Derin bir nefes aldı ve esnedi. Aklına ilginç bir şey gelmiş gibi gülümsedi. Önünde yatan adama baktı. Arka tarafından gelen neşeli bir ses, olanları ona anlatıyordu.
"Sabaha karşı saat üçte bulduk. Göğsünde birkaç yara var." Cesedin yanına çöken polis memuru sırıtarak devam etti; "Gördüğünüz gibi bir bacağı yok. Parçalanmış..."
Ayaktaki adam sıkıntılı gözlerle polisi süzmeye başladı; "Şaklabanlık istemez! Başka bir şey var mı?"
Polis öksürdü, ciddi bir tavra büründü; "Tetkik ekibi sizden bir saat önce geldi. Etrafı kapattık; delilleri toparlıyorlar, Şahin Komiserim."
Şahin elini ensesine götürdü ve hafifçe sıktı. Yanında duran sivil giyimli diğer adama baktı; "Necdet, fotoğrafını çekin şunun."
Esnedi, polise döndü; "Ulan bu herif ölecek başka zaman bulamamış mı?! Bana bak efendi," polis esas duruşa geçti; "derhal toparlayın ortalığı; sonra da..." Durdu, elini eski pardösüsünün iç cebine sokup yarısı kararmış bir sigara tabakası ile yuvarlak bir çakmak çıkardı. Bir sigara yaktı.
Polisin pür dikkat dinlemeye devam ettiğini sigaradan ikinci nefesini alırken fark etti; "!Sonra da siktirin gidin! Ortalığı panayır yerine çevirmişsiniz, soytarılar!" Polis olduğu yerde nefes bile almadan dimdik duruyordu.
"Söyle tetkikin başındakine, hemen buraya gelsin!" Polis yutkundu. Şahin; "Yıkıl lan, şerefsiz!" diye bağırdı bütün siniriyle, sigarasından derin bir nefes daha aldı.
Polis hemen diğerlerinin yanına gitti. Orta boylu iri yarı bir adamla bir şeyler konuştu. Konuştuğu adam hızlı ve çevik adımlarla Şahin’in yanına geldi.
"Emredin Komiserim!" diye seslendi gür bir sesle. Şahin başını çevirdi, sigarayı yere attı. "Adın ne senin?" "Hulki, Komiserim." dedi adam duygusuz bir ses tonuyla. Tavrı, duruşu son derece ciddiydi.
"Ne lan bu kepazeliğiniz! Mevta çürümeye yüz tutmuş, siz ortada yoksunuz. Ulan ne demek sabahın yedisinde suç mahalline gelmek?! Nesiniz ulan siz?!.." Adam dimdik durdu, gözleri ileri bakıyordu; "Keserim alayınızın husyelerini, eve gidemezsiniz bir daha!" Elini sinirle ilerde duran adama salladı; "Necdet, başında dur bu sonradan görme tayfasının." Tekrar yanındaki adama döndü; "Ben sizi adam edeceğim, hiç merakta kalmayın!" Adamı omzundan tutup itti; "Yürü lan işinin başına!"
Sinirle bir sigara daha çıkarıp yaktı. Necdet diğer memurların yanına gidip birkaç şey konuşurken etrafı öfkeli gözlerle süzüyordu. Necdet yanına geldi; "Komiserim, on dakikaya tamamdır..." Şahin bir kaşını kaldırdı.
"Bunların alayını falakaya yatıracağım, döve döve iflahını keseceğim hepsinin. Kim bunların başındaki dürzü, Necdet?" "Bu mıntıkaya Faruk Efendi bakar komiserim." "Bul o pezevengi bana. Müdürlüğe getir, alt kata indir. Ben birine uğrayıp geliyorum!"
Necdet yutkundu, son beş yıldır beraber çalıştığı adamın alev alev yanan gözlerine baktı.
"Ya gelmek istemezse efendim?" dedi; sesi çekinceliydi.
Şahin derin bir nefes aldı ve gözlerini kapattı. Düşünceleri son derece kötüydü. Göz kapakları ağır ağır açıldı ve açılan göz kapaklarının ardından parıldayan iki karanlık yıldız belirdi.
"Dalağını sökerim, söyle ona. Gelecektir." Necdet, Şahin’in gözlerine baktı. Mehmet Şahin Yalı’nın bu dediğini köşedeki bakkaliyeden bir paket filtresiz sigara alır gibi yapabileceğini biliyordu.
Şahin sigarasından bir nefes daha alırken söylene söylene uzaklaştı.
* * *
Kapının önünde durdu. Sigarasını yere atıp söndürdü, izmariti yerden aldı ve camdan aşağıya attı. Burası son derece temiz bir apartmandı ve Şahin böyle şeylere önem verirdi. Tekrar kapının önüne geldi. Elini uzattı, kapıya vurmak üzereyken kapı açıldı.
İnce yüzlü bir adam ona gülümsüyordu; "Hayrola Şâh’an?" dedi sakin bir ses tonuyla. Tıraşlı uzun suratında eğreti duran gülümsemesi son derece sıradandı. Şahin adama sıcak bir tebessüm ile karşılık verdi. Kendisine yol veren adamın omzunu sıkıp içeri yöneldi.
"Hayırdır, hayır..." diye söylendi. "Bu duman da n’ola, Mehmet Efe?"
"Geçen sene Lefkere’den topladığımız otları yakıyordum şöminede." Sesinde rahatsız edici bir hava vardı. Şahin bu belirsiz imâyı görmezden geldi.
"Eh, kafanı toparladın o zaman, Mehmet Kuzgun Bey" dedi Şahin. Uzun yüzlü adam sırıtıyordu.
"Mehmet Şahin Yalı..." dedi uysal bir tonla. Şahin’in tokalaşmak için uzattığı sağ elini avucuna alıp sıktı. "Bu elin ayasında, şimdiye dek gördüğümün kaç katı kudretin var Şâh’an?"
Şahin, adamın gözbebekleri ağır ağır irileşen siyah gözlerine bakıyordu. Kendi gözleriyse biraz evvel memurlara kızdığı zamankinden farksızdı.
"Sor ve öğren, Kuzgun." dedi.
Adam Şahin’in elini bıraktı ve kapıyı kapattı. Sakin adımlarla salona geçtiler.
"Benim tahminimin ötesinde duran şeyler var; ama!" dedi Mehmet Kuzgun, "!ara sıra karşıma çıkıp hayatımı allak bullak etsen de sen iyi bir dostsun."
Şahin cebinden çıkarttığı tabakadan bir sigara da ona ikram etti. Salonun kapısında birbirlerine bakarlarken Şahin söylendi:
"Açıkçası Mehmet, sen denize düşmüş zavallı bir adamsın. Dibi görünmez, kıyısı olmayan ıslak bir bataklık ile etrafın sarılmış..." Sigarasını yaktı; "Ve ben, bir yılanım. Rengim yeşil, belli ki kıyıdan geliyorum; zehirli olmamsa senin için önemsiz."
Mehmet neşeli bir kahkaha attı; "Unutmamışsın!" dedi.
Şahin salona geçip bir koltuğa ilişti; "Unutmadım, çünkü unutulacak bir deyiş değildi."
Uzun yüzlü genç adam elinde içleri dolu iki bardak ile kapıda belirdi. "Peki, bugün günlerden Perşembe ve sen bir ceset daha buldun." Bardağı uzattı; "Söylesene Şahin, seni bu kadar cezbeden şey nedir bu olayda? Neticede bunlar küçük işler."
"Parçalanmış bir tane daha bulduk!" diye düzeltti Şahin, "!ve bunlar hiç de küçük işler değil." "Pusula geliyor mu halen?" Şahin başıyla onayladı. Diğeri devam etti; "Adamları bulduğun yerleri tarif ediyor halen, değil mi?" "Evet!"
Genç adam düşünceli bir şekilde bardağını gırtlağına boca etti; "Ve bu şehirde bu tür şeyler hiç de sıradan değildir." Derin bir nefes aldı. "Şimdi sana bir pusula da ben yazıp katilin kim olduğunu, onu nerede bulabileceğini yazmak isterdim Şahin Bey; ama bu yeteneklerimin dışında." Kötü ve insanı huzursuz eden cinsten bir gülümseme tüm suratına yayıldı.
Şahin kıstığı kızarmış gözleriyle adamı baştan aşağı süzdü; "Böyle yapabilmeni ben de çok isterdim..."
Karşılıklı kahkahalar atıp bardaklarını tekrar doldurdular. Sonra Mehmet Kuzgun büyüleyici el yazısı ile küçük bir kağıda bir şeyler yazıp Şahin Yalı’ya uzattı. Birer sigara daha içip sohbet ettikten sonra Şahin Yalı evden ayrıldı.
Bir söylentiye göre 1942 yılında bir dizi cinayet işledikten sonra yakalanan, kimliği ise garip bir şekilde halen gizli tutulan caninin adı o kağıdın üzerinde yazıyordu.
II PUSULA
Mehmet Kuzgun o gün her zamankinden daha erken kalktı. Evin içerisinde sağa sola koşuşturan tüm hizmetlilerine özel izin verdikten sonra kendisini çift katlı apartman dairesinin üst katındaki çalışma odasına kapattı. Kapı öğleden sonra saat üç gibi kararlı bir şekilde çalınana kadar odadan dışarı çıkmadı. Gözleri kısılmış, düşünceli bir şekilde merdivenlerden indi ve kapıyı açtı; kendisine çekinerek bakan kapıcıyla göz göze geldi.
"Sabah-ı şerifleriniz hayrola, Beyim." dedi kapıcı endişeli bir ses tonuyla.
"Gün akşama kavuşuyor, sen ne sabahından bahsediyorsun halen efendi?" diye çıkıştı gülümseyerek Mehmet Kuzgun; "Asıl sana ‘Hayrola’, bir havadis mi var?"
"Var ya!" diye mırıldandı adam; "Bunu bıraktılar demincek, ivedi imiş. Hemen getirdim."
"Ver bakalım!" dedi genç adam. Pusulayı uzatan kapıcının elinden kaptı, okumaya başladı. Yüzü yavaş yavaş ciddi bir ifadeyle kaplanmaya başladı. Cebinden biraz para çıkarıp kapıcının eline sıkıştırdı. Kuzgun’un rahatsız edildiği için uzun boylu bir fırça atmamasına şaşıran adam teşekkür etmek için bir şeyler düşünürken kapı suratına kapanmıştı bile.
Kuzgun hemen salona geçip telefonu kaldırdı. Çatalaltı kontağını üst üste üç defa sıkıştırıp bıraktı. Beklemeye başladı. Telefona çıkan kadına hızlı bir şekilde birkaç talimat verdi. Telefonu kapattı ve mutfağa geçip kendisine koyu bir kahve yapmaya koyuldu. Kahveyi hazırlayıp içeriye geçti. Bir yudum almıştı ki; telefon yüksek perdeden bir sesle çalmaya başladı.
Ahizeyi kaldırdı; "Buyurun" dedi. Hattın öbür tarafından tok bir ses kendisini selamladı.
"Şahin, bir pusula geldi demin; pek hoşuna gitmeyecek türden şeyler yazıyor... Peki görüşelim. Bekliyorum."
Kahvesini içmeye başladı. Koyu kahverengi gözleri böyle anlarda siyaha çalmasıyla ünlenmişti. Düşünceli bir şekilde üst kata çıktı. Kütüphanesinin önünde durdu. Burası çok zengin bir yer olarak bilinirdi. İnce parmaklarını kitap ciltlerinin üzerinde gezdirdi. Gözleri ise her bir rafa ayrı ayrı bakıyordu.
"Söyle bana, Kuzgun!" diye mırıldandı. Yeni ciltlenmiş kalın bir kitabı sekizinci raftan çekti ve masasına geçti. Sabahtan beri üzerinde çalıştığı, notlar aldığı kağıtları bir kenara kaldırdı. Kitabı masaya bıraktı; kapağında sekiz köşeli yıldız ve hilal şeklinde bir ay bulunan bir kitaptı bu. İşlemeleri dalgın gözlerle süzüyordu. Daha sonra cildi açtı, içerisindeki sararmış sayfaları özenle çevirmeye başladı.
"Söyle bana!" diye tekrarladı. Birkaç sayfa daha çevirdi ve mırıldanmaya devam etti. Bir süre sonra gözleri parıldayarak bir sayfanın kenarına küçük bir kağıt parçası sıkıştırarak kitabı kapattı. Bir sigara çıkarıp yaktı. Artık o düşünceli halinden eser yoktu. Siyaha çalan gözleri, sadece yıldızsız gecelerde ortaya çıkmaya cesaret eden kadim bir lanet gibi parıldıyordu.
Çalışma masasının çekmecesinden siyah, tahta bir kutu çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Elini çenesine koyup kutuya baktı. Sigarasından derin bir nefes daha aldıktan sonra kahve fincanına uzandı. Gün boyunca takındığı o durağan haliyle karışan garip bir neşe tüm bedenini sarıyordu. Tekrar ayağa kalktı ve kütüphanesinden birkaç kitap daha çıkardı. Öncekine benzeyen ciltleri özenle masaya yaydı ve ilk kitabı açıp okumaya devam etti. Diğer kitapları tek tek açtı; onlara da kabaca göz attıktan sonra bir kağıt daha çıkarıp notlar almaya başladı.
Yazma işi bittikten sonra önündeki kağıdı baştan sona okudu. Sayfa neredeyse dolmuştu. Güzel el yazısını bir kez daha takdir ettikten sonra kağıdı önemsiz bir belgeymiş gibi buruşturdu. İnce çakmağıyla kenarından tutuşturup geniş kül tablasının içerisine bıraktı. Garip bir şekilde yarım metre kadar yukarıya yükselen alevlere sakince baktı. Kağıttan çıkan devasa ateşin üzerinde ince parmaklarını gezdirmeye koyuldu. Etrafa yayılan dumanın içerisine hayali bir yazı yazmak ister gibi kavisler çizen parmak uçları ateşe hükmedercesine korkusuz bir haldeydi. Ateş; Kuzgun’un parmakları üzerinde garip şekiller, ince ya da geniş kavisler, kısa harekeler ve noktalar çizerken titriyor, gittikçe küçülüyordu. Bir süre sonra kağıt tamamen sönüp simsiyah bir nesneye dönüştüğünde omuz silkti ve dumanı eliyle savuşturmaya çalıştı; önünde birleştirdiği bakışlarını kutuya dikip kahvesini içmeye devam etti.
Pusulayı ceketinin cebinden çıkarıp kutunun yanına koydu; eliyle kat yerlerinin üzerine bastırıp düzeltti. Kahvesinden bir yudum daha aldıktan sonra son derece sade, süssüz ve işlemesiz tahta kutuyu açtı. Cilalanmış kapağın altında kobalt mavisi çeliğiyle Kuzgun’un siyah gözleri gibi kötü bir şekilde parıldayan bir tabanca ve yan yana dizilmiş altın kaplamalı iki düzine mermi, iki tane şarjör ve neredeyse tabanca kadar uzun bir susturucu duruyordu. Kısa tabancanın meşin kopçalarını çözüp kutudan çıkardı. Kutunun diğer gözünde duran eşyalara üstün körü bir göz attı. Temizleme fırçalarından birini ve küçük, metal yağ matarasını aldı. Ardından kutunun içerisinden solgun bir bez parçası, tüfek pamuğu çıkarıp silahı söktü.
Gözleri namlunun üzerine işlenmiş kelimelerin üzerinde onu okşarcasına gezindikten sonra namluyu temizlemeye koyuldu. Daha sonra tabancanın mekanizmasını bolca yağlayıp namlu muhafazasını yerine oturttu.
Kutuya uzanıp şarjörü çıkardı. İçine yedi tane altın temrenli mermi sürdükten sonra tabancaya taktı. Bir mermi daha çıkarıp eliyle namluya oturttu. Susturucuyu özenle namluya monte etti. Ayağa kalkıp ceketini çıkardı. Masanın alt çekmecesinden koltukaltı tabanca kılıfını alıp giyindi. Silahı bez parçasıyla iyice sildikten sonra kılıfa yerleştirdi. Yedek şarjörü kılıfın boş yuvalarından birine soktu. Tekrar ceketini giyip oturdu. Derin bir nefes aldıktan sonra bir sigara daha çıkardı. İnce çakmağı ile sigarasını yaktı.
Masanın üzerindeki kitapların açık olan sayfalarına küçük pusulalar yazıp iliştirdi ve kapatıp üst üste dizdi. Sadece ilk aldığı kitap önünde açık duruyordu. Gözleri tekrar koyu kahverengine dönüyordu. Derin bir nefes aldı ve kül tablasını mutfağa götürdü.
Kağıt küllerini çöpe dökerken kapı çalınıyordu. Kül tablası elinde olduğu halde kapıya yöneldi. Kalın ahşap kapıyı açtı, kapının önünde duran pardösülü adamı içeri buyur etti.
"Bu sabah," dedi adamın pardösüsünü asmak için kapı girişindeki dolaba giderken; "!garip bir pusula getirdiler. Kapıcıya bırakmışlar. Benim şüpheci ve meraklı kapıcım getirenden bahsetmeye lüzum görmediğine göre kimin bıraktığını hatırlamıyor olsa gerek."
Adam gerindi ve salona doğru yürürken söylendi; "Kapı önünde anlatmaya başladığına göre epey ilgini çekmiş olacak, kimse yok mu hizmetlilerden?"
"Yok!" diye yanıtladı Kuzgun. Yarıya kadar kısılmış gözleri uykulu bir şekilde karşısındaki adamı süzüyordu; "Hepsine izin verdim. Güya bugün çalışacaktım."
"Kabuslar?" diye kısaca sordu dışarıdan gelen adam. "Evet!" dedi Kuzgun düşünceli bir halde.
Salona geçtiler; "Şahin, ne olacak bu işin sonu?" dedi gülümseyerek.
Şahin omuz silkti; "Vallahi Mehmet, sen bilmezsen ben hiç bilemem." dedi göz kırparak. "Hepimiz kabus görürüz dostum. Bunu böylesine nadide bir olay yapan şey, senin gibi şüpheli bir hayata sahip olan bir zâtın mütemadiyen bunları görüyor olması."
Kuzgun, adamın sırtını sıvazladı; "Sana ne hazırlamamı istersin ihtiyar dostum?"
"Kahve! Sade olsun, lütfen." "Pekala, yanında bir şey ister misin?" "Hayır, teşekkür ederim."
Kuzgun soran gözlerle Şahin’i süzdükten sonra gülümsedi. "Senin İstanbul’da ne işin var bu arada? Polis şefi Mehmet Şahin Yalı kimliğine bürünmüşsün tekrar. Ayrıca bugün son derece şık görünüyorsun ve oldukça nazik davranıyorsun. Şahin, sence de bu garip değil mi?"
Şahin ellerini kaldırıp itiraz etti; "Pes, yahu bunda ne var?"
"Kahve! Sade olsun, lütfen..." dedi Şahin’i taklit etmeye çalışarak. Mutfağa geçip kahveleri hazırladıktan sonra arkadaşını çalışma odasına davet etti. Üst kata çıktılar. Şahin anlatmaya başladı:
"Dün gece yarısı çağırdılar. Burada büyük bir sorun olduğunu sanıyorum. Organizasyon bir yıldır beni İstanbul’dan uzak tutuyordu, içerilerde bir araştırma da yapıyordum."
Kuzgun söylendi; "Organizasyon?... Sana emir verenler mi var yani?" Kahvesinden bir yudum aldı. Dudakları hafifçe gerilmeye başlıyordu. "Bu pek aklıma yatmadı..."
Şahin bir koltuğa oturdu; "Bana emir veren biri olduğunu söylemedim; sadece buraya çağırdıklarını söyledim. Bu arada sana neden kol altına bir 7.65 sıkıştırdığını sormam da bir mahzur yoktur umarım?"
"Bunu sorabilirsin." Elli yaşlarında gibi duran bu adamın son derece keskin ve tehlikeli gözlerinden rahatsız olmuşçasına yan döndü. Pusulayı masadan alıp Şahin’e uzattı. "Zannederim bununla bir alakası vardır..."
Şahin pusulayı aldı ve bir nefeste okudu. "Aynından bu sabah bana da yollamışlar." Neşeli bir kahkaha attı. Bu haline rağmen gözleri düşünceliydi; "Bayram tebriki gibi bir şey olsa gerek."
Kuzgun aynı düşünceli hali taklit ederek söylendi; "Pek hayırlı bir bayram değil gibi duruyor."
Şahin merakla sordu; "O da neyin nesi?"
"Birkaç kitaba baktım. Yazanları tetkik ettim. Geçen sene Lefkere’dekine benzer bir durum var ortada." "Lefkere’de diye bir yer yok Mehmet," göz kırptı Şahin çocukça bir alayla, "!hiç olmadı."
Kuzgun elini masanın üzerindeki kutunun üzerine koyup cevapladı. "Bilmem, sen öyle diyorsan yoktur elbet. Fakat şuna dikkat isterim: Pusulada bahsi geçiyor o mevkiinin."
Şahin yapma bir şaşkınlıkla pusulaya uzandı. "Hakikaten yahu, el-han sözü var burada."
Kuzgun başıyla onayladıktan sonra elini farkında olmadan silahına götürdü. "Bu sabah her ikimize de gönderilen şu pusulaların hiç de sıradan vesikalar olmadıklarını düşünüyorum. Ayrıca geçen yıl hediye ettiğin ikinci cilde göre bu metinler bir işaret olması nedeniyle de tehlikeli. Bu olayın sonunda ikimizden birinin ölebileceği açıkça belirtilmiş."
"Bahsettiklerini bu sabah bizim ekiptekiler de buldular. Gerekli önlemi aldık." Köstekli saatini özenle yelek cebinden çıkarıp baktı. "Saat neredeyse beş olmuş. Tahmin ederim ki, bir saat içerisinde ilk cinayet işlenecek."
Kuzgun hayretle atıldı. "Ne cinayeti?"
"Biz de biraz araştırdık, daha doğrusu ilk pusula elimize geçmeden önce olayın geçmişine göz gezdirdik. Bu tarz pusulalar, mektuplar daha evvelden de gönderilmiş."
Bir sigara yaktı ve bir diğerini de Mehmet Kuzgun’a uzattı. "Devam et!" dedi Kuzgun, kuşkucu gözlerle.
"Saray kayıtlarına baktık ve bir çok gizli evrakı gözden geçirdik. Bir evvelki tam üç yüz altmış üç yıl evvel yollanmış."
Kuzgun elini kaldırdı; "Dur!" dedi hükmeden bir sesle. "Soracağım iki şey var bu durumda iken. Birincisi bu kayıt kim tarafından tutulmuş; güvenilir bir zât mıdır?"
Şahin elini beline koydu. "Saraydan bir vaka-ı nüvis çırağı tarafından yazılmış. Çok bilinen bir vesika değil; ama biz işimiz gereği her şeyi biliriz."
Genç adam düşünceli bir surette elini başına götürdü. Küçük bir hesap yaptıktan sonra tekrar Şahin’e döndü. "Şâh’an, dönem hakkında bilgin var mı?" diye sordu sakin bir ses tonuyla. Şahin başıyla onayladı.
Kuzgun devam etti. "II. Selim Han’ın dönemidir ve söylediğin üç yüz altmış üç yıl önce işlenen bir cinayet sorulduğu takdirde aklıma gelen ilk cevap şöyledir: Sokullu Mehmet."
"Yaşa!.." diye karşılık verdi Şahin. "Vallahi bravo; zehir gibi bir dehan, makine gibi zihnin var Mehmet. Doğru biz de buna dikkat ettik. Olayın etkilerini de biliyorsundur. Hükümdar o vakitten sonra zevk ve sefaya daldı. Düzen bozuldu. Devlet ve toplum düzeni onarılamaz hasar aldı."
"Bu olayın!" diye devam etti Mehmet Kuzgun, "!çok sonradan fark edilen gizli sonuçları da vardır. Mesela şehzadenin sünnet düğününde ricacı olan bir takım şahıslar da usulsüz suretlerde Yeniçeri yazıldılar. Yeniçerilerin belirli ve muntazaman işleyen düzeni bozuldu. Ayrıca İran’a yapılan seferlerden bir sonuç alınamadı."
"Ve elindeki ikinci ciltte yazdığına göre Acem diyarından büyük ve lanetli ucubeler Anadolu’ya doluşmaya başladı." diye ekledi Şahin.
Kuzgun omuz silkti; "Bu daha çok politik bir söylemdir, Şâh’an. Böylesi deyiş ve iddiaları siyasal olarak yorumlamak lazımdır."
Şahin gülümsedi. "Burası aşikar. Fakat başka şeyler vardır ki; Acem gerçekten bize ihraç etmiştir. Örneğin bahsi geçen pusulaların gönderilmesi ile Sokullu Mehmet’in ölümü arasında zaman vardır. Sefer dönüşü ortalık iyice karışmıştır. Ayrıca vezirin katili, eşi benzeri olmayan bir surette ortadan kaldırılmıştır; Şeyh-ül İslam tavsiyesi ve onayıyla üstelik."
Kuzgun dik dik baktı. "Buradan bir yere varamazsın Şâh’an. Bunlar yakıştırmadır; üstelik karmaşa ve zevk-ü sefanın hükmettiği bir çağda çok fazla alışılmadık değildir bahsi geçen ceza. Suçun büyüklüğü ile oranlanabilir."
Alt kattaki telefonun çalışıyla sohbete ara verdiler. Emniyet müdürlüğünden Mehmet Şahin Yalı’nın yaveri Necdet Bey arıyordu. Adam Mehmet Kuzgun’a muhabbetle selam ettikten ve birkaç söz konuştuktan sonra Şahin’i telefona rica etti. Şahin telefonu aldı ve dinlemeye koyuldu. Birkaç emir verdikten sonra telaşsızca telefonu kapattı ve Kuzgun’a neşeli bir eda ile bakmaya başladı.
"Hazırlan Mehmet Efe, maceramız başlıyor!" dedi sırıtarak. Kuzgun en ufak bir duygu belirtisi olmayan çehresiyle ona bakıyordu.
"Hayırdır?" "İlk cesedi bulmuşlar. Ve bir de altın para tabii ki..."
"Dilencilerine haber et o zaman!" diye söylendi Kuzgun üst kattaki çalışma odasına çıkarken. Pusulayı çalışma masasının üzerinden alıp cebine sokuşturdu. Masanın üzerindeki kitapları indirdiği sırayla kütüphanesine dizdi. Sadece kapağında işleme olan kitabı yanına alıp aşağıya indi. Şahin pardösüsünü giyinmiş onu bekliyordu.
"Dilenciler yoldaymış..." dedi Şahin gülümseyerek. Evin duvarlarında hareket eden bir şey gördüğünü sanıp etrafında döndükten sonra tekrar Mehmet Kuzgun’a baktı.
Kuzgun sordu; "Yer neresi?"
"At meydanında bulmuşlar, mevtanın başıysa iki sokak yukarıda bir lambaya asılmış halde duruyormuş."
Kuzgun gülümsedi. "Birinci pusula tamamdır o zaman, bakalım ikincisi nereden çıkacak. Tam on iki saatimiz var Şâh’an!" Şahin başıyla onayladı; aceleyle sokağa çıktılar.
Şahin sokak kapısının önünde bekleyen otomobile binmeden hemen önce Kuzgun’u durdurdu; "Peki Mehmet, ikinci sualin neydi?"
Genç adam gülümsedi. "İkincisi değişen bu şartlar altında biraz değişti Şâh’an. Ama emin ol zamanı gelince ikincisini de sual etmekten geri kalmayacağım."
III AĞRI KESİCİ
İstanbul Emniyeti’nin başında bulunan Halim Bey uzaktan bir otomobilin boşaltılmış olan caddeye döndüğünü görünce yanındakilere emir yağdırmaya başlamıştı. Tüm şehrin gizliden gizliye yöneticisi olduğu halde taşradan bir anda çıkıp gelerek hükmünü elinden alan, kalın bıyıklı, iyi giyimli, tok sesli Mehmet Şahin Yalı’dan zerre kadar haz etmiyordu. Üstelik Mehmet Şahin Yalı yanından bir an olsun ayırmadığı Şeyh bozması, üfürükçü Mehmet Kuzgun denilen dolandırıcı ile olay yerlerinde cirit atıyorken insanların kendisine olan bakışlarından da hoşlanmıyordu. Sabır telkin eden eski birkaç sözü ardı ardına mırıldandı ve otomobilden inenleri durdurmaları için sivil giyimli dedektiflerini yolladı. Gelenlerin bu ikisi olduğunu bildiği halde yine de onlara böyle küçük zorluklar çıkarmayı seviyordu.
Şahin bir ağız dolusu ağır küfrü sivillerin suratına savurduktan sonra, Kuzgun kolunun altında kitap olduğu halde kendisine yol veren adamların arasından geçip başsız cesedin yanına çöktü.
Dilenciler gelmişti ve paranın resmini çekiyorlardı. Şahin Yalı’ya bağlı özel tetkik ekibinden olan Nümizmatik Uzmanları’na kolcu memurların verdiği isim buydu. Hepsi yurt dışında tahsil görmüş olan bir dizi iri yarı genç adam Şahin Yalı’nın uçsuz bucaksız korumasında son derece rahat bir şekilde işlerini yapıyorlardı.
Kimse Şahin gelmeden en ufak bir toz zerresini bile yerinden kımıldatmaya cesaret edemediği için kusursuz bir tetkik yapacakları ortadaydı. Kuzgun elini uzatıp cesedin durduğu yönü yerdeki nemli toprağın üzerine çizdi. Durum bir süre düşündükten sonra elini uzatıp adamın parçalanmış gırtlağının hemen altında beliren, kana bulanmış deri ip parçasını bir çekişte kopardı. Ucunda sallanan dört köşeli deri muhafazayı cebinden çıkardığı eğri çakısıyla özenle kesti; içinden çıkan terli kağıt parçasının üzerindekini bir solukta okudu. Suratı tekrar o duygusuz hale bürünmüştü.
Kağıdı Şahin’e uzattı. İhtiyar kurt, kısık gözleriyle uzatılan kağıdı bir çırpıda okudu ve basit bir muskadan farklı durmayan deri parçasının içerisinden çıkan nesneyi yanında beliren yaverine verdi. "Kayda geçin, başka el sürülmeyecek. Parmak izi tetkiki yapılsın..." diye peş peşe emirler verdi. Kuzgun ayağa kalktı ve sordu; "Şu sokak lambası ne yanda?"
Necdet atıldı; "Şu yanda Mehmet Beyim." Şahin yaverinin son derece dalkavukça söylediği sözü beğenmeyip adamı uzun uzun süzdü. "Lan sen ne zamandan beri Mehmet’e biat eder oldun it herif?!" diye çıkıştı. Necdet başını önüne eğip sustu.
İkili sokağa doğru yürümeye koyuldu. "Parmak izi falan hikaye Şâh’an Efe, bir şey bulamayacaklar..." dedi düşünceli bir şekilde.
Şahin başıyla onayladı; "Biliyorum, elleri soğumasın diye söyledim. Çalışsınlar haytalar."
Lambanın altında durdular. Baş asılı olduğu yerden alınmıştı. Şahin tek kelime bile etmedi. Sonuç olarak bir delil yerinden alınmış olsa da böylesi korkunç bir nesnenin orada asılı durması, insan dışı bir çaba ve oluşturulmaya çalışılan korku çılgınlığının kalplere nüfuzunu kolaylaştırırdı. Yerdeki kanlı izlerin yanına çöktü. Bir tek sıra iz vardı ve o da zar zor fark edilecek kadar silikti.
Neşeli bir şekilde söylendi; "Bizimkiler rahmetlinin başını indirirken damlayanlar bunlar."
Kuzgun elini iri yarı adamın sırtına koyup sordu; "Kayda geçilemeyecek kadar hunharca işlenmiş bir cinayet bu Şahin. Zannederim keyfini yerine getiren başın buraya tek damla kan sızdırmadan asılması."
"Doğru!" diye yanıtladı Şahin. "Neticede öbür türlü olsa, boşuna buralara kadar zahmet ettim, diye bozulurdum." Bir sigara yaktı, bir tane de Mehmet Kuzgun’a uzattı. "Kitaba sabah ben de baktım. Şimdi bekleyeceğimiz yazıyor sanırım. Fakat şunu sormak isterim Mehmet Efe: Sence bunu yapan nedir?"
Kuzgun sigarayı yaktı ve ince yüzünü kısmen örten saçlarını üzerine ince suretler, garip ucube yüzler dövülmüş eliyle düzeltip yanıtladı.
"Bence, Şâh’an: Ne bunu yapan bir insan, ne de bunu yaptıran öyle basitçe bir duygu." Eliyle caddeyi işaret etti; "Katil burada beş yanından beş ata bağlanmış. Tam üç yüz altmış üç yıl önce, beş farklı yöne sürülen, beş ayrı katana atın gücüyle beş parçaya ayrılarak idam edilmiş."
"Ve Boşnak’lar da intikamcı puştlardır!" diye devam etti Şahin şen bir kahkaha patlatıp. Etrafında döndü; "Neredesin ulan pezevenk hayalet?"
Kuzgun kolunun altındaki kitabı açıp birkaç söz mırıldandı. Sonra da sıkıntılı bir bakış fırlattı Şahin’e.
"Şâh’an..." dedi. İri yapılı adam ona bakıyordu; "Haydi gidelim. Söyle adamlara hemen toplasınlar etrafı."
Hızlı adımlarla cesedin yanına döndüler. Şahin Bey, Necdet’e işaret etti. Aniden cesedin yanına çöken Mehmet Kuzgun’un etrafı etten bir duvarla çevrildi. Kuzgun dudakları kımıldar ve gözleri yarı kapalı bir şekilde cesedi süzerken ceset hafifçe kımıldandı. Duvarın öte yanından birilerinin konuşması işitiliyordu. Şahin, adamların arasından geçip elindeki paketi cesedin yanına bıraktı. Kuzgun çakısıyla paketi kesti ve içerisinden çıkardığı gözleri yukarı kaymış, dili morarmış ve parçalanmış gırtlağından sarkan damarların büzüşüp birbirine yapıştığı cansız başı cesedin üzerine koydu. Dudakları hareket etmeye devam ederken sağ eliyle başa bir şekil vermeye çalışıyordu.
Ceset bir kez daha hafifçe kımıldadı. Kuzgun, gözlerini sımsıkı yumup sesini yükseltmeye başladı. Şahin cesedin önünde ayakta duruyordu ve üzerine Mehmet Kuzgun’un elinin üzerindekilerin aynılarından dövülmüş olan sol eli üstte olacak şekilde, önünde bağladığı elleri arasında iki tane büyük revolver tutuyordu. Gözleri büyük bir öfke ile büyürken bu yapılan şeyi ilk kez gördüğü zamanlar aklına geliyordu.
Şu an kırk sekiz yaşında, korkusuz bir amir, iyi bir baba ve eş ya da karanlık bir teşkilatçı olarak anılsa bile (aslında sadece kimsenin hakkında daha fazlasını bilmediği bir adamdı) bir zamanlar genç bir adam olmuştu. İstanbul’un çelik derili deniz yaratıkları, gavurun dinince Leviathan’lar tarafından sarıldığı, boğazın sularının en karanlık saatlerinde orada durmuş ve ilk kez şu an yapılanı icra eden adamla tanışma fırsatını bulmuştu.
Gözleri, yanı başında konuşmak istercesine dişlerin arasında dönüp dolaşan morarmış dile ve gözleri yukarı aşağı hareket eden kesik başa bakarken bir anda kendini on sekiz yaşında, elinde (diyet olarak bir İngiliz subayının canını öne sürdüğü) Webley marka bir revolver olduğu halde bir kartal ini kadar yüksek bir zirvede, akşamın mehtapsız bir Anadolu gecesi ile buluştuğu zamanki kadar karanlık bir mağarada buluverdi. Tekrar yüreği ağzında, öfkesiyse tüm bedenini esir almış bir şekilde, kırmalı revolverin tamburunda altın tane altın temrenli .455 inçlik mermi ile karanlığın içerisinde ilerliyordu sanki. Ceset konuşmaya başladığında o gün kullandığı revolverin halen sağ elinde sıkı sıkıya tuttuğu siyah çelik olduğunu hatırlayıp gülümsedi.
O bütün bunları atlatmıştı... Hakkında bilinmeyen, başından geçen bütün o garip şeylerle birlikte...
Kuzgun etrafta dalgalanmaya başlayan görünüme aldanmadan sağ eliyle cesedin koparılmış başındaki saçları düzeltti. Son derece sakin bir ses tonuyla ona bir şeyler soruyordu. Ceset birkaç dakika daha morarmış diliyle donmuş, soluk dudaklarını yalayarak uğraş verdikten sonra artık bu dünyaya ait olmayan bir ses tonuyla konuşmaya başladı; "Ölü dirilten bir Kuzgun!" oldu ilk tepkisi parçalanmış gırtlaktan yükselen sesin. Ruhunu teslim edeli birkaç saat olan gözler gittikçe kararıyordu; "Beni neden geri çağırdın ifrit?" diye sordu.
"Küçük bir sohbet için!" diye yanıtladı kısa ve duygusuzca Mehmet Kuzgun. "Erklik nişanımın cebriyle sual edeceklerime cevap vermek için buradasın, zavallı dostum; karşı sualler ile kafa şişirmek için değil."
Baş hafifçe kıpırdandı; "Küfür işliyorsun Muhammed bin Cemâl!" dedi olabildiğince bağırarak. Sesi suyun yüzünde küçük dalgalar oluşturan küçük bir taş parçası gibi çarptı etrafını saran gerçekliğe.
"Günahı boynuma!" diye yanıtladı Mehmet Kuzgun gülümseyerek. "Cevap ver şimdi! Bu sabah Emniyet’e o pusulayı neden yazdın?"
Cansız gövde nefes almak için delik deşik göğsünü kabarttı. Baş hafifçe hareket edip durduktan sonra kesik baş cevap verdi; "Can! canım yanıyordu. Ağrıma son vermek için yazdım."
"Ne sancısıydı bu?" diye tekrar sordu Kuzgun tok bir sesle. Parçalanmış gözlerin gerisinde beliren yüzlerce yıllık yaşanmışlığı görebiliyordu.
"Sonumuzu gördüm Kuzgun! Hepimizin, ayakta duranın, etrafımı saranın, benim, senin ve diğerlerinin sonunu gördüm! Mağrur vezire hançer düşürdüğüm zaman beni parçaladıklarından daha büyük bir acıydı."
"Bunu sana kim yaptı?" diye sordu Mehmet Kuzgun. Akşama dönen karanlık bir gecenin aynadaki sureti gibi olan gözbebekleri akıl almaz bir şekilde sararmaya başlamıştı. Safran rengi tüm göz ayalarına hükmederken gözlerini kaçıran kesik başa tekrar sordu; "Kim yaptı sana bunu?"
Kapatmaya uğraştığı dudakları hafifçe aralandı ucube şeklinde. Dili zehir saçmak için dışarı çıkmaya uğraşırcasına dolandı tekrar dudaklarının üzerinde. "Ağrımı dindiren Dinsizi sual etme bana, Kuzgun. Kudretin ve erkliğin, onun öksüz peygamberliğinin mührüne erişemez bile. Bana sual etme, Kuzgun! Gönder beni! Gönder!.."
Kuzgun ceketinin altından silahını çıkardı. Başın yarı açık gözlerinin görebileceği bir şekilde tuttu.
"Acını tekrar dindireceğim; yemin ediyorum. Fakat bana bunu kimin yaptığını söyle! Seni bu halde bırakırım. Kimse elini süremez. Altın temrenli okları hatırlıyorsundur, Arapların kullandıkları cinsten, canınızı hep yakmıştır onlar." Cesedin gözleri faltaşı gibi açıldı. "Tılsımı bilenlerdenim. Kendi ellerimle yazdım, daha evvel canını alanların yaptığını tekrar edip seni buradan sonsuza kadar Zell’e gönderebilirim. Bana söyle, anlat! Sonra seni azad ederim, söz veriyorum!"
Morarmış dudaklar hafifçe aralandı tekrar. "Ateşle doğan, parıldayan... Mührü yeryüzünde, artık toprağa nüfuz etti Kuzgun. İstediğini söyledim, beni bu riyadan uzaklaştır, lanet ederim ruhuna yoksa! Beni rahata erdir, Zell’e yolla!"
Kuzgun yüzünde en ufak bir değişiklik olmaksızın sağ eliyle başı gövdenin yanına bıraktı. Kesik baş soran gözlerle ona bakarken susturuculu silahını inip kalkan göğsüne bastırıp ateşledi. Gövde çırpınmaya başlayınca sağ eliyle onu yere bastırdı ve tekrar silahını ateşledi. Peş peşe beş el daha ateş ettikten sonra hareketsiz kalan gövdenin üzerinden elini çekti ve ayağa kalktı. Silahını yerine yerleştirdi.
Şahin sıkıntılı bir yüzle ona bakıyordu. Etrafını saran adamları omuzlarından çekerek aralarından geçti. Şahin Yalı bir dizi emir verip hemen arkasından yetişti. Elinde biraz evvel Mehmet Kuzgun’un yere bıraktığı deri kaplı kalın kitap duruyordu. Otomobile bindiler.
"Ne diyorsun?" diye sordu Şahin düşünceli bir ses tonuyla dışarıdaki hareketliliği gözlerken.
"Doğru söylüyor. Boşnak doğruyu söylüyor. Pusulayla alakalı inceleme yaparken gördüğüm buydu. Ateşle yaratılmış olanın izi toprağa düşüyor... Sonumuz geliyor galiba dostum!" dedi keyifle.
"Aman ne iş!" diye çıkıştı Şahin silahını düzeltirken; "İlk pusula tamam, dört tane daha olacak. Sence kim öldürdü bu adamı?"
Kuzgun omuz silkti; "Kimse..." diye yanıtladı kısaca.
Şahin onayladı; "Ben de bundan çekiniyordum. Aslında bu iyi bir işaret." Arkadaşının omzuna elini koydu. "Nasıl hissediyorsun Mehmet?" diye sordu.
"Daha önce hiç bu kadar açık bir yerde yapmamıştım. Bir şey hissetmiyorum." Silahını çıkarıp şarjörünü değiştirdi.
"Kıyam adamın aklına hükmetmiş anladığım kadarıyla. Deliliğini ona karşı kullanmış..." Şahin hafifçe öksürdü ve konuşmaya devam etti; "Önceleri böyle değildi. İzlerini bulabilmek için çok uğraşmak, kafa patlatmak icap ederdi. Gündüz vakti bu kadar kolay takip edilecek işler yapmazlardı."
Kuzgun camdan dışarıya bakıyordu. Sahil kenarına gelmişlerdi. Boğazın o müthiş rahatlatıcı görüntüsünün içerisinde kendisine de bir yer arıyor gibiydi. Huzurlu, özel ve inzivaya müsait, kabuslarına ve etrafını saran bu çılgınlık kasırgasına tahammülü olmayan, dayanıklı bir yerdi tek istediği.
"Kıyamın bu işte parmağı yok Şâh’an."
Şahin canı sıkılmışçasına etrafına bakındı. Derin bir nefes aldıktan sonra yanıtladı; "Biliyorum; ama keşke olsaydı. Tabii ki onların kendi kasapları var, bu tiplere işkence etmeyi de sevmezler. Ama yine de eğer işin içine onlar da girmiş olsaydı, keyfim yerine gelirdi!" diye söylendi.
Kuzgun bir martının arabayı takip edercesine peşlerinden geldiğini fark etti. Başını yanına eğip kuşun gözlerine baktı. Kendi gözleri tekrar koyu kahverengiye dönmüştü. Biraz evvel gözlerinin beyazını saran o korkunç safran rengi kaybolup gitmişti; sanki hiç var olmamış gibiydi.
"İşin içindedirler. Dağı topa tutmasan Lefkere’de onlarla bağlantıya geçebilirdim; ama sen bu konuyu haddinden fazla kişiselleştirdiğin için ortadan kayboldular."
"Kimse mükemmel değildir." diye yanıtladı Şahin sırıtarak. "Üstelik adamlarla oturup çene çalacak bir durumumuz yoktu orada."
"Evet!" dedi Kuzgun, dudakları hafifçe gerilmişti; "Bütün bir cemaati obüslerle dövmek işine gelir nede olsa..."
Şahin parmağını tehdit edici bir şekilde salladı Mehmet Kuzgun’un suratına. "Bana bak üfürükçü bozması; kuşluk canını kurtardığıma teşekkür edeceğine bir avuç ucubeden yana olmaya kalkma. Külahları değişiriz sonra, haberin olsun!"
Otomobil sahil şeridinden ilerlemeye devam etti. Şahin Yalı’nın adamları cesedi ve cinayet mahallinde düzenlenen küçük ayininin tüm izlerini ortadan kaldırdıktan sonra geniş bir araştırmaya giriştiler.
Takip eden günler boyunca hep aynı saatlerde birer ceset bulundu. Her birinin yanında ise eski bir sikke, madalyon benzeri şeyler duruyordu ve hepsinin de birer uzuvları koparılmıştı. Kuzgun o süre boyunca odasından hiç çıkmadı. Gece yarıları kendisini ziyarete gelen Şahin Yalı ile sabahlara dek süren sohbetler ediyordu. Başta Emniyet Müdürü olmak üzere tüm semt sakinleri saygın bir komiserin Mehmet Kuzgun gibi şaibeli bir adam ile bu kadar haşır neşir olmasına bir anlam veremiyordu ve onu ayıplıyor da olsalar Mehmet Şahin Yalı’nın korkunç nüfuzundan, gücü ve öfkesinden çekindikleri için yoluna çıkmamaya özen gösteriyorlardı.
Gün geçtikçe iyice gerilen sinirleri yüzünden Şahin Yalı her zamankinden daha zehir bir adam olup çıktı. Üçüncü cesedin bulunduğu gün, delil olarak addettiği kana bulanmış bir banknotu cebine indiren yaşlıca bir polis memurunu falakaya yatırttı, mıntıka amirini tartaklamakla da yetinmeyip bütün bir karakolu memleketin öteki ucuna tayin ettirdi.
Dördüncü gün bulunan cesedin haberini vermek için büyük bir münakaşa çıktı ve merkez karakol amiri Emniyet Müdürü Halim Bey’den ricacı olup olayı kanlı pusulayı ulaştırması için neredeyse yalvardı. Şahin Yalı son derece sakin bir şekilde olay mahalline ulaştığında etraf elliye yakın polis tarafından muhasara edilmişti. Cesedin olmayan sol bacağı ana arterin hemen altından başka hiçbir şeye hasar vermeden kesilmiş ve iki yüz metre kadar ötede bir kasap dükkanının kapısına asılmıştı.
Beşinci günün sabahında, Şahin Yalı, belirtilen son cesedi de bulduklarında bütün gece düşünmekten bitap düşmüş bir halde olay yerine gitti. Yine birilerini azarlayıp bir sürü küfür ettikten sonra Mehmet Kuzgun’un evine yollandı.
Dostuna hediye etmek için iki gün evvel özel bir mülkte korunan çok özel birkaç kitapla evraka zorla el koymuş ve Kuzgun’a onları göndermişti. Mehmet Kuzgun en son önceki gece kendisini ziyarete gelen Şahin’in yolladığı evrak ve kitaplarla mütemadiyen uğraşmış olmalıydı.
"Şahin," diye seslendi karşısındaki koltukta oturan adama, önündeki kağıda bir şeyler yazdıktan sonra. "Lucifer’i bilir misin?"
Şahin başıyla onayladı. "Bilirim, Latincesi’ni mi soruyorsun; yoksa İbranicesi’ni mi?"
"Sen bildiğini söyle yeter." dedi Kuzgun sırıtarak.
Şahin kesik başla konuştukları günden beri boş durmamıştı tabii ki; "Şimdi bak Mehmet Efe. Bazı şeyleri kendimize benzetmemeliyiz; oldukları gibi almalıyız, bu benim görüşüm. Mesela Lucifer, Latince tam anlamıyla Şeytan’a tekamül eder! Hatta daha da ileri götürüldüğü görülmemiş bir şey değildir. Yahudi işi olarak görülüp Samael’de denir, Satan kelimesi ile ifade edilir bir çok yerde daha egzotik görünmesi için. Fakat asli olarak Kabalah’da Lucifer, Ateşle doğandır, ışık saçandır."
Kuzgun dalgın biri şekilde tamamladı; "Tüm bu işleri başımıza açan tek bir adam ama!"
"Doğru!" dedi neşeli bir kahkaha atarak Şahin. "Eliphas Levi adında bir adam, geçen asrın başında bu işler üzerine bir külliyat neşretmese idi, saydıklarımın çoğu herkesçe bilinen şeyler olmazdı. Gel gör ki; adam kendince taraflılığının yanında iyi bir araştırmacı olması sayesinde yabana atılmayacak cinsten bilgiler verdi."
"Haklısın" dedi başıyla onaylayarak Mehmet Kuzgun, "fakat, onun tuttuğu ışıkta yürümek işimizi çok karmaşık hale getirmez mi sence de? Neticede son beş gündür bulunanların hepsi, o ya da bu şekilde ölümden uzak ucubeler değil midir? Hepsinin yaşı Levi Efendi’nin külliyatından kat kat fazladır. Ateşle yaratılmış olduğu..." Derin bir nefes aldı ve sesini kontrol etmeye gayret göstererek devam etti; "!dinimizce kabul edilmiş, açıkça bildirilmiş olan bu varlığın kötücüllüğü, kaprisi ve ettiği yemini itikadımızca doğruladığımız bir şeydir. Buna karşın hiçbirimizin, bunca şeye şahit olmana rağmen sen dahil, bütün bunları ondan ya da yandaşlarından aklı selim bir surette dinleme olanağımız olmaması ise ayrı bir muamma."
"Mehmet, iyi diyorsun; ama bu dediklerin seni küfre sevk ediyor!" dedi hafifçe tebessüm ederek, Şahin. "İtikadın asli görevi beşeri aydınlatmaktır; fakat zihninde şirk ve şüpheye yer vermek bir günahtır."
"İtikadın asli görevi bu dediğin noktada biat ve ibadettir, Şâh’an. Alaylı bir surette ifade ettiğin haliyle itikat, beşeri aydınlatmak yolunda değildir. Şu anda yapmakta olduğumuz bu tatlı sohbetin gittiği nokta bizi belki de salt bir hakikati işaret edecekken, itikat karşımıza dikilip belli bir sınır çizerek bizi durdurmakta. Zorlamamamız istenen n’ola ki, Şâh’an? Saklanan nedir?"
"Yahu amma kurtluymuşsun sende, Mehmet?!" diye çıkıştı Şahin. "Saklanan ne olacak ki? Saklanmasa, açık etse anlayacak mısın sanki?" dedi gözleri uzak geçmişindeki karanlık bir hatıranın içlerine doğru dalarken.
"Sen!" diye atıldı Kuzgun, "Şüphesiz sen bir şeyler biliyorsun?! Fakat bunu kendine saklamak gibi bir bencillik içindesin belki de..."
Şahin çok ötelerde duran bakışlarını Kuzgun’a çevirdi. Gözleri çakmak çakmaktı. Sıktığı dişlerinin arasından bolca küfürlü bir söz çıkmasını önlemek isterken elini cebine attı ve bir sigara çıkarttı. Sakinleşme çabası sürerken sigarasını yaktı ve art arda nefesler alarak gözlerini tavana dikti. Bir süre sonra biraz daha durgun bakışlarla Kuzgun’u süzmeye başladı.
"Bencillik, demek!" dedi kısık bir sesle. "Benim gözlerimin gördüklerinin binde birini hayal edebilsen bunların hiçbirini sormazdın. Bazı şeylerin gizli kapaklı, anlaşılmaz ve kendi hallerinde kalmaları lazımdır, Mehmet Kuzgun Efendi. Yaradan her şeyi açık etmemiş ise; bizim açık etmemiz doğru mu? Ben kendi işime bakarım, seni karıştırmam. Sen de kendi işine bak, beni karıştırma..."
Kuzgun karşısındaki celalli adama hiddet ve tutku dolu gözlerle baktı. Önüne bir kağıt parçası daha çıkarıp üzerine sağdan sola bir şeyler yazmaya koyuldu. Gözleri halen adamın üzerinde olduğu halde muntazaman yazıp bitirdiği metni Şahin’e uzattı; "Al bunu o zaman Şâh’an efendi! Dikkat et; uğraştığın nesne canını yakmasın!"
Şahin kağıdı alıp henüz nemli olan kısımlarına üfledi. Gözleri son derece sakindi. Kağıdı okumadan katlayıp cebine koydu:; "Akşam seni almaya geleceğim, kafanı toparla Mehmet. Yoksa onu öyle bir dağıtırım ki, parçasını bulamazlar!"
Mehmet Kuzgun koltuğuna yaslanıp bir sigara yaktı. Dövmeli elini, havadaki ağır havayı ve Şahin’in sözlerini dağıtmak istercesine sağa sola sallamaya başladı. Şahin aniden ayağa kalktı ve pardösüsünü koluna asıp evden çıktı.
Otomobiline binip müdürlüğe gitme emrini verdiğinde ona karşı olan tüm öfkesi kaybolup gitmişti bile. Ama yine de, artık içindeki kötü mayadan şüphesi kalmadığı bu karanlık adamın evinden çıkarken avucunda sımsıkı tuttuğu pusulada gerçekten bir isim yazıp yazmadığını hiç merak etmiyordu. Çünkü Şahin, o gece yarısı altı fedaisi ve Mehmet Kuzgun ile birlikte tepeden tırnağa silahlı bir surette Eyüp semtinde eski bir eve girerken bunların hiçbir önemi olmadığını biliyordu.
Kadim zamanların acımasız ve bilge bir başbuğu gibi yüksekte tuttuğu başıyla eski tip villanın kapısından içeriye süzülürken tüm sır zaten çözülmüştü.
IV ATEŞLE DOĞAN
Mehmet Kuzgun elini uzun ceketinin altına götürüp susturuculu silahını çıkardı. Boştaki eli şarjör yuvalarının kopçalarını açmak ile meşgulken Şahin’in kısık sesi duyuluyordu. Köhne evin giriş katından alt kata inen iri yarı adam ardında duran yaverine bir elektrik feneri ile yolunu aydınlatmasını söylüyordu. Kuzgun gülerek seslendi.; "Allah yolunda yürüyenin yolu aydınlıktır, diye bilirdim Şâh’an Efe!"
Şahin elindeki tam otomatik Thompson makineli tüfeğinin namlusuna altın temrenli bir mermi sürerken söylendi; "Allah-ü Te-ala’nın yolunda yürürken öyledir. Lakin bu dinsiz ininde zikredilecek kelam değil bu Mehmet. Lan Necdet, benimle eğleniyor musun dürzü?! Işık nerede kaldı?"
Necdet titreyerek elektrik fenerini kurmaya uğraşıyordu. Şahin ile geçirdiği onca garip zamana rağmen halen içinden atamadığı bir korkunun tüm bedenini sarmasına ramak kalmıştı. Işığın güçlükle aydınlattığı boyası dökülmüş duvarlara bakmaya korkuyordu. Duvarların ardında gezinen garip ve ucube suretlerden, içindeki korku ateşini palazlandıracak ürkütücü çehrelerden kurtulmak için feda edemeyeceği hiçbir şey yoktu. Arkasından gelen altı fedai ise Necdet’le aynı duyguları paylaşmıyordu. Sanki onlar Şahin’in yılmaz, korkusuz ruhunun birer yansımaydılar. Efendilerini korumak için yaratılmış bir avuç taş melek gibiydiler.
Mehmet Kuzgun, Şahin’in yanında belirdi; "Fedailerine alışamadım bir türlü!" diye dert yandı. "Yahu amma soğuk adamlar. Taştan farkları yok!"
Şahin basamaklardan inmeye devam ederken söylendi; "Farkları olduğunu kim söyledi? Çocuklarla dalaşma, hepsi iyi adamlardır. Necdet hariç!" dedi Necdet’i işaret ederek. Arkasına dönüp gelenlere seslendi; "Takip edin!"
Mümkün olduğunca ses çıkarmadan zemin kata ve oradan da eskimiş kirişlerin üzerinde mucize eseri yıkılmadan duran kilere indiler. Şahin Yalı cebinden birkaç kağıt çıkararak elektrik fenerinin ışığı altında gözden geçirdikten sonra kilerin içlerine doğru yürümeye devam etti. Sıvası dökülmüş bir duvarın önünde durdular.
Şahin, Mehmet Kuzgun’a döndü. Genç adam, duvarın hemen önünde havaya hayali birkaç harf çizdikten sonra bir anda beliren kızıl bir dumana aldırmadan elini duvara yapıştırdı. Duvar sarsıldı ve kızıl dumanın ortasında beş köşeli bir yıldız ve yıldızı uç noktalarından saran bir çember belirdi. Kuzgun, yıldızın ortasına birkaç harf daha nakşetti ve duvar parçalanarak dökülmeye başladı. Kuzgun ihtiyatlı adımlarla yıkılan duvarın içine doğru ilerledi.
Şahin otomatik tüfeğini önünde tutarak Kuzgun’u takibe koyuldu. Diğerleri de onları izliyorlardı. Şahin bir an durarak arkasına döndü. Necdet’i işaret etti ve yanına çağırdı; "Sen arkada kal evladım!" dedi fısıldarcasına. "Ne olur, ne olmaz; binayı da sarın. Dışarı kuş uçmayacak, tamam mı?" Necdet mutlu bir şekilde sırıttı. Buradan kurtulmak onun da işine geliyordu. Hemen şık bir selam çakıp üst kata yollandı.
Şahin tekrar Kuzgun’un peşine düştü. "Şu salağı da ayak altından çektik; artık rahatça işimizi görebiliriz."
Kuzgun karanlık dehlizde ilerlerken Şahin’e seslendi, arkasını bile dönmeden; "Niye gezdiriyorsun o fakiri yanında, yazık değil mi?"
Şahin söylendi; "Boş ver sen onu, nasıl olsa sabahı görmez. Çoluğu çocuğu olmasa çoktan postalardım; ama olmuyor işte..."
Kuzgun bir başka duvarı deminkine benzer şekilde alaşağı ettikten sonra dönüp arkasından gelen iri yarı adama baktı; "Amma da yufka yürekliymişsin..."
Şahin elindeki feneri kapatıp yere attı. Başındaki bereyi gözlerinin üzerine çekip Kuzgun’un yanına geldi. Arkasından gelen adamlarda aynını yaptıktan sonra içeriye girdiler. Kuzgun, elini havada gezdirip birkaç küçük hareket yaptıktan sonra grubun gözleri garip bir şekilde içerideki zifiri karanlıkta görebilir olmuştu. temkinli adımlarla ilerlemeye devam ederlerken yanlarında uzayıp giden duvarlarda beliren yüzleri görebiliyorlardı. Bir sürü savaşın, kanlı kıyımların ya da aşk hikayelerinin resmedildiği duvarlar koyu bir karışımı andıran garip bir dokudaydı. Kuzgun elini uzatıp savaş arabasının üzerinde, mızrağını hiddetle kaldırmış bir kahramanın yüzüne dokunduğunda duvar dalgalanırcasına hareket etti. Genç adam dövmeli elini yüzüne götürüp düşünceli bir şekilde Şahin’in suratına bakmaya başladı.
"Yazıldığı gibi: Birazdan karşılaşacağız, hazır olun!"
Şahin, cebinden biraz evvel baktığı kağıtları çıkartıp yere çöktü. Etrafına yaydığı kağıtların üzerinde elini gezdirmeye başladı. Aniden aradığını bulmuşçasına ileriye atılıp en uçtaki kağıdı aldı ve Kuzgun’a uzattı. Mehmet Kuzgun daha evvel okumuş olduğu kağıdı tekrar gözden geçirdikten sonra Şahin’e geri verdi. Kenara çekilip tabancasını çıkarıp namlusuna bir mermi sürdü.
Koridorda ilerlemeye devam ettiler. Duvardaki şekiller gittikçe daha garip bir hal alıyordu. Koridorun sonundaki işlemeli kemerin altından geçip büyük bir salona çıktılar. Şahin etrafında göz gezdirirken derin bir nefes aldı. Etrafları yüzlerce hatta binlerce garip şekilli yaratık tarafından sarılmış, yarım metreden daha büyük olmayan bir çemberle onlardan ayrılmışlardı. Silahlarını doğrultup ateş etmeye hazır, beklemeye başladılar. Şahin en yakınında duran ucubeyi suratından tutup geriye itti.
Şahin Yalı’nın kalın parmaklarının başladığı yerde biten dövmeleri garip bir şekilde parıldarken yaratık suratında kızıl yaralar belirerek gerilere doğru savruldu. Kuzgun’un elindeki dövmeler de aynı surete bürünürken gerilerden cılız bir ses duyuldu. Aniden etraflarını saran ucubeler ikiye bölünüp önlerinde dar bir patika oluşturdular. Kuzgun öne geçip sakin bir şekilde ilerledi. Şahin ve altı adamı hemen arkasından devam ederlerken sesin kaynağı salonun bittiği yerde beliren bir tahtta huzursuzca kıpırdanıyordu. Yanına vardıklarında Mehmet Kuzgun kenara çekilip Şahin’i ileriye itti.
Şahin belli bir belirsiz bir ses tonuyla anlaşılmaz sözler söyleyerek boyu bir metreyi bulmayan yaratığı selamladı. Yaratık başını önüne indirerek selama karşılık veriyordu. Şahin konuşmaya başladı; "Havada garip bir korku var, Mührü’nün gerisindeki bu tedirginliğin sebebi nedir Alef?"
Alef uzun ve incecik parmaklarını keyifsizce oynattı; "Bir sorun yok... Sizin bilmediğiniz bir şey yok, en azından Tellal!"
Şahin’in yüzü yavaş yavaş gerildi ve kahkahayı bastı; "Ulan her akşam sokaklardan senin ucube tayfandan birini topluyoruz; nasıl bir şey yok!"
Alef huzursuzca kıpırdandı; "Bitti artık, daha fazlası olmayacak. Buraya kadar boşuna zahmet etmişsiniz."
Kuzgun kenarda durduğu yerden konuşmaya katılma gereği hissetti; "Bittiğini biz de biliyoruz. Ama ortaya daha büyük bir sorunun çıkmasını önlemek istiyoruz, Alef."
Alef yarıya kadar açtığı büyük gözlerini ona çevirdi; "Dinsiz!?" diye tepki verdi. "Buraya girmeye nasıl cüret ettin? Mührümün gerisinde durman gerekirdi; madem geldin canını yakmaktan çekinmeyeceğim!"
Kuzgun bir adım öne çıktı ve beyazları kaybolmaya başlayan karanlık gözleriyle Alef’e baktı; safran rengini almaya başlayan bakışları hiddet ve öfkeyle yanıyordu; "Buraya gelirken üç Küçük Evren parçaladım; Mührün ona inanlara tesir eder, bana değil..."
Alef bu sözlere herhangi bir karşılık vermedi ve tekrar Şahin’e döndü; "Gidin buradan! Bundan sonrası sizi ilgilendirmez."
"Mührün bizi işaret ediyor, Alef. Çocuk mu kandırıyorsun sen?!" diye çıkıştı Şahin. "Şimdi bırakalım bu laf kalabalığını ve sen bize her şeyi başından anlat."
Alef biçimsiz ellerini önünde birleştirdi ve söylendi; "Biz bazı kararlar almak zorundaydık. Var oluşunuzun ötesinde kendi halinizde yaşayıp gidiyor olsanız da etrafınızı saran ‘şey’ bir gün gelip sizi bulur ve hep kaçıp durduğunuz o seçim vaktine sizi zorlar. Kabul etmek ya da vazgeçmek sizin elinizdedir. Biz kabullenmeyi seçtik... Ateşin içinden doğan hakkındaki söylentiler pek çok olsa da gerçeği burada ulu orta açıklamayı reddederim." Mehmet Kuzgun’a döndü ve tehdit eden bakışlarla onu süzerken devam etti.
"Yalnız şunu bilin ki sefil mezarlık kuşu; gücüm hafta başında yaptığınız o küçük gösterinin ötesindedir. Bir dahaki saygısızlığınızda sizi bu aciz ellerimle parçalara ayıracağıma dair temin ederim." Kuzgun umursamaz bir tavırla parmak uçlarına üfledi. "Uyarımı anladığınızı varsayıyorum. Burada bulunma sebebinize dönelim: Küçük Evren devinim demektir. Ve sizin özünüz ne olursa olsun varoluşunuzu bu gerçeklikte sınırlayan zavallı bedenleriniz Küçük Evren dediğimiz şeyi saran kokuşmuş bir kılıftır. Ateşle Doğan bugün son kurbanını aldı ve amacından saptırıldı. Artık bir küçük bir kıyamet koparmak gibi saplantıları yok! Bunu yapmak için uğraş verdiğimiz anda başkaca bir şeyi fark ettik. Ama bu bizim değil sizin sorununuz..."
Şahin silahını omzuna asıp adama doğru yürüdü. "Bize, bizim sorunumuzdan bahseder misin Alef?" diye sordu nazikçe.
Alef takdir dolu bakışlarla ona baktı ve devam etti; "Ateşle Doğan çok fazla ışık yayıyordu ve karanlığın içerisinde büyüyen, gelişen ve güçlenen başka bir şeyi görmemizi sağladı. Senin peşinde olduğun şeyin ellerine doğacak büyük bir problem Tellal! Gerisini kendi başınıza bulmanız için anlatmayacağım. Şimdi memnuniyetsizliğimizi size tattırmadan önce buradan gidin..."
Kuzgun, Alef’in yarıya kadar açılmış, kocaman gözlerine uzun bir süre baktı ve havaya küçük bir sembol çizdikten sonra geldiklere yöne doğru yürümeye başladı. Diğerleri de onu takip ediyordu. Binanın dışına çıktıklarında köhne yapı sallanmaya başladı.
Kuzgun hafifçe mırıldandı; "Kıyam... Sanırım bu Alef’i son görüşümüz oldu Şâh’an." Şahin tekrar binaya doğru hamle yaptıysa da durdu ve yıkılan köhne evin sundurmasından aşağıya süzüldü.
"Nasıl bu kadar hızlı olabildiler dersin, Mehmet?" diye sordu Kuzgun’a, silahını düzeltirken. "Sence onlar da mı bu çürümüş ucubeler gibi?"
Kuzgun bastıran alacakaranlığa garip bir tebessümle bakıyordu. Mehtapsız geceden arta kalan son birkaç parça karanlığın içine doğru yükselen dumana aldırmadan yürümeye devam etti. "Hiçbir fikrim yok, aziz dostum; hiçbir fikrim yok..."
Şahin bir sigara çıkarıp yaktı. Kendilerini bekleyen otomobile binip uzaklaşırken kuşkulu bir şekilde binayı gözlüyordu. İzbe yapı artık görülemeyecek kadar ufaldığında önüne döndü ve sigarasını camdan dışarı fırlattı.
Sabahın bu kadar çabuk olmasını anlamaya uğraşmadılar bile. Cinayetlerin son bulmasının şerefine birer kadeh içki içerlerken tartışacakları daha önemli şeyleri vardı; çünkü Mehmet Kuzgun ikinci sorusunu henüz sormamıştı... |