde evde kendilerinden parçalar bıraktılar, öldürmek istediler
Zell'i. Onu kandırdılar. Kadehlere dolunayın ve gün ışığının lânetini
akıttılar. Onun günaha sarılmasını isteyerek yanıp tutuştular.
"Siyah tüllü kız..." diye fısıldadı genç adam.
* * *
Siyah tüllü kızdan nefret ediyordu. Kızın kendisine
yaptıklarından hiç hoşlanmıyordu. Buna rağmen kıza olumsuz bir tepki
gösteremiyordu. Çünkü o kendi kara deliğinde yalnızdı. Öbürleriyle yalnızdı.
Öbürleri? Evet, onlar... Önce bir duman gibi etrafını
sarıyorlardı, sonra yavaş yavaş şekilleniyor, uzun elbiselerindeki tülleri
kollarına, boynuna doluyor ve onu sıkıyorlardı. Ölü gibi beyaz yüzleri
onca kara tülün ardından belirmeye başlıyordu. Hepsinin duru güzellikleri,
yüzlerini çıplak elleriyle örtüşleri ya da renkli gözleri, morarmış
dudakları onu kâbuslara sürüklüyordu. Sinsice hareket eden gölgeleri,
kristal bardaklarda titreşen mumun aleviyle büyüdükçe büyüyordu.
Siyah tüllü kız; Ayke... Ayke ona yardım etmek istiyormuş
gibi davranıyordu. Ama o bunların hepsinden nefret ediyordu.
Bazen, acı çekeceğini bildiği halde uzaklaşamaz insan
bir takım şeylerden. Nefret etse de, yine yönelir ona. Yarasının kanayacağını
bildiği halde, üzerindeki koyu kırmızı kabuğu soymaktan zevk alır. Kabuğu
soymakla yarası iyileşmeyecektir; ama onun verdiği haz, belki de acıya
acı katma isteği zevk verecektir. Kim bilir, tahmin edildiğinden daha
çoktur kanayan yarasına tuz basmaktan hoşlananların sayısı. Az acı,
çok acıdan daha fazla acı verir aslında. Acının azı yetersizse, ondan
kurtulmaktan çok yeni acılarla beslemeyi tercih eder insan. İki acı
tekinden çok daha iyidir. İnsanın genel olarak acıdan hoşlanmaması gerekirken,
insan acının azıyla da yetinemez. Genç adam da böyle hissediyordu işte.
Onlardan nefret ediyordu; fakat onların eksikliklerinden de korkuyordu.
Hele Ayke'nin eksikliği...
Ayke'nin yokluğu, varlığından daha çok korkutuyordu
onu. Deniz, gökyüzüyle aynı renk olmak, onunla bütünleşmek için nasıl
bağlıysa ufka; o da Ayke'ye o kadar bağlıydı. Gökyüzü, denizin yakamozlarına
karşılık nasıl süsleniyorsa yıldızlarla; denizle sevişmek için nasıl
bekliyorsa geceyi sabırsızlıkla; o da Ayke'yi bekliyordu aynı karanlık
tutkuyla. Ama korkarak; ama nefret dolu; ama onun yardımına muhtaç bir
aciz gibi... Ama bekliyordu işte...
Kirli kadehlerden birini daha aldı eline. Şişeden
akarken içkisi; pamuk şekerini yemeye hazır bir çocuk gibi dönüyordu
gözleri fırıl fırıl.
Birkaç kadehten sonra yerde oturmuş ve kolunu kanepeye
uzatmıştı. Diğer elindeki içkisini yudumlarken yine bir duman sardı
etrafını. Kırık sigarasından bir nefes daha çekti ve sigarayı iki parmağının
arasına aldı. "Lânet olsun, yine geliyorlar, günahlarının bile
saf olduğunu düşünerek..." diye fısıldadı.
Ve Ayke yanına geldi. Diz çöküp Zell'in elini tuttu.
Genç adam oldukça tedirgindi. Öbürleri yine bir duman gibi saracaktı
etrafını ve yine sıkacaklardı boynunu boğazını.
"Zell? Zell, beni duyuyor musun?" dedi siyah
tüllü kız. Genç adam ifadesiz bir suratla sabitlenmişti boşluğa. Öyle
bir ifadesizlik ki, kızdan kaçarak kendini yalancı bir güven duygusuna
teslim etmişti sanki. Ama bütün yalanlar gibi bu da buzdan bir duvarın
güneş karşısındaki acizliği içerisinde yavaş yavaş eridi ve genç adam
tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Bütün kaçışların sonu bu değil miydi
zaten? Duvarın çöküşü ve yabancı bir dünyaya yapayalnız, ani bir geçiş.
O nihai kaçış hariç...
Daha önce de düşünmüştü bu konuyu... Gerçekten her
şeyi terk edebilir miydi? Çünkü bu dünyada ona yer olmadığını düşünüyordu;
hiçbir zaman buraya ait olmamıştı. Kaybedeceği ne vardı ki? Karanlık
zindanı mı, kan kokan şarapları mı? Ayke mi onu kaybederdi, yoksa o
mu Ayke'yi? Siyah tüllü kıza çevirdi gözlerini yavaşça. Kaçış sona ermişti...
Aslında gözyaşları bile küskündü yanaklarına. Ama
bir damlacık gözyaşı bile dayanamayarak bu denli ümitsizliğe, bırakıverdi
kendini. Süzülürken yanaklarından düşünceli bir ifade aldı gözleri.
"Hiç kalbini hedefleyen sivri bıçaklardan kaçmak için kendini yüksek
bir uçurumdan keskin kayalara bırakmayı düşündün mü? Ya da cehennemi
öldürmek için cenneti katletmen gerektiğini? Zincirlerinden kurtulmak
için ruhunun bir parçasını terk etmeyi düşündün mü hiç?" Zell başını
eğmişti. Yaşlı gözlerini dikti güzelliğinin mucizesi saflığına karışmış
olan Ayke'ye.
"İçindeki karanlık üzerime yoğun bir sis gibi
çöküyor. Acınla yanan bir mum gibi eriyorum yavaş yavaş." Zarif
bir hareketle doğruldu ve Zell'i kendisine doğru çekti: "Şimdi
gel lütfen, karanlık yolda tökezleyip düşmemize neden olma."
Zell isteksizce kabul etti çağrıyı. Ama güven ve güvensizlik
birlikte yılan gibi kıvrılarak sarmıştı Zell'in ruhunu. Ayke'nin verdiği
güven ve öbürlerinin varlığından doğan güvensizlik...
Gülümsedi kız, reddi zor bir şekilde tekrar "Gel..."
dedi. İlerlemeye başladı yavaşça odanın kapısına doğru. Minik ve narin
adımları izledi bir süre Zell. Siyah tüller içindeki kız, umutsuzluğun
karanlığıyla şekillenmiş ilâhî bir meleği andırıyordu.
Onu takip etmek istedi ama korkusu bedeninde felç
etkisi yaratmıştı. Öbürleri hâlâ gelmemişti ama Zell bu yalancı huzurun
fazla uzun sürmeyeceğini biliyordu. Beklemediği bir anda yine belirecek
ve onu sarmalayacaklardı siyah tülleriyle. Sıkacaklardı, boğazlayacaklardı
huzuru ve yerine pis bir duman bırakacaklardı. Yalan ve günahlarından
yükselen zehirli bir duman... Ve nefes alamayacaktı; kaçamayacaktı onlardan,
tıpkı Ayke'den kaçamadığı gibi...
Tüm bu düşünceler esir almışken iradesini, had safhaya
ulaşan tedirginliğini hissedebilmişti kız. Hâlâ kirli halının üzerinde
oturmakta olan yılgın bedene yöneldi ve ruhu okşayan sesiyle doldurdu
havayı:
"Ah Zell... Daha fazla çaresizliğe kapılma, düşme
çelişkiye. Cehennemi öldürmek için cenneti katletmek niye? Kendi cehenneminden
kurtulmak için cenneti katletmek zorunda olmadığın bir yere götüreceğim
seni."
Oysa bütün bu telkin edici sözlere rağmen Zell'in tedirginliği daha
da artmıştı. Öbürleri şekillenmeye başlıyordu. Artık bu nefretin ötesinde
kızın söylediklerinin hiçbir anlamı yoktu. Fısıltılar yerine çığlıkların
yankılanacağı an'a yaklaşıyordu genç adam. Ayke'ye güvenmek istiyor
ama güvenemiyordu. O lânet olası tedirginlik beraberinde her şeyi çamura
buluyordu.
Kızın bir ölünün tenini andıran beyazlığına baktı
kaşlarını çatarak. Nefret kırıntıları döküldü ortalığa. Karalar içindeki
beyazlık, küçük bir kahkaha atmıştı onun kendisini daha rahat hissetmesini
sağlamak için. Oysa o kahkahanın iğrenç, cıvık kıvamına yapışıvermişti
az önce dökülen nefret kırıntıları.
"Belki o alaycı kahkahaların bile ağlıyordur karaların
içinde..." Bu söz bir bedduaymışçasına çıkmıştı leş gibi içki kokan
ağzından. Ayke hâlâ silememişti tebessümünü masum yüzünden. Fakat tebessüm
yerini yavaşça şaşkınlık ve yılgıya bıraktı. Üstelik genç adamın suçlaması
bu kadarla kalmamıştı:
"Tebessümün bile kayboluveriyor işte. Sen de
öbürleri gibisin... Hiç de sıcak değilsin; boşuna sarf etme gül gonca
açan gülümsemeni, tatlı sözlerini, sahte yardımlarını!"
Ayke bir şey söyleyecek gibi oldu. Ama ağzından ufacık
bir ses çıkmadan birleştirdi dolgun dudaklarını. Ne denilebilirdi ki
sevdiğine yardım etmek isterken suçlamaya maruz kalınca?..
"Buz gibisin, buz... Kara tüllerle gölgelerin
ardına sığınmışsın. Yalanlarını mı giziyorsun karanlıkların ardında?!"
Durdu ve fısıltıyla devam etti: "Mezar taşı bile daha sıcaktır
senden..." Zell bunları söyledikten sonra bile tarifsiz bir çelişkiye
teslim etti kendini. Elindeki boş kadeh, üzerinde oturduğu tozlu halıya
düşüverdi. İki eliyle kapadı yüzünü söylediklerinden utanmışçasına...
Ayke, zarif parmaklarıyla kaldırdı başını genç adamın.
Utandığını gizlemeye çalışsa da; Ayke'nin, bu anlamsız çıkışı anlayışla
karşıladığını, affedici gücünün kanatlandığını bilmek rahatlattı onu.
Ayke'nin davetkâr gözlerine kaptırdı kendini. Yerden
destek alarak doğruldu ve kızın zarif parmaklarına kenetledi parmaklarını.
Sesine, çağrısına kulak vererek bıraktı kendini onun ellerine...
* * *
Zell, sonbahar yapraklarının ruhu okşayan hışırtısını
duydu. Rahattı. Sere serpe uzanmıştı doğanın kucağında. Seçemiyordu
yıllardır özlemini duyduğu mışıl mışıl bir uykunun vedacısı mahmur gözleri
çevresindekileri.
Neredeydi? Şu anda ya en güzel düşü görmekteydi ya da ağaçların tek
sığınak, sayısız yaprağın ise biricik örtü olduğu bir ormandaydı.
Alacakaranlığın serinliğinde üşüyordu. Bacaklarını
karnına çekmiş, kıvrılmış yatıyordu yaprakların üzerinde. Gözlerini
tamamen açmaya, doğrulup nerede olduğuna bakmaya cesaret edemiyordu.
Sanki bunu yaptığında, bu büyü bozulacak; aldığı nefeste toprağı, yaprağı
değil karanlık evinin tozlu, bayat havasını hissedecekti. Huzurun devam
etmesi için hiç açmamalıydı gözlerini. Ama damarlarında şiddetle dolaşıyordu
merak...
Gözlerini ani bir hareketle açtı, doğruldu ve sırt üstü uzandı. Yanılmamıştı.
Burası gittikçe devasalaşan ve kendilerini derinliklerde karanlığa teslim
eden ağaçların mükemmel beraberliğinin şarkısını bestelemeye hevesli
bir ormandı.
Çalılara vuran, gür dallardan huzmelerle ayrılan kızıl
ışık; batmakta olan güneşle veda edecekti ufka. Kan kızıl günbatımı
omuzlarında ağladı son kez. Kaybolup giden gün ışığının bir daha gelip
gelmeyeceği konusunda kuşkuya düşen ruhu, ufkun uyanışıyla ertesi sabahın
sisinin çalılıklara kıpkırmızı gülümsemesinin hayalini kuramayacak kadar
gama gömülmüştü. Kararan hava, onu kederle sarılıp sarmalanan gölgelerin
tiyatrosuna davet ediyordu. Tıpkı Ayke'nin cehennemden kurtulması için
cenneti katletmek zorunda olmadığı bu kuytu ormana daveti gibi kabul
etti gölgelerin tiyatrosunun ilk perdesini izlemeyi.
Gölgeler sinsice hareket ederken, ağaçları da sürüklüyorlardı
beraberlerinde. Ağaçlar birbirleriyle fısıldaşıyor, konuşuyor, birleşiyor,
burgu burgu dönerek günün son kızıllığını öldürüyordu. Bu ölümden arta
kalan delilleri, kırmızı huzmeleri ortadan kaldırmak için acele etmekteyken
dallar karanlığa yol vermek için sabırsızlanıyordu.
Gölgede kaldı parlaklığını yitirmiş çırılçıplak ruhu. Nefesi serin geceyi
ısıttı, gözleri karanlığı aydınlattı sessizliğe bürünmüş yabancı ormanda.
Gece siyah pelerinini örtünce, dalların tepedeki örgüsü çözüldü az biraz.
Gür ormanın en eski ağaçları gururla geçit verdiler dolunaya. Sonra
yıldızlar göz kırpmaya başladı inanılmaz bir görkemle. Yıllarca dolunayın
yokluğunda yas tutan kara toprak şükretti ağaçlara, sıkı örgüsünü söküp
kendisine bu şansı tanıdıkları için. Bu loşlukta belli belirsiz dans
etti yapraklar dallarında. Yıldızlar karanlığın şehvetiyle geçtiler
kendilerinden.
Evrende her şeyin bir nedeni vardır. Dolunaya hasret
toprak hangi bahaneyle gideriyordu susuzluğunu? Dolunayın, toprağın,
birbirlerine sarılı eski dalların işbirliği yaparak bu loşluğu oluşturmalarının
nedeni, Zell'in yanı başındaki Ayke'sini görmesini sağlamaktan başka
bir şey değildi.
Genç adamın buğulu gözleri Ayke'nin narin portresini
yakaladığında parladı sanki. Siyah tüllü kız yere uzanmıştı. Zell, onun
güzelliğinin mucizesi karşısında gömülmemiş bir tabutun toprakla buluşması
kadar büyük bir heyecan duydu.
Dolunay, Ayke'nin çıplak bacaklarında parlıyordu.
Beyaz teninde yaprakların kıpırdanan gölgeleri dans ediyordu adeta.
Ormanın derinliklerinden huzuru ve sessizliği getiren meltem, kızın
üzerindeki tül parçasını savurdu hafifçe. Çıplak bedeni ay ışığında,
genç adamın engellenemeyen arzularının çağlamasına imkân sundu.
Kız, nazik bir hareketle gözünün önüne düşen saçlarını geriye attı.
Dolgun dudakları yapabildiği en iyi ikinci işi yapıyordu: Gülümsüyordu...
Yuvarlak hatları karşı koyulmaz bir istek uyandırıyordu Zell'in zihninde.
Ayke'nin sırtını yasladığı ağacın gövdesi daha fazla okşamamalıydı bu
kusursuz bedeni...
Zell, Ayke'ye yaklaştı. Günahkâr, çığlık çığlığa gecelerde
o, Ayke'yi sevdiğini fısıldarken Ayke'nin kulağına içten gelen aşk sözcüklerini
takip eden dokunuşlar... sıcak temas boynunda hissettiği...
Aniden kavradı kızı. Suya muhtaç çiçeğe verilen bir
avuç su nasıl canlandırırsa yaprakları, genç adam kızın tenine dokunduğu
her öpücükle o kadar canlanıyordu. Onun vücudunu hissediyor, tenlerinin
hiç ayrılmamasını istiyordu şiddetle. Dudakları inanılmaz bir şehvetle
birleşti. Genç adam kızın pürüzsüz tenini okşuyor, kalçaların kavisini,
omuzların yuvarlaklığını, mis kokulu saçlarının yumuşaklığını hissediyordu.
Kız da kayıtsız değildi. O da bırakmıştı kendisini; cinsel isteklerini
uyandırma çabası olmaksızın sunmuştu bedenini sevgilisine. Zell'in ensesinden
kayan zarif parmaklarını gezdirdi göğsünde. Kızın göğsünü kabartışı
her sık kısa nefeste; genç adamın kalp atışlarına karışmış, dolunayda
tek vücudun estetik görünümü; ağaçları, toprağı kıskandırmıştı. Gözler
sımsıkı kapalı... Sadece hiç ayrılmamasını istedikleri ten... Kanları
karışmış kanlarına... Şehvet dorukta...
Zell, bir an durdu ve kızın yüzüne bakakaldı. Kızın
gözleri kapalıydı. Ay kadar güzeldi, daha da güzeldi, çok güzeldi. Bir
iki saniye müthiş bir kayıpmışçasına yapıştı kızın dudaklarına. Derin
soluklar, yürek atışları, yerdeki yaprakların hışırtısıyla sarhoş oldu.
Vücutları birleştiğinde dolunay da kara bulutlarla birleşiyordu ve gökyüzü
aniden onlarla doldu, müthiş bir rüzgâr asice eserek yerdeki yaprakları
savurdu. Ağaçların dalları gövdeden koparcasına sallanmaya başladı.
Fırtına her şeyi birbirine kattı. Ağaçlar tekrar burgu burgu dönerek
kapadılar gök kubbeyi. Yasını tuttu işte dolunay, soluk yüzünde kayboldu
Ayke'nin duruluğu. Bu lânet, dolunayı öldürdü ve zifiri karanlık çöktü.
Ayke ağlıyordu genç adamın kollarında. Uzun kirpiklerinden
süzülen yaşlar, ani bir gök gürültüsünün habercisi şimşekte yeşil gözlerinin
ışıldamasını sağladı. Birbirlerine sımsıkı sarılmalarına rağmen şehvet
dolu solukları fırtınaya; Ayke'nin gözyaşları ise sağanağa dönüşmüştü.
Zell kızı sarıyor, sarmalıyor ama karşıda yumrularla dolu kocaman gövdelerin
kızı akıl almaz bir kuvvetle çekmesine engel olamıyordu. Kız kurtuldu
Zell'in kollarından. Ayaklarında yosunun kadifemsi hissini tadarak Zell'den
uzaklaşmaya başladı. Zell kızın her adımını izledi, ona "gitme"
diyemedi. Ve Ayke, derinliklerinde büyüyen, sıklaşan ve kararan ağaçlara
yaklaştı. Biçimli vücudu, yağmurun yerini siyahın ıstırabına bırakıyordu.
Ve Ayke ormanın yas tutan karanlığında gözden kayboldu.
Zell bir süre şaşkın şaşkın baktı etrafına. Ayke'si
yoktu... Gitmişti... Derin bir iç çekti. Okyanustaki bir küçük deniz
kabuğu kadar yalnız hissetti kendini. Yağmur damlalarının toprakla sevişmesi
uğuldadı kulaklarında. Her bir yağmur damlası ok gibi saplandı yalnızlığına.
Okların açtığı kanayan yaraların sızısı öldürecekti onu. Ama hayır,
yaranın izi yoktu. Kanayan yara değil, yüreğiydi...
Ormanın gizemli havası Zell'i korkutuyordu. Bacaklarını
sarmaşıklar sardı. Yağmurun kara büyüden arda kalan gözyaşları dindi
ve çok uzaktan gelen sesler, çok yakınmış gibi buruk bir ninni söylemeye
başladı.
"Rüzgâr... Yalnızlığımı hissettir bana ki, huzuru
bulayım!" yalanını söyledi korkunun sancısı içinde. Rüzgârın cevabı
kulaklarında çınladı:
"Şimdi huzurlu musun?! Mutlu musun! Yalan! Kader
pusuya yattı. Kapanlarını kurdu! En güzel avı olacaksın Şeytan'ın!"
Zell korkudan buz kesmişti. Cevap vermek istedi. İstedi; ama kelimeler
kayıp hafızaya yenik düşmüştü.
Zell, tutunacak dal arıyordu. Sarmaşıklar bacaklarını
sarmış, yerdeki yapraklar çamurla birleşerek onu dibe çeken bir kıvama
gelmişti.
Külden sıyrılan ruh kıvrılıp büzüldü; aya, yıldızlara
sarılmak istedi. Ayke'nin yüzü kadar güzel ay onu reddetti ve bir kez
daha kapkara yağmur bulutlarıyla örtündü.
Yıldızlardan yardım istedi umutsuzca. Gece; Şeytan'ın
katrana attığı adımdır... Ateşlerini yakan yıldızlarda, ateşin ruhu
katletmesi yakındır. Kim bilir hangi günahlılar yanıyor yıldızlarda?..
"Neden yardım istekleri karşılıksız kalıyor?"
diye bağırdı öfkeyle genç adam. Sıkılıyordu, bunalıyordu, kendini bu
kasvette delirecekmiş gibi hissediyordu. Neden yardım etmiyordu Ayke;
neden yardım etmiyordu yapraklar, ağaçlar; neden yardım etmiyordu yeşilin
kurşuniye karıştığı örtü? Neden? Neden?! Bunu sormak anlamsızdı. Bu
sorular sonsuza dek cevapsız kalmaya mahkûmdu.
Yine de geceyi ve gündüzü beklemekten başka hiçbir
işlevi olmayan orman, kutsal bütünlük içinde bundan ötesini yapabilirdi.
Meltemin uysallığına kapılıp geçmişin şarkısını söyleyebilirdi. Ya da
en azından yaprakların hışırtısı, yükselen güneşi bekleyen karanlık
gecenin acı feryadı olarak kalabilirdi.
Zell yanılmıştı. Başlangıçta nasıl da aldanmıştı ormanın
huzuruna, nasıl da kaptırmıştı kendini siyah tüllü kızın duruluğuna.
Hiç güvenmemeliydi ona. Birkaç çekici görüntüyle kandırıp sürüklemişti
kendisini buraya. Cenneti katletmek zorunda olmadığı yer, canını yakan
bu lânet olası ağaç yığını mıydı? Biliyordu; burada, tanımadığı korkunç
bir ormanda yapayalnız olduğunu. Gökyüzünün, yağmurun, toprağın yardım
talebini reddettiğini biliyordu. Sonsuza kadar burada kalacağını, cesedinin
burada çürüyeceğini biliyordu. Milyonlarca kurtçuk tüm iğrençliğiyle
dolaşacaktı iç organlarında. Yiyip bitireceklerdi çürümüş bedenini.
Bu sarmaşıklar kemiklerini emecekti zamanla. Böcekler, solucanlar iz
bırakmadan silip süpüreceklerdi Ayke'nin öptüğü tenini.
Zell'in en karanlık korkuları felaketle lekelenecekti.
Ürperdi. Lânetler taşımıştı onu gölgelerin oyununa. Gölgeler, tiyatrolarını
başarıyla sahnelediler ormanın kuytu kenarlarında. Gölgelerin oyunu
bitmeden, korkak alkışların hayali, ormanın kara toprağında hayranlığını
uyandırdı Zell'in. Ve tiyatronun perdesi kapandı.
Perde kapanırken ormanın kokusu sardı genç adamı. "Ah,
bu ormanın tarifsiz kokusu beni çıldırtacak!" dedi dokunaklı bir
sesle. Oysa ona gelen cevap son derece sertti: "O, ormanın kokusu
değil küçük, masum kurban... Ölümün kokusu..."
Bu ses! Bu ses siyah tüllü kıza aitti! "Ölümün
kokusu... ölümün..."
Zell, siyah tüllü kızdan NEFRET ediyordu... NEFRET! Öbürleri de etrafını
sarmaya başlamıştı... Onlardan da, en az siyah tüllü kızdan olduğu kadar
nefret ediyordu... NEFRET!
* * *
Boğmaya başladılar Zell'i. Siyah tüllerini boynuna,
kollarına, bacaklarına, her yerine dolayıp dört bir yandan çekiştirdiler
onu. O ise kaçmak, bu tarifsiz işkenceden kurtulmak istiyordu ama o
kadar kalabalıklardı ki kaçacak değil, nefes alacak boşluk yoktu etrafında.
Tüller sıkılaştı ve Zell daha çok çırpınmaya başladı
nefes alabilmek için. Fakat hiçbir yararı yoktu bunun; sıkıyor, sıkıyor
ve sıkıyorlardı. Vahşice intikam alıyorlardı ondan, Ayke'nin karanlık
ruhunda paylaştıkları anların acısını çıkarıyorlardı. Kıskançlıkla sıkıyorlardı
boynunu...
Zell'in başı dönmeye, gözleri kararmaya başladı. Ciğerleri
acıyla kavruluyordu. Bu kez onu öldürmeye kararlı olduklarını anladı;
ama kendini bu içler acısı durumdan kurtarmak için yapabileceği hiçbir
şey yoktu.
Ağaçların hışırtısını duydu. Küçük, sinsi kahkahalar
atıyordu Ayke'nin çocukları. Tüller arasından onları gördü Zell bulanık
bir şekilde. Yaklaşıyor ve habis dallarını ona doğru uzatıyorlardı.
Yalvarıyorlardı öbürlerine; zavallı, masum kurbanlarının birazcık da
olsa tadına bakabilmek, acıyla kıvranışının hazzını duyabilmek için...
Ama izin vermediler bunun olmasına. En büyük zevk
onların olacaktı, ruhlarını besleyeceklerdi bu acı dolu iniltilerin
eşsiz gıdasıyla...
Acılar içindeki Zell sımsıkı yumdu gözlerini ve ciğerlerinde
kalan son havayı da şiddetli bir haykırışla boşalttı.
Aniden, çevresini saran dalların ve boğazını sıkan tüllerin gevşediğini
hissetti. Yalnız bırakmış, terk etmişlerdi onu bu tarifsiz karanlıkta.
Hafifçe içini çekerek, sımsıkı yumduğu gözlerini araladı yavaşça ve
gördükleri karşısında tekrar tekrar kırptı gözlerini...
Bir meydanda, iğrenç bir insan kalabalığının ortasında
tek başına duruyordu. Çevresindeki insanlar bir daire şeklinde ondan
uzaklaşmış, korku ve meraklı bir beklenti içerisinde süzüyorlardı onu.
Yüzlerce insan... Tek bir vücut olmuştu kalabalık; korku ve merak dolu
bakışları yavaş yavaş acıma ve tiksintiye dönüşen bir dev...
Ve Zell, o devin önünde kendini çırılçıplak hissediyordu. İnsan içine
çıkmayı sevmezdi, korkar ve nefret ederdi onlardan; tıpkı onların da
Zell'den korktuğu gibi... Dünyadaki en büyük acıların diğer insanlardan
kaynaklandığını fark etmişti yıllar önce. Güven ve sevgiden doğan acılar...
İşte şimdi tekrar insanların arasındaydı Zell. Ruhunda
ani bir öfke dalgası patlak verdi. İhanet ve aşağılanmaktan doğan öfke...
Siyah tüllü kız! Burada, bu iğrenç kalabalığın ortasında bulunmasının
nedeniydi o. Yalancı vaatlerle çıkarmıştı Zell'i güvenli sığınağından
ve varolmayan bir orman ile boyayarak gözünü getirmişti onu buraya.
Zell'in yüzündeki ifade değişimlerini fark eden kalabalık
biraz daha gerilemişti. Önlere ilerlemişti ilkel bir dürtüyle güç gösterisine
hazırlanan birkaç erkek, gerektiği takdirde -ki bunu arzular gibi görünüyorlardı-
bu deliyi zararsız hâle getirmek için.
Bu ifadeleri iyi tanıyan Zell'i panik duygusu sarmaladı
ve bir an tş kesildikten sonra hızla kalabalığı yarıp geçmeye yeltendi.
Kalabalık alelacele ikiye ayrıldı ve onun geçmesi için bir koridor oluşturdu.
Koşarak uzaklaştı oradan ve bir kez olsun arkasına
dönüp bakmadı. Kalabalık, öteberi satılan sokaklardan; çocukların top
oynadığı mahallelerden ve gündelik şehir rutinlerinin içinde sıkışıp
kalmış modern insanlardan oluşan, trafiği yoğun, geniş caddelerden geçti.
Sıcak ve bunaltıcı güneş altında kan ter içinde kalmış hâlde döndü oturduğu
apartmanın küçük bahçesine. Soluk almak için durdu bir an ve otların
üzerinde mayışmış kedileri fark ederek taşlamaya başladı onları öfkesini
boşaltma gereksinimi içerisinde.
Kediler duvarın arkasında kayboluncaya kadar sürdü
bu şiddet gösterisi ve delicesine dairesine çıktı sonunda Zell. Kapıdan
banyoya uzanan koridorda bütün giysilerinden sıyrıldı. Küvete girdi.
Sıcak suyun altında uzun süre kaldı. Ta ki sıcak su bitene ve gevşekliğini
kısa, soğuk bir duşla bitirmek zorunda kalıncaya kadar...
Banyodan kurulanmadan çıktı ve salonun bir köşesinde bulduğu kristal
bardağa ucuz şarabından doldurdu. Çırılçıplak siyah tüllerin arasına
uzandı ve içkisini yudumlamaya başladı.
Gevşemeye çalışıyordu ama nafile; içinde büyüttüğü
öfke zamanın yatıştırıcı etkisinden nasibini almamakta ısrar ediyordu.
Arzu ve nefretleri bir kez daha aynı bedene bürünmüş, bir kez daha kafasını
allak bullak etmişti. Ama bu sefer hiç sönmemecesine yanan bir ateş
vardı Zell'in kalbinde. Bu kez affetmeyecekti siyah tüllü kızı. "Af..."
diye düşündü, "Ne kadar da garip bir kelime... En büyük erdemlerden
biri sayılan şu şey aslında büyük bir zayıflık, soytarılık değil mi?
Gerçekleri, geçmişi reddetmek değil midir affetmek?"
Sessizce güldü kendi kendine. Ekşi şarabını bir dikişte
bitirdi ve tekrar doldurdu bardağını kan kırmızı şişeden. Saçmalamaya
başlamıştı yalnızca. Onsuz yaşaması imkânsızdı. O olmadan yosunsuz bir
denize, zemininde sararmış yapraklar bulunmayan bir ormana, bulutsuz
gökyüzüne benzerdi hayatı. Sıkıcı, tekdüze ve anlamsız...
Ama bu kez çok ileri gitmişti ve bunu ödeyecekti. Bunu ona bir daha
yapmasına izin vermeyecekti. Ayıracaktı siyah tüllü kızla yollarını,
bölecekti ruhunu; izin verecekti bir parçasının ağır, kederli adımlarla
uzaklaşmasına.
"Öfke ve nefret..." diye düşündü. "Şu
an için hissettiğim bunlar; ve tabii ki ona olan anlamsız tutkum...
Peki ya pişman olursam?"
Boşalan bardağını tekrar doldurdu ve yarısına kadar
içip havaya kaldırdı kristal kadehini. Perdedeki küçük delikten içeri
süzülen ışık huzmesine tuttu ve kadehten yüzüne yansıyan kan rengi ışık
oyunlarını izledi bir süre. Alkol ve kristalin ilâhi ilhamıyla sarmalandı
bir an için...
* * *
Zell önceki günün ağırlığını kaldıramamıştı. Kendisine
tuhaf tuhaf bakan yüzler gözünün önünden gitmiyordu. Dalgalanan yüzler,
tiksinç bakışlar, dehşet saçan gözler...
Dayanamamıştı. Pislik içindeki yatağında lekeli çarşafına
dolanmış, uzun bir uykuya teslim etmişti kendini. Rüya görmemişti bu
defa. Ve şimdi midesi bulanarak uyanmıştı...
Bu kez uzandığı içki kadehi değil, salt gerçeklerdi.
Kanındaki alkol oranının, mantığını kullanma yetisiyle kavgalı olduğu
aklına geldiğinde sırıttı.
"Hayal aleminde yaşıyorsun Zell... Hiçbiri gerçek
değil..." dedi kendi kendine. Genç adam önce sanki bir şeyi onaylıyormuşçasına
başını salladı. "Evet... Hiçbiri, hiçbiri gerçek değil... Ve ben
hepsine duyduğum kin dalgasında boğuluyorum. Gerçek olmayan ve nefret
ettiğim her şeyi yok edebilir miyim acaba?" dedi; düşüncesinden
hoşlanmışa benziyordu.
Uzun süredir yaşayamadığını yaşıyordu: Ayıktı ve düşünebiliyordu.
Hayatındaki derin karanlığı yok etme fikrini veren, perdedeki delikten
sızan gün ışığı mıydı, yoksa bu anlık değişim kararını almasına neden
olan başka güçler de var mıydı? Tek bildiği onu lânetlere sürükleyenlerin
öbürleri olduğuydu. Nefret ettiği kız... Aşık olduğu kız... "Gerçek
olmayan" idi, öbürlerinin ruhlarını adadığı bir kâbustu o. Onu
sıkıntılara boğan, düğümleyen tüllerle...
Tarlada yararsız otları kesmek yetmez, onlar kökünden
çıkarılmazsa eskisinden daha güçlü kökler salarlar toprağa. Bir dert
üzerinde kendini üzmeye devam etmektense derdi kaynağından yok etmek
daha akıllıcadır. Sorun yaratan nedenler ortadan kalkmadan sorunun üzeri
her ne kadar kapatılsa da, o örtü ağırlaştıkça derine inen sorunlar
da o denli zarar verici olur.
Donuk bir ifade... Ve kıpırdamayan dudakların arasından
çıkan aynı anlamsız ve anlaşılmaz mırıltı... Sorunu kökünden çözme kararını
aldığı an, gerçeği bulmak ve gerçek olmadığını düşündüğü her şeyi öldürmek
için harekete geçtiği an oldu. Dilini damağını uyuşturana kadar ağzında
tuttuğu yudumu daha fazla bekletmedi. Alkol denizinde hızla kürek çekmeye
başladı. Yine dayanamamıştı...
* * *
Şişe ardına şişe devirmişti Zell, siyah tüllü kız geldiğinde.
Yavaşça süzüldü odanın kapısından ve genç adama yaklaştı. Kederli gözlerle
izledi bir süre onu ve yorgun bir sesle fısıldadı:
"Seni cennet bahçeleri ve cehennem çukurlarında
aradım Zell, neden kayboldun? Neden kaçıp gittin benden?" Sesinin
tonuna ağır bir sitem kokusu sinmişti. "Senin için bir değerim
var mı benim?" Tek bir damla gözyaşı süzüldü yanağından.
"Sus lütfen, çoktan parça parça olmuş ruhumun
kalıntılarını çiğneme keskin sözlerinle." Uzandı ve narin elini
tuttu Ayke'nin, yavaşça yanına çekti onu. "Otur yanıma, bu gece
teselline ihtiyacım var." Tek kelime etmedi siyah tüllü kız ve
genç adamın yanına kıvrıldı usulca.
Zell bir nefeste boşalttığı kadehi tekrar yarısına
kadar doldurdu. Yavaşça siyah tüllerin arasında bulduğu başka bir kadehe
uzandı ve kristali sertçe yere çarparak küçük parçalara ayırdı.
Siyah tüllü kız sessizce izliyordu onu. Bakışlarında
ne bir kızgınlık ne de bir keder vardı. Sadece izliyordu onu buz gibi
gözleriyle. Genç adam kızın karanlık güzelliğine baktı bir süre ve yavaşça
kavrayıp üzerinde gezdirdi parmaklarını, kolunun pürüzsüz teninde.
Kristal parçalarından uzunca bir tanesini aldı eline
ve hızlıca kesti Ayke'nin kolunu. Kız en ufak bir itirazda bulunmadı
bir beklenti içindeymişçesine. Kolunun iç tarafında önce hafif bir çizgi
oluştu sonra yavaş yavaş akmaya başladı kan.
Zell kızın kanını yarısına kadar şarap dolu ristal
kadehin içine akıttı ve hemen ardından da kendi kanını... Havada yavaşça
çalkaladı nefretten doğan aşklarının nektarını.
Küçük bir yudum aldı ve yutmadan siyah tüllü kıza
uzattı kadehi. O da bir yudum aldıktan sonra dudakları birbirine yapıştı
ve aralandı yavaşça.
En anlamlı, en sevgi dolu öpüşmeleri olacaktı bu seferki.
Acele etmeden uzun uzun öptü siyah tüllü kızın dolgun dudaklarını ve
bir anda ağzına dolan yoğun kanın tadı ile kendinden geçti. Bir kez
daha kasıldı kızın bedeni ve ağzındaki kanları silerek bıraktı Zell
titremekte olan bedeni. Sıkıca tuttuğu kristal parçasını yavaşça çıkardı
kızın sırtından ve boğazından gelen hırıltıları dinledi bir süre.
İşte şimdi nefretten doğan aşkları ölümsüzleşmiş,
hapsolmuştu bedenine Zell'in. Dudaklarının kenarları alaylı bir sırıtışla
bükülerek uzandı kızın siyah tüllerine ve ağır hareketlerle, vaftiz
edercesine doladı tülleri kızın boğazına.
Sıra intikama gelmişti ve tereddüt etmeden sıktı kızın boğazına doladığı
tülleri. Öbürlerinin gözlerinin önünde yavaş yavaş boğularak ölmesini
izledi uğursuz bir sükûnet içinde. Tesellisini bulmuştu Zell en sonunda.
İşi bitince bir adım geri çekildi ve siyah tüllü kızın
cansız bedenini izledi büyük bir hayranlıkla. Hâlâ ilâhi karanlığından
bir şey kaybetmiş değildi kız. Uzun süre inceledi ve bir kusur aradı;
ta ki boşu boşuna uğraştığına kanaat getirinceye kadar. Ve midesi bulanarak
uzaklaştı ondan. Yapması gerekeni biliyordu artık. Bir lânet gibi üzerine
yapışan bu karanlık güzellikten sonsuza kadar kurtulacaktı...
* * *
Zell, salonun ortasında bağdaş kurmuş oturmaktaydı.
Ruhu, bedenini terk etmişçesine, sessiz ve hareketsizdi. Belki hâlâ
ne yaptığının ayrımına varamadığı için ölüm rüzgârlarının kendi ruhunu
da alıp, ruhunun eksik parçasıyla tekrar buluşturmasını diliyordu. Belki
de hâlâ şoktaydı. Belki amacı, sonucun yanında çoktan önemini yitirmişti.
Belki de kayıp gözyaşları ve acısı patlayacak yer arıyordu.
İhtimaller ve "belki" ile başlayan tüm cümleler
bir yana, genç adam belirsizliğin korkusunun acısı içinde kıvranıyordu.
Arkada tüllerin içinde siyahların prensesi yatıyordu.
Prensesin minicik tertemiz yüreğinin atışlarını kendi göğsünde hissediyordu.
Kapıdan banyoya uzanan koridorda küçücük ayaklarının ucunda narin yürüyüşünü
görüyordu. Prensesin ruhu okşayan sesiyle "Küçük Kayıp Kız"
şarkısını söylediğini duyuyordu. Prensesin minicik masum öpücüklerini
tadıyordu.
Zell dişlerini sıkıyordu. Kasıyordu kendini. Derin
ve öfkeli soluklar almaya başladı ve "YALAN!" dedi dişlerinin
arasından az önce düşündükleri ve hissettikleri üzerine...
Çünkü hissettiği, bu lânetin başını alıp nereye kadar
gidebileceğinin korkusuydu. Tattığı, aşklarının nektarının hâlâ ağzında
bıraktığı madeni tattı. Duyduğu ise ruhu okşayan bir melodi değil, kayıp
çığlıklar ve yakarışlardı...
Zell derin bir iç çekti. Ve ilk defa... İlk defa ağlamaya
başladı. Neye ağladığını bilmiyordu aslında. Doğruldu ve ayağa kalktı.
Sessizlik, çıplak ayaklarının eskimiş parke üzerinde çıkardığı ses ve
hıçkırıklarıyla bölündü. Koridora sağlı sollu uzun, kırmızı mumlar dizdi.
Ayaklarını sürterek koridorun başına döndü ve mumları teker teker yaktı.
Bu işi yaparken hâlâ ağlıyordu. Koridor kırmızı ışıkların oyunuyla görkemli
bir geçide dönüşmüştü.
Salona döndü ve kızın ölüsünün yanı başına diz çöktü.
Birden gözü döndü, sinirlendi. Nefreti kanatlandı. Gözlerini kapadı,
yumruklarını sıkmaya başladı. Eğer yumruklarını terk edebilseydi her
şeyi tırmalayabilir, zarar verebilirdi. Alnındaki damar belirgin bir
şekilde atıyordu şimdi. Emsali görülmemiş keskin bir bakış eşliğinde
açtı gözlerini. Kulağında adını koyamadığı bir ses yankılanıyordu. Kafasını
kaldırdı. Gözyaşlarından yüzüne yapışmış saçların arasında zor görünüyordu
gözler; morarmış, şişmiş, çökmüş... bıkkın, baygın, yılgın bir ifade
derinliklerinde. Sefil bir yüz...
Kızın güzelliğini kıskandı. Kan dudaklarında kurumuştu.
Üzerinde kan pıhtılaşmış saçları yumuşacık değildi artık. Çevredeki
tüm kırık kristal parçalarıyla kızın üzerindeki tülleri parçaladı. Haşince
çizdi kızın bembeyaz çıplak vücudunu. Yüzü dışında kanatmadık yerini
bırakmadı. Etini parçaladı, deşti onu. Derisini soydu. Ayke artık gizemin
siyahında değil, cehennem alevinin kızıllığındaydı.
Cansız bedeni kollarının altından tutarak koridor
boyunca sürükledi. Mumların alevleri Zell'in düzensiz soluklarıyla titreşiyordu.
Kırmızı mumların kızıl alevleri zemindeki kan üzerinden yansıyordu.
Ayke'nin cansız bedenini küvete yerleştirdi ve musluğu
açtı. Sonra yere çömeldi ve kızı izlemeye koyuldu. Fakat sinirden kaslarını
geriyor, istem dışı hareketlerde bulunuyordu. Kesik soluklar alıyor,
titreyen bacaklarına hakim olamıyordu. Ve lavabo taşına dayadı kolunu,
tıpkı eskiden de yaptığı gibi içindeki zehri -nefret ve intikam ateşini-
o pis deliğe kustu. Kızın kanlı halinden iğrendi. Duvardaki üçgen şeklinde
kırılmış ayna parçasında gördüğünün kendisi olmadığına inandırdı gözlerini...
Küçük ayna parçasındaki aksiyle konuştu:
"Ah bebeğim... Şimdi yoksun... Bunu bana yapmamalıydın,
beni küçük oyunlarınla kandırmamalıydın. O lânet ormanda ve tiksinç
ölümlülerin arasında yalnız başıma bırakmamalıydın..." dedi ve
kafasını çevirdi. Küvet dolmuş, su taşıyordu.
Ayke'sinin kırmızı suyu... Beyaz karolarda nasıl da
hızla ilerliyordu... "Hani coşkun bir ırmak vardı sevgilim, kan
çağlayan... Taşmaya hazır, çevreyi kızıla boyamaya hevesli..."
diye fısıldadı. Bunun gibi yüzlerce cümle zırvaladı geçmişe dair. Saatler
geçti. Ayke'nin ölümüne geçit veren koridordaki kırmızı mumlar bile
eriyip söndü. Su taştıkça taştı... Kızın vücudu şişti, kesik et parçaları
dağılmaya başladı. Saçları suda hâlâ o eşsiz güzelliğiyle dans ediyordu.
Yüzü hâlâ güzeldi. Ölürken de mutlu ölmemiş miydi zaten?
Zell, kollarını küvetin kenarına dayamıştı. "Günahlarından
arınmışsındır umarım... Siyah, siyah, siyah... Belki kanın da siyah
akar diye düşünmüştüm," dedi. Kızın suda yüzen uzun siyah saçlarını
tuttu ve kör bir makasla kesti... Güzelim saçları; o parlak, upuzun
saçların kırpıntılarını evin her yerine savurdu...
* * *
Zell hızla yatak odasına girdi. Tüm dolapların kapakları
açıktı. Çekmeceler dışarıda, dolaplar boşaltılmıştı. Her şey yerlerdeydi.
Ayna kırılmış, yatak ise devrilmişti ve Zell tüm bunların ne zaman gerçekleştiğini
kestiremiyordu bile.
Bulduğu beyaz kumaş parçalarını topladı, kızın yanına
gitti. Kulağına eğildi ve fısıldadı: "Bedelini ödedin işte..."
Yürekleri,
Nefretle aşkın yollarının kesiştiği yerdeydi
Nefretleri bitmedikçe
Aşkları bitmedi.
Aşkları sönmedikçe
Nefretleri tükenmedi
Ama ne bu
Aşık olunası nefret
Ne de
Nefret edilesi aşk bitecekti.
Günün birinde; belki
Sevgiden nefret edişin ve nefreti sevişin
Belki de
Nefretten nefret edişin ve sevgiyi sevişin
Şarkısıyla kendinden geçecekti bu iki ruh...
Zell, kızın parmağını kesti. Kurumuş kanın koyu kırmızıya
boyadığı parkenin üzerinde yuvarlandı yüzük. Döndü, döndü ve düştü...
Getirdiği beyaz kumaş parçalarıyla sarıp sarmaladı
kızın incecik bedenini. Beyaz... ilk defa beyaz... Bembeyaz... Meleklerin
matemde olduğundan kuşkusu yoktu genç adamın. Kadehini matemdeki meleklerin
şerefine kaldırdı bu kez...
* * *
Ölümdür yaşamın gereği,
gerçeği olduğu gibi...
Vücudu serin havada titreyerek çıktı dışarı. Ayaz kemiklerine işliyor,
kanını donduruyordu. Üstüne geçirdiği birkaç paçavra dışında savunmasızdı
rüzgâra karşı. Ürperdi ve kollarının arasındaki sevgilisine sarıldı
sıkı sıkı. Gevşek beden buz gibiydi ama yeni beyaz giysileri içerisinde
ruhunu ısıtıyordu ilk defa.
Gecenin içinde ilerlemeye başladı kayıtsızca. Nereye
gittiğini bilmiyordu; sadece solgun ay ışığının aydınlattığı yolda küçük
adımlarla yürüyordu. Hiçbir amacı yoktu. Hayatındaki bütün değerler
yavaş yavaş yerlerini boşluğa bırakmış ve son kalan dayanağını; en büyük,
en güzel varlığı da kendi elleriyle öldürmüştü. Ama pişman değildi bundan.
Yalanları öldürmenin tarifsiz keyfi bir uyuşturucu gibi örtüyordu içindeki
boşluğu. Tıpkı kısa bir süre önce alkolün örttüğü gibi...
Ne kadardır yürüdüğünü bilmiyordu ama nereye gittiğini
anlamıştı artık. Ayke'nin karanlık ormanına sürüklüyordu bilinçsiz adımları
onu. Fakat orman değişmişti. Sonbaharın o kızıl gün batımı yerini yıldızsız
zifir bir karanlığa terk etmişti. Orman da yastaydı bu dünyayı terk
eden masum sevgilisi için.
Yapraklar hışırdadı ve sararmaya yüz tutmuş otlar
dalgalandı yavaşça. Ve ağıt yaktı hafifçe fısıldayan rüzgar. Herkes
cenaze törenindeki yerini almıştı. Son yolculuğuydu bu gecenin prensesinin.
Rüzgarın sesi gittikçe yükseldi ve ılık bir yağmur yağmaya başladı.
Meleklerin gözyaşları yıkıyordu karanlığın yolunu...
Karanlık yolda ilerlerken, donuk gözlerinden akan gözyaşının
-ya da duru yağmur damlarının- günahlarını temizlemesini ve onu arındırmasını
diledi. Ağır ağır hareket eden vücuduna inat, zihninde fırtınalar kopuyor;
ve bu fırtına geçmişi geleceğe karıştırıyor, tüm anıları birbirine katıyordu:
Onu ilk görüşü, ilk öpüşü geliyordu aklına. Görüntü hemen değişiyor;
onun sessizliğine, masum yüzüne, mutsuz geçmişine ve yaşlı gözlerine
dönüyordu. Onun yüz ifadeleri, tavırları ve hareketleri geçiyordu gözünün
önünden. Sonra bütün görüntüler birbirine karıştı ve sessiz gölgelerin
ormanının sisiyle dağıldı. Ayke sonsuzluktan gelmişti ve sonsuzluğa
gitmişti. Bilinmeyen geçmişten gelen ve yine bilinmeyen sonsuzluğa giden
kayıp ruh.. Ve bu iki bilinmeyen arasında o kayıp ruha duyulan tutku...
Ve acı... Ve keder...
Bitkin bir şekilde yıkıldı yere, sevgilisinin soğuk
bedenine pişmanlıkla sarıldı bu kez. Bedeninden yoksun bıraktığı aşkı,
intikam alırcasına kuşatmıştı etrafını. Her soluk alışında onun kokusu
doluyordu kavrulan ciğerlerine.
Gözyaşları arasında açtı beyaz kefeni ve karşısındaki
hareketsiz solgun yüze bakakaldı bir an için. Sonra eğildi, usulca kapadı
gözlerini ve özür dilercesine öptü soğuk dudaklarını.
Yağmur şiddetlenmiş, Ayke'nin kokusu toprağın kokusuna
karışmıştı. Gökyüzüne açtı yalvarırcasına ellerini, yağmura doydu teni...
Çığlıkları boğazında düğümlendi. Gömeceği cansız bedenden daha da cansız
olmayı isterdi; ve gizemden daha gizemli, karanlıktan daha karanlık,
bir ölüden daha ölü olmayı...
Dileği gerçekleşti ve yıkılıverdi çamura bulanmış
hüzün yapraklarının üzerine bir ölü gibi...
Ve... Ve bilinci onu terk etti...
* * *
Yıllar Sonra:
Ömründen eksilen yıllar boyunca hastalıklı ruhu onu
gerçekten terk edebilmiş miydi ormanlarda? Yoksa ormanlar onun için
bir zindan, anımsayamadığı geçmişi ile arasındaki bir dehlizden başka
bir şey değil miydi?
Geçmişini hatırlaması için gösterilen tüm siyah-beyaz
fotoğraflar, kendisine dinletilen şarkılar -hatta 'Küçük Kayıp Kız'
şarkısı bile- bir etki yapmamış, hiçbir anıyı canlandıramamıştı. Zell'in
hayatının en lanetli, en karanlık ve en günahkar yanını hatırlayamaması,
hastalıklı ruhunun onarılmasını kolaylaştırmıştı kuşkusuz; fakat gerçek
benliğinde açığa çıkmayı bekleyen birkaç kesik cümle, yırtık fotoğraf
ya da kopuk kare vardı. Bu yalnızca anahtarı kaybolmuş kilitli bir anı
defterinin, anahtarının bulunmasını beklemesi gibiydi; anahtar bulunacak
ve rüzgâr sarı sayfaları savurdukça mistik bir koku gerçeğe sarılacaktı.
* * *
Zell, sıkı dalların güneşe geçit vermediği orman yolunda
yürümekteydi.
Uzaktan gelen harikulade bir ses, bir perinin sihirli
değneğinden akan simler gibi uçuşuyordu havada...
Çok, çoook uzakta...
Zell, ormanın derinliklerinden rüzgârla gelen bu sesin
büyüsüne kapılmıştı. Başı dönüyordu. Çöktü bir taşın yanına. Bu taşa
dokunur dokunmaz tarifsiz bir enerji sardı bedenini. Taş... Taş soğuk
değildi!
Birden bileğinde bir okşama, kadifemsi bir şeyler hissetti.
Rüzgârın çok uzaktan getirdiği yapraklar ve siyah- !...
Geçmişten bir sahne canlandı gözünde. "Mezar taşın bile daha sıcaktır
senden"!!
Rüzgârın uzaklardan savurduğu siyah tül parçaları ve
ruhu okşayan o ses!...
Anlamıştı... Bu ormanın, cehennemi öldürmek için cenneti
katletmek zorunda olmadığı o orman ve o ılık taşın, siyah tüllü kızın
mezar taşı olduğunu...
"Seni ölümüne seviyorum Ayke..." Fısıltısı
rüzgâra, göz yaşı toprağa karıştı Zell'in...
"Seni ölümüne seviyorum siyah tüllü kız..."
Zell: Yanılgı. (Arapça kökenli. Eski Türkçe)
Ayke: Balta girmemiş, derin ve karanlık orman. (Arapça'dan Türkçe'ye
geçmiş)