Köyde geçirdiğim yaklaşık bir ay boyunca her gece uyumadan evvel işittiğim seslerin kaynağının neye ait olduğunu çözmek için büyük bir çaba sarf ettiğimi söyleyebilirim. İlk başlarda bu seslerin kaynağı beni pek alakadar etmiyordu; uykuya dalmak üzereyken bilinçaltımın bana oynadığı küçük bir oyun olarak kabul ediyordum işittiklerimi. Zamanla uyumaya henüz niyetim olmayan vakitlerde de ağlamayla karışık o çığlıkları işitir olunca ilk olarak evlerinde konuk kaldığım asker arkadaşıma danıştım. Pek kibar; ancak karşımdaki kişi düşmanım olduğu takdirde en doğru bir noktadan hamlemi yaptığımı belli eden gergin bir ifadeyle geçiştirildim, "Kurtlardır. Kurtlar! Rüzgârlı Tepe etrafında dolaşmamaya bak. Şimdi meskenleri orasıdır. Maazallah konuğumuzun başına bir şey gelsin istemeyiz."
Masum bir uyarıymış gibi görünse de arkadaşımın birdenbire kanlanan gözlerinden, dişlerini sıkarak konuşmasından şüpheye düşmüştüm. Benden bir şeyler gizleniyordu. Adı çokça anılan; ancak birilerinden beni oraya götürmelerini istediğimde yüzlerinin rengi bir anda değişen diğer köylülerin de ağız birliği ettiği, Rüzgârlı Tepe hakkında bir şey. O tepede her gecenin sabahı gelinceye dek çığlıklar atarak ağlayan şey her neyse, bunun bir kurt ya da kurt sürüsü olmadığını çok iyi biliyordum.
Hal ve tavırlarından sezebildiğim bir şey vardı ki; Rüzgârlı Tepe bu insanların utancı, öfkesi olmuştu. Bu da beni onun hakkında bir şeyler öğrenmeye zorluyordu. Köylüyle yaptığım konuşmaları bir şekilde ona çekip ağızlarından bir laf almaya baksam da, onlar bu oyunu çok uzun yıllardan beri oynar görünüyor, hiç kimse bir pot kırmıyordu. Bu gidişatla bir şey öğrenmem mümkün olmayacaktı. O halde, kendim araştırmalıydım.
Köylünün misafirperverliği aşikardı. Bir an olsun yalnız bırakılmıyor, her akşam ayrı bir hanede yemeğe ya da sohbete davet ediliyordum. Halimden hoşnut olmamama tek neden seslerin kaynağıyla ilgili içimi kemiren meraktı. Etrafımdaki insanlarca kafasına koyduğunu yapan biri olarak tanımlanırdım. Şimdi de kafama koyduğum şey Rüzgârlı Tepe’nin sırrını çözmek olacaktı. Madem köylüden bir yardım göremeyecektim ve madem bir başıma kalmak gibi bir fırsatı ancak uyku vakti herkes odasına çekildiğinde elde ediyordum; o halde hemen o gece tüm köy uykuya daldıktan sonra tek başıma yola çıkacaktım.
Odama çekilir çekilmez sırt çantama gerekli olabileceğini düşündüğüm birkaç parça eşyayı tıkıştırdıktan sonra el fenerimin çalışıp çalışmadığını son bir defa kontrol ettim. Gerçi bu gece dolunay vardı ve hava oldukça açık olduğu için her yer son derece aydınlıktı; ama bu fenere ihtiyaç duymayacağım manasına da gelmiyordu. Evin tek katlı oluşuysa benim için başka bir avantajdı. Benim için ayrılan odanın penceresinden rahatlıkla bahçeye atlayıp kimseye hissettirmeden evden uzaklaşabilirdim. Rüzgârlı Tepe’ye hangi yoldan ulaşabileceğim konusunda herhangi bir tereddüde düşmedim. Köylü, Tepe’ye olan ilgimi fark ettikten sonra her ne kadar bu konuda daha dikkatli davranmaya başladıysa da, ilk günlerde işittiğim ve köyün en önemli özelliği olan tüm yollarının Rüzgârlı Tepe’de birleştiği hâlâ hatırımdaydı. Bir şekilde saatlerce yürüyecek, belki olduğum yerde uzun bir sürenin ardından yiyeceği ilk yemeğin can vermesini bekleyen akbabanın iştahıyla dönüp duracaktım. Ama o tepeye ulaşacaktım.
Kolumdaki saate fener ışığında baktığımda saat sabaha karşı ikiyi beş geçiyordu. Aşağı yukarı bir buçuk saattir yürüyor olmalıydım. Soluk alıp verişlerimi, ayaklarımın altında ezilen onca çeşit otla böceğin yok oluşunun sesini, arada bir birkaç metre ötemden uçup giden yarasaların kanat seslerini dinliyordum mezarlığın yanından geçerken içimdeki korkuyu dindirebilmek için. Bir süredir yalnızlığım tarafından rahatsız edilmeye başlandığımdan yolumu bir an evvel tepeye ulaşabilmek amacıyla; ancak bilinçsizce alıyordum. Attığım adımlar giderek sıklaşıyordu. Mezarlık çıkışıyla tepe arasındaki ağaçlık yolu durmaksızın koştuğum takdirde on beş dakikayı bulmadan tepeye tırmanan yamaca ulaşabilirdim. Karanlıkta yamacı tırmanmak muhtemelen zor olacağından baston olarak kullanabileceğim sağlam ve uzun bir dal aramaya koyuldum ki, bir ağacın gövdesine diklemesine dayanmış bir parçayı beni bekler buldum.
Bulunduğum noktadan tepeye bakıp da yamacı ne kadar sürede tırmanabileceğimi saptamaya çalışırken gün ışığında çıplak gözle bakarken nasıl olduysa fark edemediğim bir şey çarptı gözüme. Tepeyi kaplayan ağaçların arasında geniş bir karaltı vardı. Ne olduğunu henüz seçemiyordum; ama bu merakımı daha da uyandırmıştı. Birazdan ormanı geçmek için koşmaya başlayacaktım. Tahminen yamacı tırmanırken de bir daha durup çantamı açacak vaktim olmayacaktı. Tedbiri elden bırakmamak gerektiğini düşünerek yemekten sonra arkadaşımın dolabından aşırdığım kamayı çantamdan vakit geçirmeden çıkararak elime aldım. Son defa hedefime bakmaya kalktığımda tepedeki "şey"in çığlıkları yerimde biraz daha duracak olursam bir adım daha atacak cesaretimin kalmayacağını söylüyordu. İlk defa bu kadar net işittiğim çığlıkların bir insana ait olduğuna hızla koşarken kanaat getirdim. Zihnimdeki düşünceler dağılıp da sese odaklandığımda büyük bir acı duyuyordum. O şey her neyse ızdırap çekiyor olmalıydı; ancak çıkardığı sesler, ızdırabının nedeni her ne olursa olsun kimsenin karşı koyamayacağı türden değildi. Birden konuğu olduğum arkadaşıma ve tüm köy halkına karşı nefret duydum. İlgisizliklerine, öfkelerine bir anlam veremiyordum.
Zihnimi kurcalayanlarla savaşırken gözümde büyüyen yol bir anda bitivermiş; düşe kalka, ayağım çukurlara gire çıka da yamacın yarısını çoktan aşmıştım. Soluğumun kesilmek üzere olduğunu hissediyordum. Yorulmuştum. Üstüne üstlük birkaç saattir bir tek sigara dahi içmemiş olmamın etkisiyle sinirlerim daha da geriliyordu. Hedefime bu kadar yaklaşmışken sesin üzerimdeki etkisi bir şekilde yok oldu. İçimdeki merak duygusuysa varlığını sürdürmekte ısrarcıydı; ancak büyük karşılaşma gerçekleşmeden evvel olduğum yere çöküp bir sigara içmeli ve kendimi bilinmeyene hazırlamalıydım.
Sigaramdan aldığım üçüncü nefesle beraber leş kokusu doldurdu ciğerlerimi. Çantamdan apar topar çıkardığım fenerle önümü yokladım. Arkama dönüp de feneri yamacın üst kısmına doğrulttuğumda nutkumun tutulmasına neden olan şey, orada bulunuşumun nedeniydi. Küçük bir çocuğa ait izlenimi uyandırıyordu karşımdaki beden ilk bakışta. Ama kafa derisi üzerindeki birkaç tutamı geçmeyen bembeyaz saç teliyle buruşmuş, bütününü yara kaplamış, dikkatli bakıldığındaysa tazece olan yaraların içini dolduran kurtçuklar bu görüntüyü bir çocuğa layık göremiyordu.
Bir şok geçiriyordum ve o an yüzümde ne gibi bir ifade şekil almıştı bilemiyorum. Ancak benim iki gözümle görebildiğimden çok daha fazlasını görebildiğini bildiğim tek gözüyle suratımdan okudukları onu incitmiş olmalıydı. Belli ki o anda, o zamana kadar hissetmiş olduğum tüm acıma duygusunu yitirmiştim. Az evvel düşüncelerimde suçladığım köylüyü şimdi haklı görebiliyordum. İnsanlara görüntülerine göre etiket yapıştırmamayı ve gözle görülen kusurlarını bir eksiklik olarak onlara hissettirmemeyi boynumdan başlayıp dirseğimde son bulan, vücudumun sağ tarafını kaplayan yanık iziyle beraber öğrenmiştim; ancak karşımdaki varlığa yakıştırabileceğim tek isim "ucube" iken, o görüntüyü aklıma kabul ettiremezken taşıdığım ifadeyi de kontrol edemezdim. Sol gözünü zaten açamıyordu. Bir başka bedene ait olduğunda belki herkesin imrenmesine neden olabilecek bir ışıltıyla parlayan mavi renkli sağ gözüyse bir anda ümitsizlikle kapandı, omuzları yavaşça çökerken kulaklarım ömrüm boyunca bir daha işitemeyeceğim tizlikte bir iç çekişle doldu. Böylesine şiddetli bir sesi nasıl çıkardığını anlayamıyordum. Ellerimle kulaklarımı tıkamıştım. Gözünü açıp da bunu fark ettiğinde beni rahatsız etmiş olmanın sıkıntısıyla yüzündeki ifade değişti. Sustu. Ona yaklaşmaktan çekindiğimi hisseder gibi bir hali vardı. Bu çekingenliğimi atmak için ya karşımda dikilmeye devam edecekti, ya da yanıma gelip yapamadığımı yaparak bana sokulacaktı. Yanıma yaklaştığını, yapışkan teniyle tenime dokunduğunu, doğduğundan beri kullandığı yegâne esans olan çürümüş et kokusunun ciğerlerime daha da işlediğini düşünmek bile midemin bulanmasına kâfi geliyordu.
Takılı kaldığımız sahneye son vermek istediğini belirtir bir şekilde arkasına döndü, ağır ve aksayan adımlarla yukarı doğru tırmanmaya başladı. Ona karşı duyduğum tiksintiyi tarif etmem mümkün olmayabilir; ama yenemediğim merakım şu saatten sonra iyice kabarmıştı. Tam tepeye ulaşmış ve görüş alanımın dışına çıkmak üzereyken harekete geçip peşinden ilerlemeye başladım. Tepeye ulaştığımda ilk olarak bozulmuş yemek kokuları aldım. Bir anda nereye kaybolduğunu anlamak için peşinden ilerlerken çok da geniş olmayan düzlükteki ağaçların arasında yer alan ve henüz aşağıdayken dikkatimi çeken şeyin ne olduğunu fark ettim. Yıkık dökük; ama bu haliyle bile büyüleyici bir binaydı. Yanına ilerleyip duvarlarına dokunduğumda parmaklarıma bulaşan kaygan ve yapışkan maddenin üzerimde uyandırdığı etkiyle bir adım geriledikten sonra, bunun ne olabileceğini anlamak için parmaklarımı kokladım. Kaynağını bir türlü kestiremediğim bozulmuş yiyecek kokusu buradan geliyordu. Gerilediğim hızla, bir adım ileri atılarak tırnaklarımı evin duvarına geçirdiğimde avucumun içinde iri bir parça kalmıştı. Evin sağından solundan parçalar kopararak etrafında dönerken bir yandan hayretle gülüyor, bir yandan da içinde bulunduğum duruma mânâ kazandırmaya bakıyordum. Önümde bir bölümü yok olmuş, kalanıysa çoktan harap olmuş kocaman bir pasta duruyordu. Küçük bir çocuk da olsaydım, yaşlı bir adam da olsaydım adım gibi biliyorum ki bu şeyi gördüğüm an yine aynı tepkiyi verirdim.
Evin etrafında bir tur döndükten sonra içeri açılan kapıya ulaşmıştım. Ardına kadar açık kapıdan dışarı solgun bir ışık süzülüyordu. Tedirginliğimi gizlemeye gerek duymaksızın bakışlarımı içeri doğrulttum. İçeride bir köşede dizlerini karnına çekmiş oturuyordu. Varlığımı hissedince başını dizleri arasından kaldırarak tek gözündeki parıltıyla yüzüme baktı. Ağzı açıldı. Gülümsemeye çalışırken yarayla kaplı dudakları arasından kimi çürük, kimi kırık dişleri göründü. Gayri ihtiyari bir tebessüm de benim suratıma yerleşmişti ki, bir tuhaflık sezdim. Duvarlar ve zemin hareket ediyor gibi görünüyordu. İçeriyi aydınlatmaya çalışan solgun ışık ne olduğunu anlamam için yeterli değildi. Elimde olduğunu çoktan unuttuğum fenerin varlığını hatırlar hatırlamaz ışığı yakmak için düğmesine bastım ve içeri doğrulttum. Haklıydım. Duvarlar ve zemin hareket halindeydi. Belki de milyonlarca kurtçukla kaplanmıştı her yer. Bir tek onun etrafında hiçbir şey yoktu. Birden aklıma az önce dokunduğum duvarlar geldi ve feneri bu defa binanın dış cephesine doğrulttum. Dışarısı da içerisiyle aynı durumdaydı. Ama nasıl fark edemezdim? Bedenimde bir şeylerin dolaştığını hissettiğimde kendimi daha fazla tutamayarak bir öğürtüden oluşan fon müziğiyle midemde ne var ne yoksa olduğum yere boşalttım. Rüzgârlı Tepe’ye değil, bu köye gelişime lanetler okuyordum. Az evvel yamaçta dinlenirken pantolonumun paçasındaki cebe soktuğum kamayı elime aldım. Üzerimde dolaşmakta olan o varlıklar bana dokunmakta ısrar ediyor olsalar da, benim onlarla daha fazla tensel temasta bulunmak gibi bir niyetim yoktu. Gömleğimin sol kolunu yukarı çektiğimde son derece tombul bir kurtçuktan başka bir şeyin olmadığını gördüm beni rahatsız eden şeyin. Tam hamlemi yapmak üzereydim ki, içeriden koşarak geldi ve yapışkan parmaklarıyla kolumdan kurtçuğu alırken bir defa daha öğürmeme neden oldu. Ben ne yaptığını anlayamadan bakarken, o elindeki şeyi dudaklarının arasına götürerek bir öpücük kondurdu, ardından kurtçuğu bozulmuş pastanın üzerine bir yere bıraktı.
Midemden yükselen öğürtüleri bastırmaya çalışırken daha fazla tutamadım kendimi, "Konuşabiliyor musun?" diye sordum. Başını hafifçe yana eğdi, bir anlık tereddüdün ardından bir fısıltı halinde, "Eeeeet!" dediğini işittim. Sesi kapı gıcırtısını andırıyor da olsa, bir çocuğa aitti. Sormak istediğim, kendimi dizginlemezsem ağzımdan çıkacağına emin olduğum o kadar çok soru vardı ki, hangi birinden başlayacağımı bilemiyordum.
"Bir ismin vardır değil mi?"
"Yoook!"
"Buraya se-seni görmeye gelen kimse yok mu?"
"Vaağ!"
"Peki onlar seni nasıl çağırıyorlar?"
"Müüüs-teeek-reh* diyoğlağ baaana."
"Peki seni görmeye gelenler kimler?"
Sorularımla onu sıkmaktan çekiniyor da olsam, o bundan rahatsız olmuyor gibiydi; bilakis birisinin onunla ilgilenmesinden hoşnut kalmışa benziyordu. Eğri büğrü ve sonradan bir elinde dört diğerindeyse üç tane bulunduğunu fark ettiğim parmaklarından biriyle az önce geldiğim yönü işaret ederek, "Oooonlağ!" dedi. Şaşkınlığım iyiden iyiye artmıştı. Demek buradan uzak durmam için onca çaba gösteren köy ahalisi bu aciz varlığı yalnızlığına terk etmiyordu!
Bu defa parmağıyla gökyüzünü işaret ederek, "Ooondan eeevvel geeliğleğ!" dedi. Anladığım kadarıyla gün ışımadan evvel burada olacaklarını ima etmeye çalışıyordu. Kolumdaki saate bir defa daha baktığımda saat sabaha karşı dörde gelmek üzereydi. İki saat geçmeden gün ışıyacak demek oluyordu. İlerleyen saatle beraber ayakta durmama neden olan tek şey merakımdı. Şayet köylüye yakalanmamak için geri dönmeye kalkacak olsam, yolda muhakkak birileriyle karşılaşacaktım ve içinde bulunduğum durumu gizleyemeyecektim. O halde burada kalıp onları ve beraberlerinde getirecekleri açıklamayı bekleyecektim.
"Buraya neden geliyorlar?"
"Yemeeğiimi getiğyoğlaaaağ."
"Peki sana zarar veriyorlar mı?"
"I-ıh!"
"Neden buradasın peki? Sana zarar vermiyor ve seni besliyorlarsa, neden seni yanlarına almıyorlar?"
"Beeen Müüüs-teeek-rehim. Güüünahın meyveesiii, diyoğlağ."
"Kaç yaşında olduğunu biliyor musun?"
"Ooonlağın baabalağıını, aaanalağını göööğdüm. Ooonlağınkiileği de!"
Elimde olmaksızın güldüm. "Alay etme benimle!" dedim. Ama içimden bir ses onun gibi bir varlık var olabiliyorsa, ömrünün böyle uzun olmasının da makul olduğunu söylüyordu. Başka bir şey söylemeden yamacın başına doğru ilerledim. Gideceğimden endişe duyduğunu hissediyordum. Bir yere gittiğim yoktu. Yamacın başına çöküp bir sigara daha yaktım. Zamanın başka türlü geçeceği yoktu. Bir süre sonra Müstekreh yanıma geldi, biraz uzağıma oturdu. Bedeninin salgıladığı lanetlenmiş esansa alışmaya başlamıştım, ilk baştaki gibi rahatsız edici gelmiyordu.
"Seeeni naası çağyoğlağ?"
"Benim ismim Emre."
"Neğden geeldin?"
"Köyden olmadığımı nasıl bildin?"
"Heğkezi tanığım. Onlağ giiibi de konuuuşmuyooğsun."
"Uzaktan, Muğla’dan geldim."
"Şükğüü’nün ağkaaadaşıısın."
"Nasıl bildin?" dedim. Köylünün her gün ziyaretine geldiğini unutmuş gibi ondan bir mucize bekliyordum. Beklediğim mucize bu çirkinliğin altında bir güzellik olmalıydı. Buraya geliş nedenimi hatırladım. Soruma yanıt almayı beklemeden yeni bir soruya yöneldim: "Buraya niçin geldim biliyor musun? Geceleri attığın çığlıklar tâ köyden duyuluyor. O seslerin kime ait olduğunu sorduğum da hiçbir köylüden yanıt alamadım. Ben de bizzat gelip görmek istedim. Bana o garip sesleri niçin çıkardığını söylemek ister misin?" Uzun bir süre soruma yanıt alamayınca bakışlarımı ona yönelttim, "Evet?"
"Sooğmaa!" Masum; ama köydeyken işittiğim sesleri hesaba katmazken ilk defa acılıydı sesi. Yine de üsteledim, "Neden?"
"Ooondan koğkuyooğuum," derken bu defa da Ay’ı işaret ediyordu. Konuşmakta güçlük çektiğinin farkındaydım. Onu daha fazla zorlamak istemediğimden, küçük bir çocuk gibi, diyerek kestirip attım.
Birkaç saat sessiz sedasız yan yana oturup köylünün gelmesini bekledik. Daha çok ben köylüyü bekliyordum da, o yanında birinin bulunmasının huzurunu yaşıyordu. Nihayet Güneş henüz ufukta görünmemişken yamacı tırmanan birkaç kişinin sesi işitildi. Yavaşça yerimden doğrulup ayağa kalktım.
"Gitme vaktim yaklaşıyor sanırım."
Yanıt vermedi. O olduğu yerde otururken ben birkaç adım geride ayakta duruyordum. Köylüye güzel bir sürpriz olacaktı orada bulunuşum. Başımı pastadan eve çevirdiğimde kurtçukların yerinde yeller esiyordu. Hayretle bakarken hâyâl görüp görmediğimi soruyordum kendime. Derin bir soluk aldım, ne çürümüş et kokusu ne de bozuk pastadan yükselen tiksinç koku vardı. Her şey son derece taze kokuyordu. Birkaç dakika içinde, güneşin doğuşuyla beraber, olağandışılık da artmıştı. Ev gözüme giderek daha büyüleyici görünüyordu. Kendime engel olamadım ve birkaç adım ilerleyerek pencerelerden birinin kenarından bir parça kopararak ağzıma attım. Lokmayı çiğneyip mideme indirdiğimde geride harikulade bir lezzet kalmıştı. Dayanamıyordum. Her iki elimle binadan avuçlarımı dolduran parçalar koparıp yiyordum. Bütün bir binayı yesem yetmeyeceğini, bu lezzete doyamayacağımı hissediyordum. Biraz zaman geçmişken gözüme uzanabileceğimden az daha yüksekte bir çikolata parçası ilişti. Adeta oraya bana özel yerleştirilmişti. Gözüm dönmüş bir halde olduğum yerde zıplayarak çikolata parçasını yerinden kopardım. Tam dişlerimin arasına götürmek üzereyken ardımdan işittiğim ses bana mâni oldu.
"Sakın ola onu yemeyesin!"
Bakışlarımı karşımda dikilen öfkeli köylüden elimdeki çikolata parçasına çevirdiğimde, avucumun arasında tuttuğum şeyin şekil değiştirmeye başladığını gördüm. Elimdekini bir kenara fırlatıp midemi tuttum.
"Salak herif! Buraya gelmemeni öğütlememiş miydik sana?" Konuşan iri yarı bir yapıya sahip; ancak görünüşünün aksine son derece naif bir kişiliğe sahip olduğunu düşündüğüm sütçü Rüstem’di. Gerçi az sonra üzerime atılıp yapacağı hamleyle ne kadar yanlış bir izlenime kapıldığımı bana kanıtlayacaktı. Müstekreh’in yanı başındaysa arkadaşım Şükrü öfkesinden deliye dönmüş bir halde sağ eliyle yaptığı yumruğu bir sıkıp bir açıyordu. Köylüye hesap sormayı planlarken bir anda hesap sorulan konumuna düşmüştüm. Rüstem ileri atılıp iki eliyle yakama yapışırken, "Söyle budala! Yedin değil mi? Bu zıkkımdan midene indirdin mi, ha?" Şükrü, hayır, dememi bekleyen bakışlarla yüzüme bakıyordu. Rüstem’se, evet, dediğim takdirde beni gırtlaklayacağa benziyordu. Müstekreh’in yüzündense, zevkten dört köşe olmuş bir ucubenin mutluluğu okunuyordu. Başımı, evet, anlamında salladım. Rüstem yakamı bir anda bıraktı.
"Al şu köpeği Şükrü! Derhal köye götür. Hoca Efendi ilgilensin. Ardından anlatsın bakalım birileri şu çok merak ettiği Müstekreh’in hikayesini! Dilerim şanslısınızdır Emre Efendi. Dua edin de, sağ çıkabilesiniz bu köyden. Sana gelince Müstekreh! Diyecek sözüm yok. Sen, zaten bulmuşsun belanı. Bir de benim lanetimi almak bir kâr sağlamayacak nasıl olsa sana. Ben biraz daha kalacağım burada."
"Tek başına üstesinden gelebilir misin ağabey? Beklesek seni ya da arkamızdan birilerini yollayayım!"
"Hallederim ben! Bir an evvel gidin. Merakı konuğumuzun sonunu hazırlamadan gidin!"
Rüstem’in sözlerine bir mânâ veremiyordum. Buraya geldiğim için köylü tarafından linç mi edilecektim ki, köyden sağ çıkmak için dua etmem gerekiyordu. Şükrü’yeyse tüm yol boyunca ne bir şey sordum, ne de bir kelam ettim. Bunun için ne cesaretim vardı, ne de takatim kalmıştı. O da ısrarla ağzını açmıyor, sadece benim için hayıflanıyordu.
Daha köye ulaşmadan bayılmışım. Kendime geldiğimde etrafımda kadınlı erkekli bir düzine insan dualar okuyordu. Erenler Köyü’nün isminin nereden geldiğini bir defa daha anlıyordum. Ortalığa ağır ama hoş bir koku hakimdi. Dikkatli baktığımda odanın çeşitli yerlerinde çok sayıda tütsünün yakıldığını gördüm. Henüz askerlik çağına gelmediğini düşündüğüm bir delikanlıysa, taşıdığı tütsü tenekesiyle ara sıra odaya girip çıkıyor; biten tütsüleri yenileriyle değiştiriyordu.
Şükrü’yle göz göze geldiğimizde yüzündeki endişeli ifade bir anda dağıldı, rahatlamış olmanın etkisiyle derin bir soluk alarak hızla odadan ayrıldı. Çok geçmemişti ki; yanında sarıklı, cüppeli orta yaş üstü bir adamla geri döndü. Rüstem’in, Hoca Efendi, dediği kişi o olmalıydı. Adam yatırıldığım yer yatağının yanında bağdaş kurarak oturdu. Yeşil gözlerinin etrafında oluşmaya başlayan çizgiler dikkatimi kolay çekmişti.
"De bakalım bilmek istediğin nedir?"
Bakışlarını önünde kavuşturduğu ellerinden ayırmadan konuşmuştu. Bir şekilde hayatta oluşumu ona borçlu olduğumu hissederek yattığım yerde toparlanmaya çalıştım. Sağ elini kaldırarak bunun gereksiz bir saygı ifadesi olduğunu belirten bir harekette bulundu. Harekete geçtiğim an, güçsüzlüğümün farkına vararak bir hâyâl kırıklığına uğramıştım. Kolumu bile güçlükle kıpırdatıyordum. Tütsülerin yandığı bu odada uzun süredir yatıyor olmalıydım. Boğazım kupkuruydu. Çatlak çıkan sesimle, ilk önce bir bardak su arzu ettiğimi dile getirdim. Birkaç dakika içinde az önce elinde tütsü tenekesiyle dolaşan delikanlı bir bardak ve sürahi getirerek Hoca Efendi’ye teslim etti. O da bardağa doldurduğu suyu başımı kaldırmama yardımcı olduktan sonra kendi elleriyle içirdi.
"Şimdi konuşabilirsin sanırım. Bana, Hoca Efendi, dediklerine bakıp da cahil sanma. Ben de en az senin kadar mürekkep yalamış adamım. Ama gel gör ki, gelenektir, el verilir. Babamın ardından köye dönüp görevi almak bana düştü. Yineliyorum: Nedir bilmek istediğin?"
"Her şey!" dedim küstahça.
"Sen kimsin? Nesin ki, her şeyi bilmek istediğini söylersin? Nefsine yenilen, sana yasaklananın peşinden giden, atamızın yıllarca uğraşıp da kovduğu İfrit’i köyümüze yeniden davet eden sen mi dersin bunu? Az evvel, cahil görme beni, dediydim ya; asıl cahil senmişsin ki, ulaşamayacağın taleplerde bulunursun! Nedir bilmek istediğin?"
Ne kadar mecalsiz kalırsam kalayım, karşı koyacağım sözlerdi bunlar; ancak öyle efsunlu bir sesi vardı ki, öfkeleneceğim yerde sakinleştirici bir etki bırakıyordu üzerimde.
"Müstekreh nedir, kimdir? Onunla ilgili bildiklerinizden öğrenebileceğim kadarını aktarmanızı istiyorum."
Güldü. İsteğimin ne olduğunu elbette biliyordu. Sabrımı sınamak, isteklerimi en doğru sözcüklerle işitmek istiyordu. Aptallığımın cezasını beni zorlayarak vermek istiyordu.
"Uzun bir hikaye bu, kaç asırdır sürdüğünü bu köydeki kimsenin bilmediği. Herkesten bir sır gibi saklanan, bu köyün lanetidir o. Sabırla dinleyeceksin beni, sözümü kesmeden. Sözüm bittiğinde diyeceğin bir şey varsa dersin, ardından pılını pırtını toplayıp bu köyü terk edersin. Amma ve lakin! İlk başta şunu bilesin: Buradan ayrıldıktan sonra, bu sırrın bir parçası olduktan sonra bildiklerini gittiğin yerlere taşırsan lanetini de beraberinde taşırsın!
Dedim ya, kaç asırdır süregeldiğini kimsenin bilmediği bir şey bu. Müstekreh, o çocuksu görünüşün altındaki ucube, sandığından çok daha yaşlı. Asırlar evvel büyüleyici güzelliğiyle gelin gelmiş köyümüze. Gel gör ki, zamanla her erkeği aşık etmiş kendine. Her biri haset duyar olmuş ona sahip olana. Köyün kadınlarıysa ona! Kambur ve kendinden oldukça yaşlı kocasına kin gütmüş daima. Evli kaldıkları otuz yıl boyunca pek çok defa gebe kalmış, her defasında oğlan doğurmuş. Ama her doğurduğu, çoğu daha bebeyken olmak üzere, beş yaşına gelmeden mevta olmuş. Bunlar oldukça güzel çocuklarmış. Babalarına değil de, analarına benzermiş her biri. Lanet böyle başlamış derler! Besler büyütürmüş de bebelerini ondan sonra!"
Sustu. Gözlerimi yüzünden ayırmıyordum. Ağzından çıkacak her sözü hevesle kapıyor, zihnimin bir köşesine kazıyordum. Söze bir defa daha başlamadan evvel bana su içirdiği bardağı bir defa daha doldurdu; bu defa kendi içti. Yüzünden en aşağılık mahlukata karşı hissedilebilecek her tür duygu okunuyordu. İlk defa yüzüme, gözlerimin içine baktı:
"Yermiş bebelerini. Kendi canlarını, kendi kanlarını yermiş! Sırrımızı öğrenmek umarım mutlu kılmıştır seni."
Duyduğuma inanmak istemiyordum. Karşımda konuşan kişi bir başkası olsaydı, yine Müstekreh’in safına geçecek, onları utanç kaynağı kabul ettikleri şeyi gördüğüm için, vicdanlarını hafifletmek için bana bir masal uydurduklarını söyleyerek itham edecektim.
"Her güzelliğe bulaşırmış Şeytan. Onun güzelliğini de böylelikle ele geçirmiş. Derler ki, uzun yıllar da kaybetmemiş bu güzelliği. Pek çok yıllar geçirmiş genç ve körpe olarak. Çocuklarına yaptıkları ortaya çıkınca köylüler taşlayarak defetmeye çalışmışlar onu buradan. Gel gör ki, kocası öldükten sonra ve tüm bunlar ortaya çıkınca güzelliğine kapılan erkekler de uzak durmuşlar ondan. Bir anda yitirmiş tüm cezp ediciliğini. Defalarca geri dönmüş köye ve defalarca defedilmiş. Bu daha da büyütmüş içindeki kini, öfkeyi. Başkalarının çocuklarına musallat olmaya başlamış bu defa da. Daha küçük bir kan pıhtısıyken alırmış bebelerin kokusunu. Ve Rüzgârlı Tepe’yi mesken edinmiş kendine. Şimdi kendindeki lanetin aynını barındıran o şekerleme evi yapmış kendine. Pek çok yere ulaşırmış bu evin kokusu. Çocukları çekermiş kendine. Geceleri uykularında gezmeye başlarmış çocuklar ve kokunun peşinden sürüklenirlermiş. Kız çocuklarına dokunmazmış da, çatlayıncaya dek yedirip leşlerini hayvanlara terk edermiş. Erkek çocuklarınıysa kendine saklarmış.
Analar babalar kapılarını bacalarını kilitleyerek son vermeye çalışmışlar. Ama her seferinde galip gelen o olmuş. Vaktiyle canını almak için en usta avcıları, silahçıları göndermişler Rüzgârlı Tepe’ye ama hepsi güzelliğinin kölesi olmuş. Gerçi artık eski güzelliği yokmuş; ancak yanına yaraşan er kişiye harikulade görünür aklını çeler, erençlereyse kocasından miras aldığı kamburuyla zulmedermiş.
Günün birinde üvey anaları tarafından ormanda terk edilen iki kardeşin yolu düşmüş Rüzgârlı Tepe’ye. Evlerinin yolunu bulmaya çalışırken onlarda kapılıvermişler efsunun tesirine. Günlerce, aylarca yürümüşler de ancak ulaşabilmişler Rüzgârlı Tepe’ye. Doyasıya yemek istemişler şekerleme evden. Yedikçe daha da iştahlanmışlar. Daha fazlasını ister olmuşlar. Müstekreh, ayağına gelen bu ziyafeti kaçıracak değilmiş elbette. Yaşlanmaya başladıkça kamburu altında ezilen bedeni bir yardımcıya ihtiyaç duyar olmuş. Kardeşlerden kız olanını bu yüzden yanında tutuyor, onun normal bir çocuktan daha fazla beslenmesine müsaade etmiyormuş. Ancak Turan’a, yani erkek kardeşe karşı tutumu son derece farklıymış. Çocuğun parmağını kımıldatıp tek gram harcamasına müsaade etmiyor, sürekli daha çok yemesi için baskı kuruyormuş üzerinde.
O pârâvın* yanında hayli vakit geçirmiş bu kardeşler. Bu işten köylü şüphelenir olmuş. Uzun zamandan beri köyün çocukları kaybolmuyor, başlarına bir şey gelmiyormuş. Elbette, herkesin bir başka köyden gelen kardeşlerden haberi varmış. Herkesin umduğu bir mucizenin gerçekleşmesiyle ondan kurtulmakmış. Niran ve Turan’ın köye gelmesiyle başlayan bu bekleyiş uzun yıllardan beri ondan kurtulmak için yapılan ayinleri de hızlandırmış. Ayinler zamanla gelenek haline gelmiş. Baygın yatarken sen de bu ayinlerden birinin parçası oldun. İfriti, daha naif tanımlayacak olursak kötü ruhu, kovmak için yapılıyorlar. Erenlerle erençler bir araya gelerek türlü dualar okuyorlar, gerekirse lanete karşı büyüyle karşılık veriyorlar.
Kaldığımız yerden devam edelim! Müstekreh’in –o zamanlar onu nasıl çağırırlardı, gerçek ismi nedir; kimse bilmez- çarşı işlerini görmek için Niran’ın köye indiği günlerden birinde kızcağız esnafın konuşmalarından yanında barındıkları kadın hakkında konuşulan birtakım sözler işitmiş. Bahsedilenler, başka bir köyden gelen kardeşlerin kendilerini kurtardığı; ama bu zavallı çocuklara yazık olacağından ibaret miymiş, değil miymiş o kadarını bilemem.
Niran duyduklarını kardeşine anlattıktan sonra Müstekreh’i öldürmek için bir plan hazırlamışlar. Ormancı olan babasından vaktiyle öğrendiği birtakım zehirli otları toplayarak her öğünde yaşlı kadının yemeğine büyük bir doz bunlardan katıyormuş. Bunlar Müstekreh’i elden ayaktan düşürünce gecelerin birinde Niran kardeşini yanına alarak yaşlı kadının odasını ateşe vermiş ve oradan kaçmış. Müstekreh kurtulamamış. Şekerden ev bütünüyle eriyip gitmiş. Rüzgârlı Tepe çevresindeki ağaçlar köyün etrafındaki diğer ağaçlara göre oldukça gençtir. Derler ki, Erenler Köyü de dahil olmak üzere pek çok yer o yangınla harap olmuş.
Her neyse! Daha sonra Niran ve Turan köye geri dönmüşler. Ancak o zamana kadar olanlar hakkında türlü rivayetler var. Büyükbabamın atalarından duyduklarına göre anlattığı şuydu: İki kardeş Müstekreh’i öldürüp köyden ayrıldıktan sonra kendi köylerine dönmüşler. Her ikisi de babalarının üvey annelerini kendilerine tercih etmesine karşı öfke duyuyorlarmış. Önce yaşlı adamı Müstekreh’i zehirledikleri şekilde elden ayaktan düşürmüşler; ardından yaşlı adamın gözleri önünde kadını paramparça etmişler. Yine büyükbabam derdi ki; Müstekreh’i öldürmeyi akıllarından geçirdikleri an Şeytan’ın kanlarına girdiği an olmuş ve o andan sonra onun sözünden bir daha çıkmamışlar. Müstekreh’in ölümüyse onları ve gittikleri her yeri kirleten bir lanet olmuş. Ne olursa olsun babalarını öldürmeye içleri elvermemiş. Adamı ölümle baş başa bırakıp geri dönmüşler Rüzgârlı Tepe’ye.
Yanan evin yerine tıpatıp aynısını inşa etmişler. On beş kış geçirmişler orada. Günün birinde iki kardeş köye inmişler. Ancak herkesin dikkatini çeken bir şey varmış ki; Niran gebeymiş. Kimseyle görüşmezken bebeğin babasının kim olabileceğine dair kafa yormuş köylü bir süre. Aslında düşünülecek pek bir şey yokmuş. Niran, nikahsızken hamile kalmış. Bu şimdi bile hiçbir köyde kabul görmezken, köylü Niran’la Turan’ı sıkıştırmış ve iki kardeşin fücur* işlediği ortaya çıkmış. Zaten karnı burnunda olan Niran bebeğini de o zamana kadar doğurmuş. Bu defa köyden taşlanarak kovalanan bu iki kardeş olmuş; bir farkla ki ikisi de ölmüş. Ama günahları Rüzgârlı Tepe’de, lanetleri Erenler’de kalmış.
Bizim bildiğimiz kadarıyla Müstekreh’in hikayesi bu. Şimdi neden Niran ve Turan’ın bebeğine Müstekreh dediğimizi sorabilirsin. Köy halkı bebeği kabullenmiş; ama kimse onun saf olduğuna inanmamış. Yasak bir ilişkinin meyvesi ne kadar temiz olabilir ki? Gel zaman git zaman, Müstekreh büyümüş. Ve beş yaşını doldurduktan sonra görünüşündeki tek değişiklik hızla yaşlanmasından ibaret olmuş. Bir zaman sonra ortadan kaybolmuş, onu aramak için yola çıkanlar Rüzgârlı Tepe’de parçalara ayırdığı birkaç aylık bebeği yiyişine tanık olmuşlar. Bizler ruhların ölmediklerine, kaybolduklarına inanırız. İşte Müstekreh’in ruhu da yolunu fazlasıyla şaşıranlardan olmalı!"
Yaptığı espriye karşılık zorlamalı bir tebessüm yerleşmişti suratına. Ne düşündüğümü anlamaya çalışıyordu. Bense bir masal dinlemiş gibiydim. Belki "-miş"lerin "-mış"ların etkisi büyüktü böyle hissetmemde. Ancak o gün öyle şeyler yaşamıştım ki, bu masalın gerçek oluşuna da inanabilirdim. Gerçi Hoca Efendi’nin dediğine göre asırlara dayanan bir hikayeydi bu ve hep söylenceler halinde, kulaktan kulağa anlatıla gelmişti. Kimi yerinde eksiklikler, kimi yerindeyse fazlalıklar olabilirdi. Duyduklarımı masal kabul edip olayı zora koşmaktansa, her şeyi olduğu gibi kabul ettim. Ancak son bir sorum kalmıştı eşyalarımı toplayıp gitmeden evvel sormam gereken:
"Onu niçin hâlâ burada tutuyorsunuz?"
"O, Müstekreh! O, Günahın Meyvesi! O, tiksinilen, iğrenilen! İbret olsun diye sağ kalmak zorunda. Onu bu yüzden besliyoruz kendi canlarımızla."
*Müstekreh: İğrenç, keharetli, tiksinilen.
*Pârâv: Yaşlı ve çirkin kadın, acuze.
*Fücur: Günah, zinâ, namusları pây-mâl etmek gibi şeytâni iştiha, ensest ilişki. |