“Bir cep telefonu bulabilir misin?”
Zerrin bir süre durduktan sonra büyük ablasının cep telefonu aklına gelerek kurnazca başını sallamaya başladı.
“Peki, bir şişe su ve bir cep telefonu istiyorum. Anlaştık mı?”
Kız ona şirin mi şirin bir göz kırpıp dışarıya çıktı. Mutlu ayak sesleri ve merdiven çıkarken çıkarttığı sesler buradan duyulabiliyordu. Cem gülümsedi.
Zerrin (o artık onun için kız çocuğu değil de buydu) ona başına gelenleri anlatmıştı. On altı yılın en güzel parçalarını seçip bir saat içinde bilmesi gereken her şeyi anlatmıştı. Trajik bir durumdu. Ölen anneler, kötü kız kardeşler, kadın düşkünü bir baba ve kocasını aldatan bir üvey anne. Tanrım, bu kız tüm bunları yaşamak için önceki hayatlarında kim bilir neler yapmış olmalıydı?! Bir an durdu ve düşünmeye başladı. Yanında duran su şişesinden büyük bir yudum aldı.
Belki de önceki hayat yoktu. Ciddi, kocaman bir kötü olaylar zinciri tesadüf denilen tanrısal entrikaya dönüşmüş ve ikisini bir araya getirmişti. Ondan bir fayda sağlamayı aklına bile getirmemişti. Çok tatlı bir kızdı Zerrin; ama o şansını bundan üç ya da dört yıl sonra denemeyi tercih ederdi.
Aklında onlar, tatlı paranoyak peri ahenkle dans ederken kendinden geçmeye başladığını hissetti. Deponun sakin ve mutlu bir yerine, çuvalların hemen yanına çöktü.
Tekrar ayak sesleri duyulmaya başladığında hızla toparlanıp silahını çıkarttı. Kapının yine aynı yerine geçip Zerrin’in kendisine bir kazık atmayacağından emin olmalıydı. Kapı açılmadan yerini almıştı. Silahının horozunu kaldırıp beklemeye başladı.
* * *
Zerrin yukarıya çıktığında ablalarıyla karşılaşmış ve şaşırmıştı. Gece saat onda başlayacak konser için biletleri almaya gitmiş olmaları gerekiyordu. Ama onlar burada oturmuş TV’de gösterilen klipler üzerine birbirlerine bir şeyler anlatıyorlardı. Son zamanların en hit parçasının videosu gösterilmeye başladığında her ikisi de pür dikkat izlemeye koyuldular. Bu akşam tanışacakları adamın asi ve hırçın sesiyle kendilerinden geçmek üzere hazırlanıyor gibiydiler.
Hızla onların yanından geçip arka tarafa dolandı. Hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya çalışarak onları dinlemeye başladı. Yine bir şeylerden bahsediyorlardı. Dolabın kapağını açıp su şişesine uzanırken birden durdu. Neden radyo istasyonuna gitmedikleri nihayet belli olmuştu.
Anlattıklarına göre bu iki kötülük timsali genç kız erkek arkadaşlarını biletleri almak için konser gişelerine göndermişlerdi bile. Çocuklar radyoya kaydettirdikleri isimleri söyleyip biletleri alacak ve onları bekleyeceklerdi.
Kızlardan biri sadece bu tarz şeyler için kullanılmak üzere erkekler bulmalarını öneriyordu. Daha çirkin olansa, onun bir fahişe olduğu ve bu fikrin gerçekten parlak bir şey olduğu konusunda ısrarcıydı. Bu iki salak farkında olmadan kötü üvey kardeşlerinin organize kötülük konusunda ortak ufkunu açmıştı. Zerrin küçük bir küfür edip öfkeyle onlara baktı. Alt katta yaralı oturan adamı düşündü. O kesinlikle o iki salak çocuk gibi görünmüyordu.
Kızlar konuşmaya devam ettiler. Her ikisi de kulise girdikleri anda patlayan flaşları ve gazetecileri kolluyor olacak ve gerekli sansasyonu yaratmak için çabalayacaklardı. Sonra kuliste yalnız kalıp sohbet etmek için en baştan çıkartıcı elbiselerini giyecekler ve en seksi makyajlarını yapacaklardı. Yakışıklı şarkıcıyı etkileyeceklerinden eminlerdi.
Zerrin midesinde küçük ve sinir bozucu bir sancı hissedip derin bir nefes aldı. Bu kızlar gerçekten kötüydü...
Her ikisine de hissettirmeden dolabın kapağını kapattı. Ablaları bunlardan konuşurken bir tanesi hızla marketin kapısına yöneldi. Önce gidip en güzel elbiseyi o alacaktı. Bunu fark eden diğeri ise hemen onun peşinden fırladı. Bütün bunlar olurken şaşırtıcı bir şekilde aynı anda Zerrin’e dönüp kasadan uzaklaşmamasını söylemeleri ise Masal Anlatan Peri Annesi’nin küçük Sindirella’sını iyice aptallaştırmıştı.
Bütün ömrü boyunca uyuklayan ya da yalpalayarak o gölgeden bu serinliğe yürüyen Komodo ejderleri kadar esnek ve hızlı olabiliyorlardı demek. Üstelik bahsi geçen elbise Zerrin’e ait olduğu halde sorun çıkartacak halde de değildi. Derin bir nefes aldı ve kız kardeşleri üst kattaki evlerine doğru koşturdukları sırada büyük olanın kasada unuttuğu cep telefonuna sakince bakındı.
Dudaklarında TV’de şarkı söyleyen yakışıklı adamın şu an adını hatırlamadığı bir şarkısı ellerinde ise cep telefonu ve su şişesi ile kapıya doğru ilerledi. Nasıl olsa onların geri dönmesi yarım saati bulurdu. Şarkının elektro gitar ile geçilen bölümlerinden biri henüz başlamıştı ki, kapıyı kapatıp üzerinde “Kapalı” yazan levhayı mutlu bir şekilde ters çevirdi. Şarkının hızlanan temposunu tüm bedeninde hissederken başını bir o yana bir bu yana sallayarak kenarda duran tişört askılıklarından birine yöneldi. Siyah bir tanesini alıp alt kata inen merdivenlere doğru yürümeye başladı.
Aniden durdu. Düşündü, genç adamı gözlerinin önüne getirdi. Aç olmalıydı. Üstelik yaralıydı. Etrafına bakındı. Civarın tek marketinde olduğunu hatırlaması ile alnına orta şiddette bir tokat indirmesi bir oldu. Hemen buzdolabının yanına gitmeli ve kötü giyimli prensine kendisini iyi hissettirecek şeyler almalıydı. Ellerindeki şeylerin gittikçe kalabalıklaştığını fark edip kasanın arkasına geçti tekrar.
Siyah bir poşet alıp içine bir ekmek koyduktan sonra buzdolabına gitti. Küçük bir alışveriş yaptıktan sonra tekrar merdivenlere döndü. Unutmuş olabileceği bir şeyin olup olmadığını düşündü. Evet, her şeyi almış olmalıydı.
Kapının eşiğine geldiğinde koşturmak üzereydi. Her şeye karşı dikkatli olmalı ve kötü kız kardeşlerinin erken gelmesi ihtimalini düşünerek hemen yerine dönmeliydi. Elindekileri adama verdikten sonra hemen yukarı çıkmalı ve hiçbir şey olmamış gibi davranmalıydı.
Kapıyı açtığında ışığın kapalı olduğunu fark etti. Sonra sağ yanından uzanan güçlü bir el onu içeri çekerken gözlerini tavana dikip sıkıntılı bir çığlık attı. Aslında böyle bir niyeti yoktu. Fakat sırf yeni fark ettiği bir yeteneğini köreltmemek adına bunu yapmak istemişti. Üstelik alt perdeden attığı çığlığa kahkahalarla gülerek parmaklarını dudaklarına götüren genç adam bundan hiç de rahatsız olmamış gibi görünüyordu.
Zerrin elindeki poşeti ona doğru uzattı. Adam poşeti alıp depoya doğru ilerlemeye başladı.
“Kolun nasıl?” diye sordu.
Genç adam poşetin içindekilere bakınırken cevap verdi; “Daha iyi...”
“Güzel,” dedi Zerrin.
Cem sağ elinde sallanan tişörte bakıp sırıttı. “Neden siyah?”
“Çünkü iyiler hep siyah giyer...”
Cem şaşkın ve mutlu bir gülümseme ile ona baktı. Zerrin masumca sordu; “Ne yani sen hiç TV izlemiyor musun?”
Cem yüksek sesle gülmeye başladı. Zerrin parmaklarını dudaklarına götürüp onu susturmaya çalıştı. Cem halen gülümsüyordu.
Kız ona baktı ve “Hemen yukarı çıkmalıyım,” dedi. “Geri geleceğim…” Göz kırptı.
Cem arkasını dönüp çuvalların yanına yürürken o da kapıyı kapatıp üst kata doğru koşturmaya başladı. İçi kıpır kıpırdı.
Doğrusu böylesi sıradışı şeyler yaşayacağını hiç aklına getirmezdi. Masal Anlatan Peri Annesi’ni zihninde hapsettiği kararmış taş duvarlardan tırnak gıcırtıları gelirken üst kata çıktı.
Kapıdaki levhayı ters çevirip kapıyı açtı. Dışarıyı kurnaz gözlerle süzdü. Şimdiden sonra neler olabileceği hakkında hiçbir fikri olmadığını fark etti. Hayat da böyle değil miydi ama?
Yani on altı yaşında ve etrafında dönenlere etkisi yok denebilecek kadar az olan bir kız için, içinde yakışıklı ve yaralı adamların olduğu öykülerin sonu hep belirsizdir. Böyle ilişkilerde kimin, ne zaman ne yapacağı asla belli olmaz... Kimin ilk ortadan kaybolacağını ise sadece Tanrı bilir.
* * *
Cem hayatından memnundu. Yaralı vücudundan bir saniyeliğine ve Bursalı bir derviş edasından çok, çok ve çok uzak bir halde uzaklaştı ve kendisine baktı. Uzaktan fena görünmüyordu. Aslında saçları felaketti, kolu da kötü görünüyordu. Gömleği yırtılmıştı ve ceketinin kolunda uzun, kırmızı bir leke vardı. Sağ elinin parmak uçları yarasına bolca döktüğü solüsyon yüzünden sararmış, sol elinin üzerinde ise kararmış kan lekeleri vardı. Ama yüzü müthiş görünüyordu. Halinden gerçekten memnundu.
Poşeti yanına koyup içinden ekmeği çıkarttı. Daha romantik bir şeyler beklemiyordu. Ekmek ekmekti, açlık da açlık; bunu duygusallaştırmanın bir anlamı yoktu. Kurdelelerle sarmalanmış bir parça ekmeği ağzına götürdüğünü hayal etti. Gülmeye başladı ve elini tekrar poşete sokup cep telefonunu çıkarttı.
Eski dostlarını aramalı ve bu durumdan bir an önce kurtulmalıydı. Derin bir nefes alıp son üç yıldır aklına hiç getirmediği o numarayı düşündü. Hapse düşmeden önce (buraya DisneyLand’dan gelmemişti tabii ki) polis sorgusunda eğer bunu hatırlıyor olsaydı bütün çetenin işi biterdi. İçerde bir adam, içerde bütün bir çetenin olmasından daha iyiydi. Üstelik onlar çocukluk arkadaşlarıydı. Kendisine asla kazık atmazlardı. En eski dostuna kazık atanları ortadan kaldırmak içinde büyüdüğü dünyanın en saygı duyulan kuralıydı. Eski ve iyi dost olmanın bir bedeli olmalıydı, öyle değil mi?
Aniden aklının uzak bir köşesinde beliren numaraları telaffuz bile etmeden tuşlamaya başladı. Sanki kısık sesli bir cin ona numaraları tek tek okuyordu. Numarayı yazdıktan sonra telefonun ekranına baktı. Evet, doğru olmalıydı. Hatırlamanın birkaç altın kuralından birini bilirdi. Her şey başka şeylerin çağrışımları ile akla kazınmalıydı. Böylece o geniş resimdeki herhangi bir şey ona hatırlama konusunda yardımcı olabilirdi. Numarayı tekrar yazdı ve gözlerini kapatıp yazarken çıkan tuş seslerini dinledi. Evet, doğru melodiydi.
Telefonun öbür tarafında kalın sesli bir adam, (aslında r’leri çok kabaca söyleyen, telaffuzu kötü bir goril olmalıydı bu) “r”lerin üzerine basarak kabaca konuşmaya başladı. Kimdi, kimi arıyordu?...
Cem gülümsedi ve okkalı bir küfür ederek telefonun asıl sahibini istedi.
“Telefonun sahibi benim arkadaşım,” dedi uzaktaki kalın, kaba ses. Bir gorilin kibarlığıyla devam etti. “Siz kimi aramıştınız?”
Bale yapan ve çevresindekilere hep iyi davranan eski İstanbul beyefendisi bir goril düşledi. Bu dehşet verici kompozisyondaki tüm öğelerin birbiriyle olan tezatları gülümsemesini biraz daha genişletirken o sihirli kelimeleri aklından geçirdi. Onları belli bir sıraya koyup kısık bir ses tonuyla söylemeye başladı.
“Neco’ya söyle...”
Goril durakladı, büyülenmiş gibiydi.
Sanırım öykünün burasında bütün sözleri olduğu gibi söylersem bahsi geçen büyünün aynından yapmaya kalkışabilir ve sonucunda üçüncü sınıf mafya fedailerine özel olan bu sözler yüzünden kötü şeyler yaşayabilirsiniz. O nedenle Cem’in devamında ne söylediğini unutalım gitsin.
Zaten günlük hayatta yeterince boşa harcadığımız büyülü söz varken (“Seni seviyorum…”; “Hayır, sevmiyorum!”; “Ben aslında çok kötü bir adamım… Beni unut!”; “Aslında ben senden daha kötü bir kızım, asıl sen beni unut…”; “Seni hâlâ seviyorum!”; “Ben bir eşeklik ettim, n’olur affet!” gibi şeylerden değil, daha ciddi, kötü ve büyülü sözlerden bahsediyorum) bir de bunu düşünmek zaten zaman kaybı olacaktır.
* * *
Goril yutkundu ve tanıdığı sesten çekinmesinin de etkisiyle şirin bir tonda ona nasıl olduğunu sordu. Cem bir sigara çıkartmakla meşgulken gülümsedi. Kuğu Gölü’ne bir goril aniden atlamıştı gerçekten de. Sigarayı ağzına götürdü, yaktı.
“Aslında Ahmet’çiğim, biraz evvel sol koluma bir 9’luk gömdük. Hoca Efendi şimdi gitti ve sana da küçül bir not bıraktı.”
Goril karşıdan kocaman bir kahkaha attı ve sordu.
“Ne dedi Hoca Efendi, Cem?”
Cem sesini kalınlaştırıp cevap verdi; “Beni daha fazla oyalamadan telefonu Neco’ya vermeliymişsin.”
Adının Ahmet olduğunu öğrendiğimiz adam birine seslendi. Telefonun el değiştirme sesleri duyuldu ve karşı taraftan neşeli bir ses konuşmaya başladı.
“Cem? Naber lan, it?” Bu Neco için olabildiğince samimiyet ifade eden bir cümle olmalıydı. Cem biliyordu ki bazen kelimeler olabildiğince avam, duygular ise olabildiğince yalın olmalıydı iyi anlaşmak için.
Sigarasından bir nefes daha alıp cevap verdi. “Ahmet’e sor, anlatsın.” Gülümsedi. “Başım dertte Neco.”
Adının Neco olduğunu öğrendiğimiz adam hafif bir kahkaha ile konuşmaya başladı. “Elbette dertte, Cem. Büyük kardeşin dokuz adamını indirmişsin. Bugün buraya seni soran kaç kişi geldi biliyor musun?”
Cem derin bir nefes aldı. “O kadar kötü mü?” dedi.
“Daha da kötü!” diye cevap verdi telefonun diğer tarafındaki ses.
Cem gülümsedi, “Bu iyi, o zaman düşündüğümden daha kısa sürecek…” dedi.
“Evet, seni daha çabuk bulacaklar ve öldürecekler... Şimdi bunları boş ver,” dedi telefondaki adam. Cem bulunduğu yerin adresini verdi. “Nerde şimdi bu herif?” diye sordu.
“Bilmiyorum. Ama akşam konser var onun çocuğun, ona gidecektir.”
Cem gülümsedi, konser, diye düşündü. Yüzü kasvetli ve korkunç bir hale büründü.
Bu küçük güzel kıza bir iyilik yapabilirdi. Gülümsedi, belki de Rock yıldızının menajeri ona kazık atan adamın ta kendisi olduğu için böyle düşünüyor olmalıydı.
Uyuşturucu, soygun, cinayet gibi şeyler ‘anlatıcının taraflılığının’ ötesinde bir gerçekti, o ve gösteri dünyası insanları için. Ve bilinen adıyla Cem, o parıldayan sahnenin ardındaki karanlığa gizlenen kötü adamlardan intikamını alırken Zerrin’e de bir iyilik yapabilirdi. İşte bu çok iyi bir fikirdi.
İnsanın iyi ya da kötü (ne fark ederdi ki) herhangi bir şey yapmak için her zaman böylesi iyi sebepleri olmazdı, bu fırsat değerlendirilmeliydi.
“İyi,” dedi. “Buraya iki sokak öteye lüks bir araba gönder Neco. Ahmet de yanına iki üç kişi alıp gelsin.”
Neco ciddi bir ses tonuyla sordu. “Başka bir şey istiyor musun?” Sonuçta Cem çok ciddi bir adam olabiliyordu böylesi durumlarda. Ona yapmayı düşündüğünü gerçekleştirmenin imkansız olduğunu anlatmak zaman kaybı olurdu.
“Evet, istiyorum. Uzun ve siyah bir ceket, bir otomatik tabanca, konser biletleri; VIP olsunlar…” durdu. “Benim eski hatunu hatırlıyor musun Neco, hapse girmeden önce takıldığım?”
Neco’nun durgun sesi sordu. “Hangisi?”
“Şu esmer olan, zayıf…”
Neco yutkundu; “Cem...” Cem yolunda gitmeyen şeyi düşündü. Yani sadece kızı hatırlayıp hatırlamadığı önemliydi onun için. “Biz evlendik,” dedi telefondaki adam. Cem derin bir nefes aldı. “Tamam... Pekala, karının benimle yatarken giydiği türden elbiseler de gönder.” Telefonu kapattı.
Ayağa kalktı. Sağa sola yürümeye başladı. Yine olmuştu, yine kazık attırmayı başarmıştı kendine. “Güvenilecek hiç kimse kalmadı mı bu dünyada!” diye söylenerek ceketini omuzlarından düşürdü.
Yine de sakindi, garip bir şekilde sakindi... Gömleğin düğmelerini açmaya başladı. Artık böyle şeyleri umursamıyordu. Hem Neco’ya onu yeterince kötü yapacak bir cevapta vermişti. Kızın getirdiği tişörtü özenle üzerine geçirdi. Sol kolu haricinde hiç de fena durmuyordu.
Gülümsedi, önemsiz ayrıntıları bir kenara koyarsa gayet güzel bir gün geçiriyordu. Yeni insanlarla tanışıyor, bir kısmını öldürüyor, başkalarının hayat hikayelerini dinliyor, eski sevgililerinin en yakın dostlarıyla evlenmiş olduğunu öğreniyor ve Ahmet adında yarım akıllı bir fedaiye uç noktalarda gezinen dinsiz, ruhsuz küfürler ediyordu. Derin bir nefes aldı; dans eden goriller sinirli gözlerinin önünden geçerken bir şeylerin midesinden boğazına doğru hücum ettiğini fark etti. Bu saçma sapan bir gülme kriziydi. O an olabildiğince rezil bir şekilde kusmak istiyordu; ama midesi ona masum buseler yolluyordu.
Bir kez daha bugün yaşadığı sıradışı şeyleri düşünüp çuvalların üzerine uzandı. Silahının horozunu kaldırıp sakince Zerrin’in yanına gelmesini beklemeye başladı.
* * *
Cem gözlerini açtığında Zerrin’i ona bakarken buldu. Yanı başında duran cep telefonuna uzanıp saatine baktı. Saat sekizdi. Adamlar gelmiş olmalıydı.
Zerrin’e baktı. Kız ona gülümsedi ve yanına çöküp sigara paketinden bir sigara çıkardı. Sigarayı ustaca yakıp acemice nefesler almaya başladı. Düşünceliydi.
Cem uykulu bir ses tonuyla sordu.
“Ne oldu?”
“Hiç…” Kız kardeşleri konsere gitmişlerdi. Şu an orada sadece ikisi vardı. Zerrin’in kazandığı biletlerle doyasıya eğlenecekler, üstelik kulise girip birkaç kelime konuşma şansları bile olabilecekti. Zerrin elini başına götürüp saçlarını kaşımaya başladı. Derin bir nefes aldı ve Cem’e döndü.
“Gittiler, benim aldığım biletlerle en çok görmek istediğim adamla tanışmaya gittiler…”
Cem başını kaldırdı. Demek sorun buydu. Gülümsedi ve kıza sigara paketini işaret etti.
“Boşver…”
Zerrin’in uzattığı sigarayı dudaklarının arasına götürdü.
Zerrin ağlamaklı bir sesle isyan edercesine söylendi. “Nasıl boş vereyim?! Hem o biletleri ben kazandım!” Sonra da sustu. Cem’in yanında ağlamak, olduğundan daha da çocuksu görünmek istemiyordu. Hem adamın yeterince derdi olmalıydı. Canını sıkmamalıydı.
Cem tekrar cep telefonunun saatine baktı. On beş dakika içinde burada olurlardı. Sigarasını yaktı.
“Birkaç yakın dostumu aradım,” dedi. “On beş dakika sonra iki sokak ötede olacaklar. Lüks bir araba… İnce bıyıklı, iri yarı bir adam arabayı sürüyor olmalı. Onları buraya getirebilir misin?”
Zerrin ona baktı. Söylediklerini kafasında şöyle bir tarttıktan sonra başını salladı. Arka girişe getirebilirdi, kimse görmeden oradan uzaklaşırlardı.
“Tamam…” Kız ayağa kalkıp kapıya yöneldi.
Cem arkasından seslendi. “Giderken evdekilere haber vermeyi unutma…”
Zerrin dönüp kuşkulu gözlerle Cem’i süzdü; “Neyi haber verecekmişim?”
“Bu akşam geç geleceğini,” dedi. Cem gülüyordu. Zerrin gözlerini kocaman açarak bu acemi tecavüzcü, profesyonel hırsız adama baktı. Cem devam etti, “Çünkü o konsere sen de gidiyorsun.”
Zerrin kısa bir şaşkınlık yaşadıktan sonra Cem’e doğru koşup ona sarıldı. Cem onu sağ koluyla yaralı kolundan uzaklaştırırken gülümsedi, “Hem de VIP olarak...”
* * *
Zerrin aklı karmakarışık, içinde kıpır kıpır bir sürü duyguyla üst kata doğru koşmaya başladı. Hayatının en hareketli günlerinden birini yaşıyordu. Babası evde yoktu. Üvey annesi tarafından kısa bir sorguya çekildikten sonra uydurduğu bir sürü yalan sayesinde gerekli izni alıp hızla Cem’in söylediği yere gitti.
Gerçekten Cem’in bahsettiği gibi son model bir araba orada duruyordu. Ama şoför koltuğunda Cem’in bahsettiği adam yoktu. Onun yerine çok yakışıklı, esmer ve kısık gözleri ile etrafı sanki orada ondan başka kimseler yokmuş gibi süzen genç bir adam ve yanında da uzun saçlı, uzun yüzlü, yüzünde hafif bir gülümsemeyle gözlerini yolun sonuna dikmiş bir başkası vardı. Zerrin tereddüt içinde otobüs durağına doğru yürüdü.
Bunlar Cem’in beklediği adamlar olamazdı. Üstelik Cem’in başı dertteydi, belki de bunlar düşmanlarıydı. Durumu onlara hissettirmemeye karar verdi. Tabii ki arabanın içinde oturan iki kişinin kim olduklarını bilse böyle düşünmezdi.
Çünkü onlar bizdik...
* * *
Zerrin suratında suçlu bir ifadeyle deponun kapı koluna uzandı. Cem’in içeride olduğunu ve şu anda içeri davetsiz bir misafir kabul etmeyeceğini gayet iyi biliyorduk. O iyi bir adamdı, işinde bir numaraydı. Kendi içinde yaşadığı buhranlar sonucu basit bir hata yapıp hapse düşmüş olmasa belki de bilinen adıyla Mafya’nın bir numaralı tetikçisi olarak karanlık tarih kayıtlarında çoktan yerini almış olacaktı. Ama Cem böyle yapmamıştı. Basit bir aşk hikayesi yüzünden körelmiş gözleri onu bir uçurumun kenarına götürmüş ve ona kahkahalarla gülen onca dostunun aşağılayan bakışları arasında o dipsiz kuyuya düşmüştü. Gülümsedim, Cem bugün o uçurumdan tekrar yükselecek ve sonra da ününe yakışacak işler yapacaktı.
Buğra, kızın gözlerinin içine bakıp her zamanki sakin ve etkileyici ses tonuyla bıkkın bir şekilde konuşmaya başladı.
“Adam yanlış bir hareket yaparsa ölürsün…” Kız başını salladı.
“Adama yanlış bir hareket yaptırırsan ölürsün.” Kız yine başını salladı. Belki de Cem kurtulabilirdi. Çünkü biz gerçekten güven telkin eden görünümde iki genç adamdık. Cem’in dostları olabilirdik, düşmanı bile olsak onu bırakma şansımız olabilirdi.
Zerrin yutkunup sordu. “Buradan sağ kurtulmanın bir yolu yok mu?”
Gülümsedim ve elimdeki süslü poşeti ona uzattım. “Sen onu boşver, güzelim. Sadece sakin ol ve doğal davran...”
Zerrin derin bir nefes alıp tekrar kapının koluna uzandı. Hafifçe onu çevirip kapıyı itti. Karanlığın içinden bir el hızla ona uzandı.
Bileğinden yakaladığım eli hızla kendime doğru çekip Cem’in şaşkın bakışlarla karanlıktan dışarı çıkmasını sağladım. Buğra arkamda ellerini önünde kavuşturmuş duruyor olmalıydı. Cem şaşkınlığını üzerinden atıp küçük bir ürperti ile bize baktı.
“Merhaba Cemil…” dedim. “Cehennemin bu tarafında işlerin nasıl gittiğini görmeye geldik.”
Cem yutkundu ve gırtlağından bir inilti kadar masum bir nida yükseldi; “Melekler!”
Başımla onayladım. Cem, Zerrin’in yanında söyleyemediği şeyleri gözleriyle soruyordu. Ona cevap verdim.
“Hayır ölmedin, ölmeyeceksin de. Sadece sana bir teklifte bulunmak için buradayız.”
Cem derin bir nefes aldı. Vücudunu dikleştirip sordu.
“Ne tür bir teklif?”
Buğra, Zerrin’i sırtından hafifçe iterek depoya girdi. “Aslında buradaki tek melek o olmalı…” dedi, “Biz sadece, şu konsere birlikte gider miyiz, diye sormak için geldik.”
* * *
Cemil Yanık 1967 yılında Adıyaman’da doğdu. Orada büyüdü ve o sekiz yaşındayken bütün ailesi bir kan davası cinayetinde katledildikten sonra İstanbul’a kaçırıldı. Doğduğu köyü ve oraya dönmeyi asla düşünmedi. Amcası onu bir yetimhaneye yazdırdı; böylece bu beladan kurtulmuş oldu. Cemil onu bir daha hiç görmedi. On altı yaşında yetimhaneden kaçtı ve kendisi gibi evsiz çocuklarla küçük bir çete kurdu. Ailesinin intikamını almayı asla düşünmedi. Bütün bunlar bir sebepten ötürü var olmalıydılar ve o sonuçlardan sebepleri haklı ya da haksız çıkartmak konusunda kararsızdı. Birkaç yıl içinde sevilen bir genç oldu. Küçük suçlar işledi. Hayatta kaldı, etrafındakilere de bunu yaptırdı. En yakın arkadaşı Neco ona tanıştıkları gün “Cem” dedi ve o günden beri herkes onu “Cem Yanık” olarak tanıdı.
On sekiz yaşındayken karıştığı bir sokak kavgasında kendinden dört yaş büyük bir çocuğu öldüresiye dövdükten sonra ortadan kaybolmaya karar verdi. Bütün çete ve dövdüğü gencin arkadaşları ellerinde bıçak ve silahlarla onu ararken bir adam çıkıp geldi; ona bir teklifte bulundu. Mafya, tetikçilerini sokak kavgalarında seçmeyi severdi. Genç bitirimler bilmeden çıktıkları bu post-modern arenada birbirlerini yerlerken kenarda durup onları izleyen iyi giyimli birileri her zaman olmuştur. Gelen onlardan biriydi ve genç Cemil Yanık’a yepyeni bir dünyanın davetiyesini getirmişti. Öldürülmesi gereken bir adam vardı ve onlar harcanıldığında umursanmayacak birini arıyorlardı.
Cemil ilk işini kendisinden beklenilmeyecek bir titizlikle yaptı. Hiç kimseye bir şey anlatmadı. Sessiz sedasız teslim olup hapse girdi. Çıktığında yirmi dört yaşındaydı ve hâlâ işlediği cinayet konuşuluyordu. Yanına gelen adamı buldu. Başka bir iş istedi. İçerde geçen altı yıl onu bazı kararlar almaya itmişti. Bu işte yükselmek istiyordu ve artık yakalanmayacaktı. Ona başka bir iş verdiler, sonra başka bir tane daha ve sonra başka bir iş daha… Cemil Yanık artık geceleri insanları takip eden, gündüzleri planlar yapan, silah talimleri yapan ve işinin gerektirdiği her şeyle uğraşan bir adamdı. Kitaplar okuyor, fikirler ediniyordu. Verilen her hedef için ayrı bir dosya hazırlıyor ve son derece iyi korunan yerlerde bunları saklıyordu. Çocukluk arkadaşlarını etrafına toplayıp kendisi için bir koruma çemberi bile oluşturmuştu. O artık bir numaraydı.
Sonra bir gün Cemil Yanık bir kızla tanıştı. Yirmi dokuz yaşındaydı ve o güne kadar bir sürü ilişkisi olmuştu; ama bu farklıydı. Hayal ettiği her şey onda vardı. Sanki Tanrı o kızı Cemil için yaratmıştı; aşık oldu. Çok güzel bir kadın olan sevgilisi onun üzerinde inanılmaz bir etkiye sahipti. Cemil artık bir numara olarak değil sıradan bir kabadayı gibi davranıyordu. Gereğinden fazla ortalarda görünüyor ve çok fazla ilgi çekiyordu. Sevgilisi onun haberi olmadan en yakın arkadaşını baştan çıkarıp Cemil’in ve ününün (ki ona göre Cem’in tüm gücü buradaydı) yok edilmesi için onu kandırdı. Neco önemli bir iş ayarladı ve işi onlara gönderen adamı suçlayacak şekilde deliller bırakarak Cemil’i tuzağa düşürdü. Bir çok yara almasına rağmen Cemil o gün ölmedi. Hapse girdi ve son üç yıldır da oradaydı. Her gününü planlar yaparak geçirdi. Kötü, acımasız, onu buraya gönderen adamı ortadan kaldırmak için vahşi planlar yaptı. Her şeyi düşündü. Her katli tek tek planladı. Çıkmasına daha altı yılı olduğu için bağlantılar kurmaya çalıştı. Oradan kaçmalı ve henüz adı anılırken bütün bunlara bir son vermeliydi. Sonrası onun için önemli değildi. Çünkü yaptığı bütün planlarda hep ölüyordu.
Sebepler onu sekiz yaşında öksüz, on altı yaşında yetimhane firarisi bir çocuk, on sekiz yaşında genç ve sıradan bir katil, yirmi altı yaşında ünlü ve gizemli bir tetikçi, otuz iki yaşında da bitmiş bir kabadayı yapmıştı. Herkes ona bir sebep sunmuş ve sonuçlarına katlanmak zorunda kalmıştı.
Cem derin bir nefes aldı. Halen inanmaz gözlerle ikimizi süzüyordu.
“Hayatımın yarısını etrafımda olan onca boktan şeye rağmen iyi bir adam olmak için kafa patlatarak yaşadım.” Bir sigara çıkarıp yaktı.
“Geri kalanında da sıradan bir adam oldun,” dedim. “Ama sebeplerin vardı...”
“Evet…” dedi. Düşünceli bir şekilde başını öne eğdi. “Sebepler... Onlar hep olmuştur. Sizinkiler nedir?”
Buğra cebinden uzun, siyah bir sigara çıkartıp yaktı. “Bilmen gereken bir sebebimiz yok. Sana yardımcı olmak için geldiğimizi düşünebilirsin. Sadece işini rahatça yapmanı sağlayacağız.”
Cem güldü. “Ben bir sürü adama karşılık beklemeden ömürleri boyunca göremeyecekleri kadar iyilik yaptım. Ama kimse bana yapmadı… Karşılığı ne olacak?”
“Seni ilgilendirmeyen bir şey Cem,” dedim. Elimdeki silahı kucağına bıraktım. Otomatik tabancayı görünce gözleri parlamıştı.
Kulağına eğilip fısıldadım. “Bizim hakkımızda bir çok şey duydun, araştırdın. Aklından geçenleri biliyorum; yaşadıklarını, aldığın nefesi, hatta bir sonrakini de... Ama sen bizim hakkımızda hiçbir şey bilmiyorsun Cemil Yanık. Kolunu nasıl sardığını senin gözlerinle gördüm; ve kız… Onun sana bakışlarını da... Bu hayatının fırsatı, başka şansın olmayabilir. Bunu değerlendir... Seni oraya ve o kötü adama götüreceğiz...”
Cem gözleri kocaman açılmış halde yüzüme baktı. Elimi omzuna koydum ve gülümsedim. Biraz sakinleşmişti.
Buğra kenarda duran çuvallardan birinin üzerindeki örtüyü kaldırıp bir gazlı bez poşetini ona doğru fırlattı.
“Kolun kanıyor…” dedi. “Sarsan iyi olacak.”
Cem ceketini ağırca sıyırıp koluna baktı. Kanama yoktu. Yüzünde bozulmuş sinirlerini belli eden bir gülümseme ile Buğra’ya döndü. “Hayır, kanamıyor…” dedi.
O anda Zerrin’in çığlığıyla kendine geldi. Kolundaki sargı hızla kızıla boyandı. Tekrar Buğra’ya baktı. Buğra eline koyu kırmızı solüsyon şişesini alıp yanına gelmişti. Cem nefesini tuttu ve gözlerini kapattı. Tekrar nefes almaya başladığında Buğra, Cem’in burnundan ve dudaklarından süzülen kanı özenle siliyordu. Zerrin küçük bir şoka girmek üzereydi. Ona bakıp başımı salladım. Bu hiç de iyi bir fikir değildi. Genç kızın zihnindeki ikilik ve oraya sonradan gelip yerleşen ikinci kişiliğin bakışlarımdan çekinip uzaklaşmasının ardından sakinleşmesini izledim.
“Çok zayıfsın ahbap. Bu halinle o adama ne yapmayı planlıyorsun?” dedim.
Cem gözleri kapalı halde konuşmaya başladı. “Cevdet denen .rospu çocuğu benden çok korkar; bir sürü hata yapacaktır ve ben hepsini biliyorum. Onu çok iyi tanıyorum...”
“Cevdet’ten bahseden kim?” dedi Buğra. Elindeki bez parçasını hafifçe yere bıraktı. Cem gözlerini açtı. Buğra onun gözlerinde beliren bir damla gözyaşını silerek çıldırmak üzere olan genç adamı teskin etmekten uzak bir ses tonuyla devam etti. “Biz onu yöneten ‘.rospu çocuğu’ için geldik...”
Cem derin bir nefes aldı. Cevdet çok güçlü bir adamdı. Özellikle Cem’i alt ettikten sonra yeraltı dünyasında çok daha fazla saygın bir yer edinmişti.
Buğra elindeki bez parçasının üzerine bir parça solüsyon döküp Cem’e uzattı. “Mafya, yeraltının güneşli bir günde görünen gökyüzüdür dostum... Ve senin gibi ayaktakımı tetikçileri onu yöneten için sabah kahvaltısındaki bir parça kızarmış ekmek kadar bile tehlikeli olamaz.”
Cem başını sağa sola sallayıp tekrar nefes aldı. Bütün vücuduna hükmeden bu adamın adı aklında yankılanıyordu. Bakışları Buğra’nın etrafını saran kırmızı titreşimleri görmeye başladığında inlemeye başladı. Gülümsedim, sorusunu kafasında tartmasını izledim.
“Siz... Siz kızıl meleklersiniz.”
Bu insanı rahatsız edecek kadar iddialı bir isimdi. Hayır anlamında başımı salladım. “Senin bildiğin kızıl melekler kimler için çalışır Cemil?”
Cem gülümsedi. Hep dindar bir adam olmuştu. “Şeytan?” diye sordu.
Buğra ayağa kalkıp elini belindeki silahının kabzasının üzerine koydu. Başını iki yana salladı ve bana baktı:
“Şeytan... Şeytan bizim yürüdüğümüz yolun üzerinde merhamet ve yaşamak için dileniyor... Biz başkası için çalışıyoruz…”
Cem başını geriye atıp küçüklüğünde kâbusları yaratan cinleri kovmak için ona öğretilen duayı mırıldanmaya çalıştı. Binlerce yıl önce Sodom ve Gomore’a inen meleklerin adıyla başlayan ilk mısraı güçlükle söyledi.
Yanına gidip elimi geçirdiği şokun etkisiyle yanan alnında gezdirdim. Elimi ensesine atıp başını kendime doğru çektim.
“Belki de onun yolları gerçekten gizemli ve iyidir Cemil Yanık... Senin hayatın bizim için çok önemli; şimdi ayağa kalk ve işimize bakalım.”
Duayı bitirip kendini toparlamaya çalıştı. Zerrin olduğu yere çökmüş, elleriyle ağzını kapatmış sessizce bizi izliyordu.
Cem hızla ayağa kalktı ve kolundaki bandajı söküp attı. Yanına düşen otomatik tabancaya baktı ve onu alıp beline soktu. Gözleri mutlu bir ışıltıyla parlıyordu. Zerrin’e elini uzattı. O anda Zerrin’in aklından biraz önce gördüğü tüm görüntülerin bir anda kaybolup gidişini izledim. Kız bir daha bu sahneyi hatırlamayacaktı. Ama içindeki ikiliğin diğer sahibesi son derece korktuğu için her ne kadar uzun bir süre ortada görünmese de her şeyi hatırlıyor olacaktı.
Cem ve Zerrin mutlu bir şekilde bize baktılar. Buğra elini silahının kabzasının üzerine yaslayıp onlara baktı. Her ikisinin de zihni biraz önce yaşadıklarından arındırılmıştı.
Cem işaret parmağını bana doğru uzatıp sordu:
“Sen, Cebrail Atahan’sın… Öyle değil mi?”
Buğra’ya bakıp, “Evet, yakışıklı olan...” Buğra suratında bıkkın bir ifade ile gülümsedi.
Cem, Buğra’ya döndü. “Sen de, Buğra Çetin’sin…” Buğra başıyla onayladı.
Cem elini kolunun üzerinde gezdirip Zerrin’e baktı. Göz kırpıp “Haydi…” dedi, “Biraz eğlenelim...”
Zerrin bütün bunlar başlamadan önce çuvallardan birinin üzerine bıraktığı poşeti bilinçsizce eline aldı ve deponun arka tarafına geçti. Döndüğünde onunda gözleri parıldıyordu. Üzerindeki muhteşem siyah elbise ise Cem’in zihninde yıldırımlar çaktırırken Buğra’nın keyifle bana baktığını hissettim.
Gerçekten eğlenceli bir gece olacaktı. Cem bir süre sonra kendine gelip aklında gezinen intikam planlarıyla kötü niyetli bir kahkaha attı. Artık sessizlik umurunda değildi.
Dışarı çıkıp arabaya yürüdük. Yol üzerinde kimse bize bakmadı. Dört bin yıldır ölü olan ruhları görüp gülümsedim. Köşe başında dilenen Şeytan bize saygıyla şapka çıkarıp özlemle andığı biri için selamlarını iletti. Sonra da kocaman ve sadece bizlerin duyabileceği bir kahkaha atıp ortadan kayboldu. Gülümsemesi çağların ötesinden geliyor gibiydi.
Ve biz iki melek yanımızda iki mutlu insanın en tatlı kabusunu yaşamalarını sağlamak için son model bir arabaya binip Rock yıldızının adının yazdığı bez afişlerle donatılmış konser salonunun yolunu tuttuk.
Ambrossia ve Nektar
Cem soran gözlerle önce ikimize sonra da ceketinin altında küçük bir kabartı oluşturan silahına baktı. Kapı girişinde ellerinde elektronik cihazlarla salona girenleri arayan adamlar vardı. Tanrı bilir, daha üzerimizde başka ne tür silahlar olmalıydı… Bu bir tür delilikti, Cemil Yanık’ın son derece iyi eğittiği zihni için. Kabul edilemezdi, çılgınlıktı. Kimse elini kolunu sallayarak elektronik kapılardan geçemezdi. Bu saygısızlıktı, aptallıktı. İşte buna tahammül edemezdi. Hemen oradan kaçmayı düşündü.
Onun düşüncelerinin bir düşten daha kesin bir şekilde beynime akmasını izledim. Silahla oraya girmenin imkansız olduğunu düşünüyordu. Kuşkusuz haklıydı da. Üstelik neden burada olduğunu ve neden bizim onunla olduğumuzu da merak ediyordu. Zihnini düşsel ellerimle kavrayıp kendime çektim. Aynı anda sert ve şefkatli ilahi bir suretle onun parlak dimağına sarıldım. Bu iki etkinin aynı anda olması onu belli bir şoka sevk ederken Buğra VIP salon girişindeki adamın kısa bir Roma kılıcını andıran cihazı üzerinde gezdirmesine izin veriyordu. Yarıya kadar açık gözleri koruma görevlisini süzerken çalmaya başlayan cihazın sesini sadece küçük grubumuzun duyduğunu ilk fark eden küçük kız olmuştu. Ona baktım.
Gerçekten bir muammaydı. Bütün bunlar bittikten sonra yok olup gitse bile günün birinde tekrar karşılaşacağımızı biliyordum. İçindeki karanlığa hemen burada müdahale etmeliydim belki de. Hemen burada, elimde duran adaletin çift taraflı kılıcı ile onu çok daha kötüsünden kurtarmalıydım. Ama böyle davranmak bana hep çok saçma gelmiştir. Zamanını beklemeli ve gelişim ile devinime bir şans vermeliydi, Mehmet Emin Yalı’nın hep dediği şekliyle. Varlık sonsuzluğun aciz tepkisi ile son bulmaması gereken bir şeydi.
Her şeyin bir var oluş nedeni vardır, sözüne katılan bir adam olduğumu iddia edemesem de hep beni ilgilendirmeyen (en azından şu an için) işlerden uzak durmayı bilmişimdir. Genç Zerrin’in zihninde gezinen ‘şey’ o an bizi ilgilendirmediği için belki de gözlerimi ondan ayırıp savaş ikizime döndüm.
Buğra ayaklarının dibinde susan elektronik cihazın sessizce yerine götürülmesinden sonra kendine açılan yoldan ilerledi. Biz de benzer dijital sesler duyarak ve arkamızda bir sürü boş zihin bırakarak peşinden içeriye girdik.
İçerideki ana girişin sonunda kırmızı kalın kurdelelerle süslenmiş bir kapının önünde durduk. Kapıdaki adamların kuşku dolu bakışları arasında açılan kapıdan içeri süzüldük. Son derece özenle döşenmiş bir salondan ilerleyip VIP salonuna girdik.
Sağ tarafta büyük bir kristal kabın içerisinde koyu kırmızı bir sıvı ve yanında da bir kepçe ile bir sürü kristal bardak duruyordu. Konseri izlemeye gelen binlerce goth-punk giyimli insandan farklı olarak bu salonu dolduran herkes son derece şıktı. Gülümsedim; Zerrin, Cem’in artık son derece sağlıklı olan sol koluna sıkıca sarılmış ve kocaman açtığı gözleri ile etrafı süzüyordu. Bir an istemdışı olarak köşede duran kristal kaba gözleri takıldı.
Ayakları onu neredeyse zorla oraya götürüyordu. Cem’in şaşkın bakışları altında kabın yanına gitti ve eline bir bardak aldı. Cem şaşkınlık içinde yutkundu ve bana baktı. Başımı sallayıp onayladım. Hızla halen bardağına o sıvıdan koymaya çalışan kızın yanına gitti ve ne olduğunu anlamamaya özen göstererek kızı kolundan yakaladığı gibi yanımıza doğru yürümeye başladı. Zerrin büyülenmiş gibiydi.
Genç kız Cem’e tutkulu gözlerle bakıp çırpındı. Cem nedenini bilmediği bir şekilde onu bedenine bastırıp bizimle birlikte ilerlemeye devam etti. Kız kendine gelmeye çalışırken kısık sesle sordu.
“O da neydi öyle?”
Buğra başını çevirmeden yanıtladı. “Parti içecekleri; Ambrossia ve Nektar...”
Cem sözleri zihninde şöyle bir yuvarladıktan sonra kızın alev gibi yanan gözlerine baktı. Zerrin artık kendinde sayılırdı.
“Tanrıların yiyecekleri?!” diye sordu. Salonun sonunda duran kapının yanına gelip durduk. Buğra’nın kaldığı yerden devam ettim.
“Evet onlar...”
Cem yutkundu. “Daha çok ‘şey’ e benziyorlardı…” dedi.
Dönüp Cem’in bulanmış zihnini çok iyi ifade eden suratına baktım. “Et ve Kan?” dedim. İstemdışı, küçük bir kahkaha attıktan sonra devam ettim. “Tanrıların yiyecekleri kullarından yapılır Cemil Yanık…”
Buğra sözümü tamamladı; “VIP salonunda ucuz havyar olmasını beklemiyordun değil mi?”
Cem başını iki yana salladı ve onaylamaz bir tavırla, “Ama bu...” dedi. Derin bir nefes alıp devam etti, “…Bu vahşet, sapıklık!”
Sakince onu süzmeye başladım. “Cevdet böyle bir şeye bulaşmaz, öyle değil mi?”
Cem başını salladı. “Kesinlikle... O... Şey, çok korkar. Kötü dua almaktan bile çekinir.” Etrafına baktı. Etraftaki her şey, herkes, giyimleri... Yıllardır izlemekten hep zevk aldığı filmler... Evet, oradakiler gibiydi. Arkalarında durduğumuz adamlardan biri hafifçe bulunduğumuz yere döndü ve bize gülümsedi. Sonra diğerleri de aynını yaptılar. Cem bakışlarını tekrar bana çevirdi.
“Bu insanlar...” En yakınımızdaki kadın isterik gözlerle onu süzüyordu. Elini belindeki silaha götürdü, güçlü ve tanıdık bir refleksle onu çıkartıp namluya hızla bir mermi sürdü. “Bunlar insan değil?!”
Zihnindeki onlarca dengesiz düşüncenin hangisinin öne çıkacağını bekleyip görmeye karar verdim. Ellerimi iki yana açıp dudaklarımda her zaman ki gülümsemem ve soran gözlerimle ona baktım.
Silahını kendisine bakan kadının suratına hedefleyip ateş etti. Güçlü tabancanın namlusundan çıkan 45 kalibrelik mermi kadının suratını parçalara ayırmış olmalıydı. Yanmış barut kokusu etrafa yayılmaya başladığında böyle olmadığını gören Cem hiç de şaşırmış ya da korkmuş gibi görünmüyordu.
Önce hapisten kolayca kaçıp büyük kardeşin dokuz adamını temizledim. Sonra Zerrin’le karşılaştım ve melekler bizi almaya geldiler, diye düşündü. Kendisine bakan kadının suratındaki ince çizikten ince, siyah bir sıvı damlası aşağılara süzülüp yanaklarının bitiminde kuruyup yok olmuştu. Bütün gün boyunca yaşadıklarından sonra bundan daha doğal ne olabilirdi ki?
İsterik bir kahkaha attıktan sonra tekrar bana baktı.
“Yanılıyor muyum Bay Atahan?”
Buğra bir adım öne çıkıp elindeki otomatik tüfeği diğerlerine doğrulttu. Onun ince ve kara siluetini görünce huzursuzlaşan kalabalık bir an geriler gibi oldu. Cem’i omzundan geriye çekip Buğra’nın yanına geçtim.
“Korkunç bir şekilde haklısınız Bay Yanık...”
|