Genç kızın ağzıyla burnunu kapadığım eterli bezi çektikten sonra bir adım geri çekilip kollarım arasındaki bedeni serbest bıraktım; kızın gürültüyle yere düşüşünü, o esnada başını hemen sağında duran sehpaya çarpışını, dudaklarımın kenarına yerleşen habis tebessümle izledim. Elimdeki eterli bezi bir kenara fırlattım, kızın başucuna giderek koltukaltlarından kaldırdım, kollarım arasındaki başı önüne düşmüş bedeni odanın ortasındaki kanepeye taşıdım, odadan çıktım. Birkaç dakika sonra odaya geri döndüğümde, elimde orta boy bir alet çantası vardı. Dudaklarımın arasına bir sigara sıkıştırıp yaktıktan sonra, giriş kapısının karşısındaki duvarı bütünüyle kaplayan kitaplığa doğru ilerledim. Kitaplığı, boydan boya, bir şey hatırlamaya çalışırcasına, inceledim. Birkaç saniyenin sonunda hatırlamaya çalıştığım şeyi bulmuş olmanın sevinciyle parmaklarımı şaklattım, sigaramın külünü yere silktim, gözüme kestirmiş olduğum bölüme doğru ağır adımlarla ilerledim, doğru yeri bulup bölmeyi kendime doğru çektim. Bölme, bir kapı gibi, kolaylıkla açıldı. Açılan bölmenin ardı, alışılageldiği üzere gizli bir geçide uzanmıyordu. Önü açılan duvarın üst ve alt kısmında, aralarında aşağı yukarı yetmişer santim mesafe bulunan iki takım zincir vardı. Zincirleri birkaç gün evvel oraya monte eden her ne kadar ben olsam da, bir sürprizle karşılaşmış gibi mutlu olmuştum; yüzümdeki yaramaz çocuklara özgü ifadenin büyüdüğünü hissettim. Sigaramın külünü bir defa daha yere silktim, geri dönerek koltuğa ilerledim, koltukta yatan baygın bedeni kucaklayarak kitaplığa döndüm, kızın bedenini duvara dayadım; önce ellerini, sonra ayaklarını duvara zincirledim. Baygın bedenin karşısında durarak bir süre boş gözlerle yüzüne baktım. Kızın öne düşen başını çenesinden tutarak kaldırdığımda alnından ince ince akmakta olan kanla karşılaştım. Umursamaz bir tavırla kızın başını bıraktım. Kızın güzel olduğunu inkar etmeyecektim, onu seçmeme neden olan da güzelliğiydi; ama geriye sayarken güzelliğinin benim için bir önemi yoktu.
Yere çömelip alet çantasını açtım. Çantadan koli bandını çıkarıp dişlerimden aldığım yardımla bir parça kopardım, kızın ağzını kopardığım parçayla yapıştırdım. Bu defa alet çantasının yanında dizlerim üzerine çöktüğümde ağzına kadar çiviyle dolu olan alt gözden uygun boyutlarda bir miktar çivi aldım, üst gözdeki birkaç boy çekiçten de en iri olanını seçtim. Sigaramın külünü bir defa daha silktim, sigaranın sönmek üzere olduğunu fark ettim; fayans zemine fırlattım. Bir defa daha kızın karşısına dikildim. Avucumda sıktığım çivileri önce kotumun arka cebine soktum, ardından bir tanesini yeniden elime aldım. Bakışlarım kızın bedeni üzerinde dolanıyordu. Bir ressam olsaydım, tuval üzerinde resmime başlamak için uygun noktayı aradığım düşünülebilirdi. Durum pek farksız sayılmazdı, ben de kendimce bir resim yapacaktım. Yetiştirme yurdundayken öğrendiğim o aptal çocuk şarkılarından biri bu defa da dilime takıldı. O esnada küçük oyunuma nereden başlayacağımı buldum. Oldukça iri görünen çiviyi kızın avucuna, baş parmağıyla işaret parmağı arasına dayadım, çekiçle üst üste üç defa çivinin arkasına vurdum. Daha ilk vuruşta kızın bedeni sarsıldı, sonraki darbelerleyse zoraki yatırıldığı derin uykusundan sıyrılmaya çalıştı. Pek fazla kan akmamıştı; ama kızın acıyla sarsılan bedeni kendimi şimdiden kötü hissetmeme neden olmuştu. Derin bir nefes alarak bir adım geriledim. Kız erken ayılıyordu, bu işimi zorlaştıracaktı. Soğukkanlı davranmam gerektiğini kendime hatırlattıktan sonra elimde tuttuğum çekici daha sıkı kavradım, arka cebimden bir çivi daha çıkardım ve bu defa kızın işaret parmağıyla orta parmağı arasına dayayıp, yine üç defa, çekiçle darbelerimi hızlıca indirdim.
Çivi kemiksiz, yumuşak, ince ete kolaylıkla saplanıyordu. Yüzük parmağıyla serçe parmağının arasına geldiğimde kız kendine gelmek üzereydi. Diğer ele geçtiğimde akan kanlar ayalarından bileklerine, bileklerinden de hızla kollarına yayılıyordu. Çığlık atmaya çalışsa da, ağzındaki bant buna müsaade etmiyor; ancak ara sıra ince plastiğin ardından kısık bir inleme kendine yol bulabiliyordu. İkinci eldeki işim de bittiğinde kızın çırpınan bedeninin karşısına dikildim. Boştaki elimle kızın saçlarını kavradım, başını kendime doğru çekerek yüz yüze gelmemizi sağladım. Kızın gözlerindeki korku dolu ifade çoktan silinmişti, sadece dehşet vardı. Geçirdiği şokun etkisiyle her an histeri krizine girebilirdi. Nitekim, gözlerime bakarken çırpınmaktan vazgeçti, kurtuluşunun olmadığını anlamıştı, bedeni zangır zangır titremeye başladı. Gözleri, kor alevler misali yuvalarından oynamaya hazır bakışlar fırlatıyordu. O an için benden daha deli olduğu iddia edilebilirdi. Çivilerin çakılı olduğu yerlerden yayılan acıyla beraber haz duyduğunu, aklını kaçırmak için sessizce yalvardığını okuyordum gözlerinden. Acı ve dehşetin çekip aldığı uykusuna, bu defa tattığı haz onu itiyordu. Bakışları, sürekli beni takip ediyordu; gözlerimi yakalamalıydı, bir şansının olabileceğini düşünüyordu.
Üzerinde çalıştığım tabloma devam edecektim etmesine de, kendime ikinci bir başlangıç noktası bulmakta ısrarcıydım. Az ileride bulunan Amerikan tipi mutfağa yöneldim. Buz dolabından bir şişe soda aldıktan sonra, tezgahın kenarında şişenin kapağını açtım, gözlerimi kızdan ayırmadan bir dikişte şişenin içindeki sıvının tümünü mideme indirdim. Şişeyi mutfak tezgahına bıraktığımda işime nereden devam etmem gerektiğine de karar vermiştim. Tekrar kızın yanına gittim.
Günün sonunda göz oyukları dışında, tüm bedeni çivilerle sarmalanmış bir cesedin ayaklarının dibine çökmüş ağlıyordum. Soğukkanlı davranamamıştım. Yerden aldığım bir tutam saçı avucumun içinde sıktım. Kimi yeri hâlâ kendi rengindeydi. O esnada fark ettim. Üstüm başım, kızın üzerinden çıkardığım giysiler ve kazıdığım saçları kan içerisindeydi. Kan tutardı beni. Olduğum yere midemdeki her şeyi boşalttım.
Gözlerimi yumdum, yüzümdeki ifade son derece masum olmalıydı. Dışarıdan gelen siren seslerini işittiğimde beynime bir şeyin saplandığını hissettim. Gözlerimi açtım. Tam karşımda bileklerinden beyaz üzerine kırmızı motifli duvara zincirlenmiş bir kadının hatlarına sahip çividen bir heykelin resmedildiği tuvali gördüm! Ne yapmış olduğumun bilincine ancak varıyordum. Başım dönüyordu, siren sesleriyse git gide yaklaşıyordu. Gözümün önünden bir süre öncesine ait kareler geçmeye başladı. Bir ara kızın ağzına yapıştırdığım bandı söktüğümü, kızın tüm kuvvetiyle bağırdığını hatırladım. Ona, hayatına özürlü biri olarak devam edip etmemek istediğini sordum. Kız bunun ne manaya geldiğini anlamıştı. Bağırmaya devam edip beni ele vermeye çalışacak olursa, sadece canını yakacaktım. Sessiz kaldığı takdirdeyse, canını alacaktım. Doğru olanın sessiz kalmak olduğunu düşünüp mümkün olduğu kadar ses çıkarmamaya çalışmıştı. Yine de bir yerlerden işitilmişti ses. Tek başına yaşadığı apartman ahalisince biliniyordu; sesler üzerine birkaç defa kapı da çalınmıştı. Nihayetinde birileri kızın başına bir şey gelmesinden endişelenerek polise haber vermiş olmalıydı. Kıza yaptıklarımı sorgulamayacaktım, bunun için vaktim yoktu.
Kapıyı aralayarak görünürde kimse var mı diye yokladım. Ortalığın müsait olduğunu görünce hızla dışarı çıktım, kapıyı ardımdan kapadım. Birkaç basamak inmiştim ki, sokak kapısının açıldığını işittim. Ayak sesleri bir kişiden fazlasına aitti. Aralarında bir şeyler konuştuklarını da işitebiliyordum. Mümkün olduğunca sessiz, bir o kadar da hızlı merdivenleri tırmanmaya başladım. Bir kat yukarı çıkmıştım ki, otomat söndü. Işığı yakmak üzere parmağımı düğmeye uzatıyordum ki, aklım başıma geldi; bir başkası otomatı yakıncaya dek karanlıkta ilerledim. Terasa açılan kapıya ulaştığımda, polisler de evin kapısına ulaşmışlardı; yanlarında kızın alt kattaki komşusu da vardı, ihbarda bulunan o olmalıydı.
Terasın kapısını hiçbir zorluk çekmeden açarak kendimi dışarı attım. Sokak bitişik nizam inşa edilmişti. Apartmansa iki sokağın birleştiği noktada, tam köşede kalıyordu. Bir an için tersim döndü, komşu olduğu iki apartmanın ne yönde kaldığını seçemedim. Terasta bir köşeden diğerine koşarak nereden bitişik apartmanlardan birinin çatısına atlayabileceğimi bulmaya çalışıyordum.
Olduğum yerde öylece kalakaldım. Atlayabileceğim hiçbir yer yoktu! Bir yandaki bina üç katlıydı, diğeriyse beş katlıydı. Yüksek olan binanın çatısıyla bulunduğum yer arasında altı kat yüksekliğinde mesafe vardı. Nefes nefese, olduğum yere çöktüm. Kurtuluş şansım yoktu. Birkaç haftadır tanıdığım bir kaltak yüzünden yakalanacaktım.
Teras kapısının gıcırtıyla açıldığını duydum. Bedenimi oturduğum yerde geriye, duvara doğru sürükledim. Dizlerimin bağı çözülmüştü adeta. Yerimden kalkabildiğim takdirde yakalanmaktansa, kendimi boşluğa bırakmayı planlıyordum. Açılan kapının ardında kimse yoktu. Oturduğum yerden şaşkın şaşkın herhangi birinin bulunması gereken yere baktım bir süre. Kapının kilidinin yerine oturduğunu duymuştum terasa çıkarken, haliyle kapının kendiliğinden açılma olasılığı da yoktu. Bir şekilde burada olduğumu anlayıp tuzak kurmuş olmalıydılar. Soğukkanlı davranmaya çalışsam da soluk alıp verişlerimi bir türlü kontrol altına alamıyordum. Nedeni aşikâr bir korku sarmıştı her yanımı. Bedenim üşürken, insanın ruhunun üşümesi ne demekmiş onu da anlıyordum. Tuhaf bir güdüyle yalnız olmadığıma inandım. Haklıydım. Bakışlarımın geçtiği her yerden bir karaltı geçiyordu adeta. Bir iddiaya girmiştik. O nereye bakarsam bakayım orada bulunacağını savunuyordu, bense gözbebeklerim kadar hızlı hareket edemeyeceğini savunuyordum. Derken o çatlak ve boğuk sesi işittim.
"Tebrik ederim evlat. İyi iş çıkardın."
Bedenim kaskatı kesilmiş, nutkum tutulmuştu. Aklımı kaçırıyordum. Bir daha kötü çocuk olmayacağımı yinelerken, affedilmeyi, bu kötü oyunun bir an evvel son bulmasını diliyordum. Sözcükler beynimin içinde yankılanıyordu ki, ses yinelendi. Tüylerim diken diken olmuştu.
"Boşuna içinde bulunduğun durumu anlamak için çaba gösterme; Tanrı’ya sığınmaya da çalışma. Beni sana gönderenin O olduğunu kabul edebilirsin. Ama O sana sadece istediklerini sunuyor unutma. Sen bir kapıyı açtın, O da beni karşına çıkardı. Şimdi yine iki kapı var önünde, bir seçimde bulunacaksın. Seninle küçük ve fanilere has o anlaşmalardan birini yapacağız." Gözlerim bir delininkilerden farksız her yanı süratle tarıyordu. Nihayet, sesinden her ne kadar rahatsızlık da duysam, o konuştukça sakinleştim. Tüm kaslarım gevşemişti, konuşabileceğimi hissediyordum. Gücümü topladım, ağzımı açma cesaretini gösterdim: "Benden istediğin nedir? Kimsin sen?"
"Cesur çocuk! Senden istediğime gelince! Benim için cinayetler işleyeceksin. Senden yıllarını ve binlerce ismi istiyorum."
"Asla!"
"Şişşt!.. Bu kadar çabuk karar verme. Önünde iki kapı var demiştim. İyi düşün ve kararını ver. İsteğimi yerine getirmeyi kabul edecek olursan sana bulunulan lütuflarla beraber bugün hiç yaşanmamış gibi buradan çıkıp gidebilirsin; ya da tercihin isteğimi reddetmek olur ve buradan kaçamayıp aşağıdaki adamlarca yakalanırsın, yıllarını bir delikte çürütürsün, karın ve doğmak üzere olan üçüncü bebeğin doğum sırasında ölür, geride kalan iki çocuğun ortada kimsesiz kalır. Kim bilir belki de bir yetiştirme yurduna gönderilirler, yıllar önce senin gönderilişin gibi... Çocuklarına bakacak bir ailen yok değil mi?... Zor bir tercih olmamalı. Yaşamlarınıza karşılık başkalarının yaşamları! Her insan bencildir. Yapacağın tercih suçluluk duymana neden olmasın!"
Gözlerimi yumdum, kendimi bunların bir kabustan ibaret olduğuna inandırmaya çalıştım. Şayet gözlerimi açtığımda bunun bir rüyâ olmadığını görürsem isteğini yerine getirecek, kim ya da ne olduğunu anladığım bu varlığın dünyadaki yansıması olacaktım. Bir şey düşünüp tartacak halim yoktu. Koşulsuz şartsız yerine getirecektim isteğini. Gözlerimi açtım. "Cevabını bekliyorum," diyen sesini işittim. Yutkundum. Bana ait olmayan bir sesle konuşmaya başladım.
"Bana itiraz şansı bırakmadın, kabul ediyorum. Bunları sorgulamaya kalkacak olursam delireceğim. Ailemi de bu işe karıştırdın. Kapana kıstırılmışken çırpınmaya gerek yok. Yine de bana ne vaat ettiğini bilmek istiyorum."
"Yeni güne gözlerini açtığında bugüne ait hiçbir şeyi hatırlamıyor olacaksın. Karının ve çocuğunun hayatı kurtulacak. Arkanda hiçbir iz kalmayacak, yakalanmayacaksın. İşlediğin cinayetleri unutmak senin elinde olacak. Zamanla sana bahşedilen yetenekleri keşfedeceksin, bunları kullanabilirsen daha uzun bir ömrü hak edeceksin."
"Tatminkar! Peki, neden ben?"
"Nedenlere bu kadar takılma. Ben, o kızı öldürme nedenini öğrenmeye çalışmıyorsam, senin de bunu bilmen gerekmez. Bir lütuf olarak kabul edeceksin bunu. Unutmamalısın; bilmemiz istenilenden fazlasını bilmiyorsak, bu onları sorgulamamamız gerektiği anlamına geliyor. Sorguladığın müddetçe çıkmazlara sürüklenirsin, sahip olduğun inançlarını da kaybedersin. Şimdi gözlerini yum, evine dönme vaktin geldi."
Dediğini yaptım; gözlerimi yumdum. Gözlerimi açtığımda yatağımda, karımın yanında yatıyordum. Aklım hâlâ olan biteni almasa da hiçbir şeyi sorgulamayacağım. Şimdi ailemle beraber temiz hava almak için dışarı çıkacağım. Yazdıklarımı gerçekten yaşadım mı, yoksa bir rüyâ mı gördüm, bunu anlamak içinse görevimin gelmesini bekleyeceğim. Umarım o an da, şu satırları yazdığımdaki soğukkanlılığımı koruyor olurum.
(!)
O gün, o evin çatısında bana neler olduğunu merak ediyorum. Beynim buna itiraz ediyor olsa da, o ân’ı yaşadığımı biliyorum. Üç haftadır izlediğim her haber bülteninde boy gösteren o cinayeti işleyenin ben olduğumu biliyorum. Ve lanet olsun ki, ne olduğundan bihaber olduğum bir varlığa ruhumu sattığımı da biliyorum!
Birkaç gün önce bir bebeğim daha oldu. Doktorlar, karımın hamileliğinin ilk birkaç ayında bebeği doğurmaya kalktığı takdirde hayatını büyük bir riske sokacağını söylemişlerdi. Onsuz kalmayı ne benim, ne de diğer çocuklarımızın asla düşünemeyeceğini, kabul ettiği takdirde bu bebeği aldırabileceğimizi söylemiştim; ama o doğurmakta ısrar etmişti. O sabah evden çıkıp da o kızın dairesine gitmeden evvel aylardır yüzünde gördüğüm o ifade yine oradaydı. Karımı yürüyen bir ceset gibi görmeye başlamıştım! Ona sarıldığımdaysa bir ölünün kokusu dolduruyordu ciğerlerimi. Ağır ağır ölüyordu. Ayrılık vaktinin yaklaştığını hissediyordum her şekilde. Bebeği doğurmaya karar verdiği an ölümü de kabullenmişti. Son sözü söyleme hakkı onundu. Sustum.
Şeytan mı, melek mi, her ne halt olduğunu bilmediğim o varlıkla yaptığım anlaşmadan doğuma kadar geçen zamanda sürekli tazelenişini, yeniden can buluşunu görüyordum. O, sözünde durdu. Karımı ve bebeğimi almadı. Bu yüzden kendimi o anın bir hayalden çok daha fazlası olduğu düşüncesinden soyutlayamıyorum. O fahişeyi hayatıma soktuğuma, oraya gittiğime, canını yakarken gözlerimin içine nasıl bakacağını merak ettiğime lanetler yağdırıyorum!
Aklımı kaçırmak üzereyim. Üzerime yapışan, kimsenin göremediği bu kimlikten sıyrılmaya çalıştıkça kalabalığın orta yerinde yalnız benim duyabildiğim bir ses derin kahkahalar atarken, bunu asla başaramayacağımı haykırıyor. Bazen içime düşen anlık korkuların ardından bir köşeye sinip saatlerce sakinleşmeye çalışıyorum.
(!)
Zaman geçtikçe yaşadıklarıma olan inancım nasıl artıyorsa, düşüncelerim de o hızla değiştiriyor yönünü. Olayların üzerinden zaman geçtikçe unutulmaya yüz tutmasa bile önce kareler silikleşiyor, ardından her şey son derece olağan görünmeye başlıyor insanın gözüne. Zamanla yaptığım bu şeyin bile bir alışkanlık haline geldiğini söyleyebilirim. Şeytan siz Tanrı’ya ihanet edene dek günahkardır; o ihanetten sonra kendinizi nasıl günahkar olarak görmüyorsanız, onu da itaatkar melekler sınıfına sokarsınız.
Her yeni görevin verileceği an’ı beklerken duyduğum heyecanı inkar edemesem de hâlâ büyük bir sorunum var. Aklımda o günden geriye kalan tek bir cümle yankılanıyor: "İşlediğin cinayetleri unutmak senin elinde olacak!" Ne demek istediğini, bunun ne manaya geldiğini anlayamıyorum. Yaptıklarım bana zevk veriyor da olsa, bu onları unutmak istemediğim manasına gelmez. Her gece gördüğüm kabuslardan, kimi geceler çığlıklar atarak uyanıyorum. Bu zamana kadar işlediğim her cinayeti en ufak ayrıntısıyla yeniden yaşıyorum. Parkta boğuştuğum tinerci çocuğun cesedini parçalayarak sokak köpeklerine terk edişim, iki yaşındaki kızının gözleri önünde önce kızgın demirle vücudunu damgalayıp ardından boğarak öldürdüğüm genç hayat kadını, iş yerinde sekreteriyle kırıştırdıktan sonra cinsel organını kesip ağzına tıktığım vergi rekortmeni iş adamı ve diğerleri! Hepsinin gözlerindeki acıyı bir defa daha görüyorum, çığlıklarını her seferinde yeniden işitiyorum. Vicdanım kabuslarımla beraber duyuruyor sesini. Her kim ne yapmış olursa olsun kimseyi cezalandırmanın bana düşmediğine inansam da bu işe son veremiyorum. Birkaç defa intihar etmeyi aklıma koydum; ama iş aklıma koyduğumu eyleme dönüştürmeye geldiğine o şey buna müsaade etmedi. Her seferinde engellendim.
Yıllarla geçirdiğim değişim, saçlarımın bu kadar hızlı beyazlaşması, yüzümün benden on yaş büyük bir insana ait oluşu karımın gözünden kaçmadı elbette. Ondan bir şeyler gizlediğimin farkında olmalı. Bakışları her ne kadar sorular yöneltse de, psikolojik tedavi görmem yönündeki ısrarlarına inatla karşı çıkışımdan sonra ağzını açıp bu yönde tek kelime etmedi. Bense, her ne kadar bunu yapmaya ihtiyaç duyduğum anlar da olsa, ona gidip hiçbir şeyi itiraf edemem. Kendi günahlarımı bir başkasının omuzlarına yüklemek, hele ki bu hayatta en değer verdiğim kişiyken, hiç de adil değil.
(!)
Her birinin kaderine yazılmışım. Bir kurtuluş şansları yok. Benimse hiçbir hayati tehlikem yok; yakalanmamsa söz konusu dahi olamaz, anlaşmam gereğince. Yaptığım şeyden aldığım haz zamanla bana yetmemeye başladı. Artık evimden çıkarken işin sonucunun ne olacağını bilmemek, yeniden heyecan duymak istiyorum. Belki de yakalanmayı, kurbanımın kurtulmasına izin vermeyi ve bu oyuna bir son vermeyi planlıyorum içten içe. Geçen on dokuz yıl haddinden fazla yaşlanmama neden oldu. Düşündüm ki, bir plan dahilinde hareket edecek olursam oyun kurallarını da ihlal etmiş olacağım. Bu defa farklı olacak; her şey bir tek benim kontrolüm altında olacak. Yaşlanmış bedenimin karşısında güçsüz kalacağı bir seçim yapmalıyım. Genç ve taze bir beden seçmeliyim.
On dokuz yıl öncesine gidecek olursak, bu görevi aldığım zamanla küçük oğlumun doğumu arasında çok az bir zaman vardı. Çocuklarım arasında en değerli kıldığım, aynı zamanda onun hayatı uğruna bu lanete mahkum olduğuma inandığımdan kendime en uzak tuttuğum oğlum yardımcı olacak bana! Bazen hayatımızdaki en değerli varlıklara karşı da sevginin yanında kötü duygular besleriz. Bir yerde bu lanete mahkum edilişime neden olan oğlumun ve karımın hayatlarını kurtarma çabamdıysa, onlardan intikam almak için kimi zaman yanıp tutuştuğumu da inkar etmem yaptığım bu kirli işte dürüstlüğümü de yitirmeme neden olur.
Bu defa hem eğleneceğim, hem de güzel bir son hazırlamış olacağım tüm yaşananlara. Bu defa oyuncu da benim, yönetmen de!
(!)
Hazırladığım planın kusursuzluğuna dair en ufak bir şüphe duymadım. Sevgili oğlumun ağzını biraz aramam ve onun sevgili arkadaşının doğum günü partisi için arkadaşlarıyla hazırladıkları programı öğrenmem planımın kusursuzluğuna giden yolda oğlumun saflığı sayesinde büyük bir yere sahip oldu.
Yapmam gereken ilk şey sabahın erken bir saatinde evinin kapısına bırakılan notta ufak tefek birtakım değişikliklerden ibaretti. Akşam saat yedide tarif edilen viranede bulunması gerektiğini bildiren nottaki saat üzerinde küçük bir oynama yapmak hiç de fena olmazdı. Oğlum Murat’ın odasından arakladığım, kapıya sıkıştırılan kartın bir benzerinin üzerine Murat’ın el yazısını taklit ederek saat ikide tarif edilen mekanda bulunmasını yazdım. Yine Murat’tan öğrendiğim kadarıyla bir hafta evvelden viraneye parti için gerekli havayı vermeye başlamışlardı ve bu çalışma dün gece son bulmuştu. Görünürde önümde hiçbir engel yoktu. Üstelik bu defa "bilinçli" hareket ediyordum! Ne yaptığımın farkındaydım. İlk defa hazin sonla karşılaştığımda uykumdan uyanmış gibi olmayacaktım.
İhtiyacım olan şeylerin bir kısmını tedarik etmekte hiçbir zorluk çekmediysem de, işin eğlenceli kısmına davet ettiğim konuklarımı bulmak benim için oldukça güç olmuştu. Bu bir doğum günü partisi olacağından doğum günü pastası da unutulmamalıydı. Sipariş üzerine yaptırdığım beş katlı çikolatalı fıstıklı pastayı da arabamın bagajına yerleştirdikten sonra son sürat yola koyuldum.
Söz konusu parti on beş - yirmi yıldır işlevini yitirmiş bir yolun iç kısmında terk edilmiş bir atölyede gerçekleşecekti. Atölyenin terk edilmişliği söz konusu olduğunda, sevgili konuklarımı bulmak için onca zorluğa boş yere katlandığımı, hiç uğraşmamış olduğum takdirde bile bilmem kaçıncı koldan çok sayıda akrabalarının mekana ve ziyafete büyük bir memnuniyet ve iştahla teşrif edeceğini ancak şu satırları yazarken akıl edebiliyorum.
Atölyenin önüne arabamı park ettikten sonra daha fazla vakit kaybetmemek için büyük bir hızla getirdiklerimi araçtan indirdim; arabama tekrar binerek bu defa aracı görünmeyecek bir yere, atölyeye aşağı yukarı elli - altmış metre uzaklıktaki ağaçlığın içine sürerek uygun bir yere park ettim. Kolumdaki saate baktığımda bir saatten daha az vaktim kalmıştı. Pastayı, zincirleri ve henüz içinde birkaç küçük sevgili konuğumun yer aldığı kazanı atölyeye taşıdıktan sonra her şeyi isteklerim doğrultusunda hazırladım.
İlk olarak pastayı uygun bir yere yerleştirdikten sonra kazanın içindeki küçük konuklarımı kaçamayacakları başka bir yere kilitleyerek zincir ve boş kazanla beraber üçüncü kata çıktım. Atölyenin evvelden ne için kullanıldığı hakkında kafamda hiçbir fikir şekillenememiş de olsa, üçüncü katın zeminindeki yarım metre çapındaki açıklık çok işime yarayacaktı. Zincirin bir ucunu büyük bir uğraş sonucu duvardaki demir kollardan birine monte ettikten sonra diğer ucunu ağır hareketlerle delikten sarkıttım. İkinci kat bir nevi asma kattı. Sarkıttığım zincir birinci kata ulaşmış, tam istediğim gibi yerden bir metre yüksekte havada asılı kalmıştı. Kazanın içine malzemeyi yerleştirdikten sonra dev ocağı deliğin mümkün olduğunca yakınına getirerek en yüksek derecede yaktım ve malzemenin erimesini beklemeye koyuldum.
Bakışlarımı kolumdaki saatin akreple yelkovanından ayıramıyordum. Saat ikiyi çoktan geçmişti. Planımın ters işlemesinden, yakalanmaktan çok hevesimin kursağımda kalmasından korkuyordum. yıllarca bir gücün kontrolü altına girerek de işlemiş olsam cinayetlerimi, bir defa kanın tutsağı olmuştum. Bu defaysa evvelkilerden çok daha farklı, çok daha özeldi ki hiçbir şeyin ters gitmesini istemiyordum. Üçüncü kattan ikinci kata uzanan merdivenleri inerek kurbanımı bekleyeceğim en uygun yeri aramaya koyuldum. Beni görmemeliydi. Bir o yana bir bu yana ilerlerken birinci kattan asma kata uzanan merdivenlerin başladığı yerin hemen yanındaki çıkıntı gözüme ilişti. Orada durduğum takdirde birinci katta dolaşan herhangi birinin beni görmesi söz konusu dahi olamazdı; hem buradan ona yaklaşmam da son derece kolay olurdu.
Merdivenin yanındaki çıkıntıya tünemiş bir halde aşağı yukarı bir saat daha bekledim. Randevu yerine neredeyse iki saat geç gelmişti ve bu beni sinirlendiriyordu. Kapının gıcırtıyla açıldığını işittiğim an planımda küçük bir değişiklik yaptım. Küçük konuklarımı oyunun sonunda değil de, orta yerinde sahneye çıkaracaktım.
Orhan isimli, yirmi ikisini henüz doldurmak üzere olan delikanlı atölyenin orta yerine doğru ilerlerken bana yüzü değil de, sırtı dönük olduğundan yüzündeki mutluluk dolu ifadeyi göremesem de; daha önce onlarca defa gördüğüm yakışıklı ve bir o kadar da aptal suratın taşıyabileceği ifadelerin neredeyse tümünü bildiğimden, yüzünün halini hayal etmekte herhangi bir güçlük çekmiyordum. Pastanın yanından geçmeden evvel üçüncü kata parmak attığını ve iştahla parmağını yaladığını keyifle izledim. Kurbanım mutluydu! Beni bundan daha fazla mutlu edebilecek ne olabilirdi ki?!
Biraz sonra mekanın orta yerinden sarkmakta olan zincir dikkatini çekti. Yanına ilerledi. Zinciri iki eliyle sallayarak nereden geldiğine baktı. Kurbanım sıkılmaya başlıyordu. O halde onu eğlendirmeliydim. Harekete geçmek üzere yerimde doğruluyordum ki; tam arkamda, duvara monte edilmiş bir şeye çarparak bir anda tüm atölyenin aydınlanmasına neden oldum. Bu gözden kaçırdığım; ancak Tanrı’nın lütfuyla tamamlanan bir noksandı. Işıkların bir anda yanışı, onu da harekete geçirmişti. Bir anda sesi kulaklarımı doldurdu: "Hey! Çıkın artık çocuklar!" Derinden gelen kahkahalarımı bastırmakta güçlük çekerken, kendimi tutmanın gereksizliğinin farkına vardım. Bir eliyle zinciri sımsıkı tutarak olduğu yerde dönüp duruyordu. Git gide keyfimin artmakta olduğunun farkındaydım. Hoşuma giden bir başka şeyse, gözümden kaçan bir başka detaydı; buradaki akustik harikaydı!
"Hım! Her birinizi teker teker bulup saklandığınız delikten çıkarmam mı gerekiyor? Hadi ama!"
Kahkahalarım giderek daha yüksek perdeden çıkıyordu. Sesin ne yönden geldiğini anlamaya çalışıyor; ama bulunduğu mekan buna izin vermiyordu.
"Eğer oyunun kurallarını belirtmiş olsaydınız, bir bilgim olurdu da ona göre hareket ederdim. Bütün parti boyunca saklanacak mısınız?"
Tüm bu sözler o denli iyi niyetle çıkıyordu ki ağzından kulağıma daha da hoş geliyordu. Karşımda dikilen bu saf ve genç beden hâlâ en ufak bir huzursuzluk duymuyordu. Kahkahalarımın eşliğinde onu alkışlayışımın hemen ardından konuşmaya başladım bana ait olmayan bir sesle:
"Önünde saygıyla eğilmemek olmaz! Muazzam bir hayal gücü. Tebrik ederim seni!"
"Haydi ya! Kesin artık şamatayı da çıkın!"
"İlk önce şunda anlaşalım Orhan Bey, neden çoğul konuşuyorsun? Sana burada ikimizden başkalarının da olduğunu mu söyledi birileri? Dur! Kımıldama evlat! Bu senin doğum günü partin öyle değil mi? Kaçışını gerektiren neden nedir? Korku! Bu mu?"
"Ses! Sesin son derece tanıdık geliyor bana. Puf! Sıkılmaya başlıyorum ama! Ortaya çıkmazsanız çekip gideceğim!"
A-ha! Planım sürekli şekil değiştiriyordu ve bu değişim beni hoşnut ediyordu. Sesim tanıdık geliyorduysa, o zaman neden orta yaşlı ve sevimli Rıza Amca olarak ortaya çıkmayaydım ki!
Bulunduğum yerden onu alkışlayarak; ama hevesi kırılmış bir surat ifadesiyle çıktım. Kravatımı ve ceketimi düzelterek yanına doğru ilerlerken yüzündeki rahatlama ifadesini net bir şekilde seçebiliyordum. "Yakaladın beni evlat! Oyun bozanlık yakışmıyor sana! Eğlence henüz başlıyordu." diyerek sımsıkı sarıldım.
Şimdi kırk dokuz yaşımdayım. Zamane gençliğine göre oldukça "yaşlı"yım. Aynanın karşısına geçip baktığımdaysa en az elli dokuz yaşında biri gibi göründüğümü inkar etmekte güçlük çekiyorum. Geçen on dokuz yıl benden otuz yıldan fazlasını çalmışken, karşımda duran o genç bedenin biraz sonra ağır ağır can verişiyle kaybettiğim otuz yıldan çok daha fazlasını kazanacağımı hissettim. Işık saçan gözleriyle güven içerisinde bana bakmaktayken karşısında üzerinde en ufak bir kırışık dahi bulunmayan takım elbisesi ve kravatıyla duran ben, ona bu şekilde masum bir adamcağız edasıyla yaklaştığım için vicdan azabı duymak üzereydim. Mamafih vakit ilerliyordu. Bir an evvel eyleme geçmeliydim.
Ona, arkadaşları ortaya çıkmadan evvel, bir adamın hayat hikayesini anlatmak istediğimi söyledim. Birkaç adım atarak yanından uzaklaşmıştım ki, tam da istediğim gibi, peşimden ilerledi. Görüş alanından çıktığımı fark ettiğim bir ara seri hareketlerle ceketimin cebindeki usturayı çıkararak ceketimin koluna sakladım. Silahım pek modern sayılmazdı; lakin aile yadigarıydı ve mukaddes bir görev için ancak böyle manevi değere sahip bir araç kullanılabilirdi!
"Otuz yaşındaki genç bir adam nasıl katil olur, sorusunun cevabıyla bin dokuz yüz yetmiş beş yılı İstanbul’unda son derece zengin bir muhitin pek lüks bir dairesinde başlıyor hikayemiz. Ana karakterimizse henüz beş yaşındayken annesinin babasını et bıçağıyla parçalayışına tanık olan, annesiyle beraber cezaevine kapatılan, makus talihi sonucu bu defa da annesinin intiharıyla kimsesiz kalan bir adam! Ama evlat böyle içli içli anlatışıma aldanıp da o adama acımaya kalkma. İnan bana, hayatı boyunca elini sürdüğü her şey onun taşıdığı lanetten daha fazla kire bulanmış!..."
Büyük bir heyecanla dinliyordu beni. Bense biraz sonra listenin sonuna kendi ismini ekleyecek olmanın heyecanıyla daha hevesli anlatıyordum hikayemi. İlk cinayetimi hangi duygularla işlediğimi, hissettiklerimi, nedenini ve günün sonunda aldığım o teklifi en ince ayrıntısıyla anlattım. İlkler ve sonlar önemliydi benim için, ortadakilerin hiçbir ehemmiyeti yoktu. Geri kalan her şeyi çabucak, kimilerini atlayarak aktardım. Nihayet oturduğum yerden kalktım ve etrafında ağır adımlarla dönerken usturayı sakladığım yerden çıkararak gırtlağına dayadım; "Ve," dedim, "!o adam büyük final için son kurbanının kanını akıtmayı bekliyor!"
Her iki eliyle koluma yapışmış kurtulmaya çalışarak çırpınıyordu. Yüzümde yıllar önce ilk cinayetimi işlerken yer edinmiş habis tebessüm belirmişti yeniden. Onun acısı benim zevkimdi. Bir elimle saçlarını sımsıkı tutarak başını geriye çekmiş, gözlerimi gözlerine dikmiştim. "Kurtuluş şansın yok." dedim bir fısıltı halinde. İçinde bulunduğu duruma inanmak istemese de, duyamadığı sesimin neden bahsettiğini anlayabiliyordu. Çırpınmaya devam ederken, bunun çok saçma ve tehlikeli bir oyun olduğundan bahsediyordu. Ağzından dökülen sözcükler sinirlerimin gerilmesine yetmişti. Usturayla gırtladığında iki – üç santim derinliğinde bir yarık açtım.
"Oyun ha! Bak oyun işte budur! Bu sevimli ve olduğundan çok daha yaşlı görünen adamın yıllardır neler çektiğini biliyor musun? Onun neden bu denli hızlı yaşlandığını anlayabiliyor musun? Bu kılık kıyafetin içerisindeyken, ya da evimde soframa konukken tahmin edemiyordun değil mi bir gün seninle böyle bir sahneyi paylaşabileceğimizi?!"
Artık sadece korkudan titriyor, kurtulmak için herhangi bir çaba sarf etmiyordu. "Güzel!" dedim, "Ben canını yakacağım ve sen sesini çıkarmayacaksın, öyle mi? Peki evlat bu bana ne gibi bir haz verebilir ki?" Elimde tuttuğum usturayı yüzünde gezdirirken derin yarıklar açıyordum. "Kalk şimdi! Yürü!... Ama meraklanma, birazdan ben istesem de susmayacaksın!" Zincirin yanına ulaştıktan sonra ceketimin iç cebinden çıkardığım kelepçeyle onu kollarından zincire bağladım. Az evvel oturduğumuz yere geri dönerek bir kenara bırakmış olduğum kalın ipi aldım, onunla da ayaklarını bağladım. Gömleğini yırtarak üzerinden çıkardıktan sonra pantolonunu aşağı indirdim. "Korkma." dedim, "!Belki seni hayal kırıklığına uğratacağım; ama sandığın gibi cinsi sapkınlıklarım yoktur. Ben sadece katilim!" Başını bana inandığını belirten bir ifadeyle sallıyordu. Gözlerinin içine bakarak yanına sokuldum ve ustura bıçağının metalik soğuğunu acıyla beraber teninde hissetmesini sağladım defalarca. Tenindeki pek derin olmayan kesiklerden yayılan ince sızılar bir bütün olduğunda dayanılmaz hale geliyor olmalıydı; buydu gözlerinden ve sesinden okuduğumla işittiğim. Bedenini delik deşik ettiğimi söyleyebilirim. Öyle ki teninin renginin asıl sahibi kanıydı artık.
"Karşımda küçük, kırmızı, ödlek bir velet duruyor demek! Bakınız siz şu işe! Bilhassa muhterem pederinizle validenizin çok canları yanacak bu işe. Düşünebiliyor musun Orhan, bir daha onları göremeyeceksin?! Şimdi kim koruyacak seni; sana kim arka çıkacak da her kapının önünde açılmasını sağlayacak küçük piç? Oh! Doğru, unutmuşum! Bundan sonra bu gibi fani meseleleri ilgilendirmeyecek seni. Bir şey söyleyeyim mi evlat, kanımca bu iyiliğimden dolayı bana minnet borcu duymalısın. Kimin paran için sana yaklaştığı kaygısını sürekli içinde taşımaktan kurtarıyorum seni!"
Acı ve korku bitap düşürmüş olmalıydı onu. Elime çok kolay düşmüştü. Her ne kadar bundan fazlasını istiyorduysam da, bu da memnun etmiyor değildi beni. Bazı lükslere sahip olsam da, ben de tatminkarlıktan bihaber bir faniydim. Belki de vicdanımın devreye girmeye çalıştığı şu anda kendime şunu soruyorum: O çocuğu kurban edişim hâlâ insani birtakım duygulara sahip olduğumu kendime kanıtlamak isteyişimden miydi, yoksa kendimi Tanrı’nın yerinde mi hayal eder olmuştum?
Yüksek voltajlı ışığın etkisiyle ortam bir hayli ısınmıştı ve bu bedeninden akan kanın hızla kurumasına neden oluyordu. Usturayı bir mendille temizleyip ceket cebime yerleştirdikten sonra kravatımla ceketimi bir defa daha düzelttim ve söze başladım:
"Şimdi günün ilk konuklarıyla baş başa bırakacağım seni. Biraz da onlar eğlensin; hakları. Yavrucaklar kim bilir ne zamandır doğru düzgün bir sofraya konuk olmamışlardır! Konuklarımızla seni pek de uzun bir süre baş başa bırakmayacağım meraklanma. Aşağı yukarı yirmi dakika sonra da bir başka sürpriz bekliyor olacak seni. Ardından ben burayı terk edeceğim. Arkadaşların ve oğlum sürpriz doğum günü partin için buraya teşrif ettiklerinde de burada bulunmayı isterdim yüzlerinin halini görebilmek için; ancak bir katil maktulü ilk bulan şahıs edasıyla ortamda bulunmamalıdır kanımca!"
Kendimi tutamıyor, sürekli gülüyordum. Merdivenin hizasında bulunan üçüncü kapıyı açarak, daha önce oraya kilitlemiş olduğum konuklarımı daha fazla öfkelendirmeden azad ettim. Varlıklarını sıçan olarak sürdürüşlerinin mükafatı olarak bu ödülü onlara sunuyordum. Ta-tam!
Ağır adımlarla merdiveni tırmanarak üçüncü kata ulaşmaya çalışırken yan gözle zavallı delikanlıya bakıyordum. Dudaklarımın arasından süzülen ıslık keyfimin ne denli yerinde olduğunu anlatmakta kafiyken, Orhan’ın sesini işittim. Saatlerdir heyecanla ortaya çıkmasını beklediğim konuklarımın kimler olduğunu öğrenmişti artık. Atölyenin bir ucundan ona doğru hızla ilerlemekte olan kara renkli, yedi iri sıçanı görmüştü.
"Lütfen! Bırakmayın beni. Lütfen!"
"Lütuf eylemek bana bahşedilmiş bir hüner değil evlat. Boşuna yalvarma!"
Üçüncü kata uzanan basamaklara ulaştığımda nihayet sevgili konuklarımda kan kokusunu takip ederek taze olduğu kadar da leziz yemeklerine kavuşmuşlardı. Orhan’ın çığlıklarının tüm ömrüm boyunca kulaklarımdan silineceğini sanmıyorum. O an tattığım heyecanın yerini de bir başkası dolduramaz. Bakışlarımı zavallı çocuğa en son yöneltişimde boynuna doğru tırmanmaya çalışan bir sıçana kendini teslim etmek üzere olduğunu gördüm. Bir vahşet yaratmıştım!
Daha fazla ileri gidip gitmemek konusunda tereddüde düşmek üzereydim. Bu kadarı kafi olmalıydı. Ama ya çocuklar buraya gelinceye dek fareler işini bitiremezdiyseler? O zaman her şey alt üst olurdu. Belki vicdan azabım bir yandan yakalanmak arzusunu doğuruyordu içimde; ancak kararımı vermiştim, planımı olduğu gibi gerçekleştirecektim.
Kazanın içindeki erimiş plastik kaynamaktaydı. Bir kenara oturdum ve aşağıdan gelen fare sesleriyle karışık çığlıkları bir süre dinledim. Nihayet sesin sahibinin gücünün tükenmeye başladığını anladığım an kazanı yerleştirmiş olduğum tekerlekli ocağı aşağı açılan deliğin başına getirerek kazanın alt kısmındaki geniş ağızlı musluğun kafasını çevirdim. Erimiş plastik büyük bir hızla aşağı akarken Orhan’dan tiz bir çığlık yükselip bir anda son buldu. Farelerin viyaklamaları kesilmemişti. Onlar şanslıydılar. Bir ikisi Orhan’ın üzerine yapışarak onunla aynı kaderi paylaşmış da olsa, geri kalanlar kurtulmuştu.
Arabama binip büyük bir hızla oradan uzaklaşırken saat altıya çeyrek vardı. Şu anda saat sekize on var!
(!)
Cumartesi gecesinden beri uykularım büyük bir düzene girdi. Kendimi daha dinç ve tatmin olmuş hissediyorum. Evdeki matem havasına ayak uydurmakta pek güçlük de çekmiyorum; iyi bir oyuncu gibi davranmayı yıllar önce öğrendim!
Pazar günü sabaha karşı saat beşe doğru oğlum Murat eve iki polis memuru eşliğinde geldiğinde her anne babanın içinde küçük bir fırtına koparacak o sahne bir an için kendimi kana daha fazla susamış hissetmeme neden oldu.
Karım ve kızım da uyanmıştı. Onlarla beraber iki polis memurundan ve yüzü kireç kesilmiş, on dokuz yaşında bir delikanlıdan daha çok beş yaşında bir velet gibi salya sümük ağlayan Murat’tan hikayeyi dinlemeye koyulduk. Olayların içinde bizzat bulunup da, daha sonra insanların hayal güçlerinin o olay hakkındaki ürünlerini bu şekilde dinlemek gerçekten gülünçken hiçbir renk vermeden dinlemeye devam etmeyi benim gibi profesyonellerden başkası başaramaz.
Kimsenin Orhan’a kimin böyle bir şey yapabileceği konusunda en ufak bir fikri dahi yoktu. Üstelik Orhan’ın pek zengin ailesiyle görüşülmüş ve onlardan da ailenin herhangi bir düşmanının bulunmadığı, bu zamana kadar kimseden ne kendi hayatlarına ne de oğullarının hayatına dair en ufak bir tehdit almadıkları dile getirilmişti. Konken masalarının baş konuğu acılı anne haberi aldığında küçük bir kalp krizi geçirerek derhal hastaneye kaldırılmış, bir anda yıkılan babaysa elinden geldiğince metin davranmaya çalışmıştı. Gerçekten içler acısı!
Cesedi bulan Murat olmuş. Pazar sabahından sonra bu konu hakkında onunla konuşmaya çalıştıysam da, bana bu konu hakkında hiçbir şey söylemedi. Üstelik! Doğru düzgün konuştuğu, odasından dışarı çıktığı, özetle uyumaktan başka yaptığı pek bir şey olduğu da söylenemez. Bense ona yaklaşmaya çalışırken artık sıradan bir babanın duygularıyla yaklaşıyorum.
Söz konusu kişi öz oğlum da olsa, intikamımı aldım!
(!)
Lanet olsun!
O kahrolası varlık az evvel yine buradaydı! Yıllar sonra ben yeniden huzur duymaya başlarken bir anda ortaya çıktı ve her şeyi tarumar etti!
Süreyya’nın kazan dairesinden getirmemi istediği şeyleri almak için bodrum katına inerken çamaşır odasından birtakım sesler işittim. Odaya girmemle kapının büyük bir gürültüyle kapanması bir olmuştu. Karanlık odayı aydınlatmak için elektrik düğmesine bastığımda ilk önce ampulden cansız bir ışık demeti süzüldü, ardından o da son buldu. Aklıma onun varlığıyla yeniden karşılaşmak üzere olduğum geliyordu da; boğulacak, kalbim duracak gibi hissettiğimden sesimi çıkaramıyordum.
"Aslında," dedi, "!öldürdüğün insanlar gerçekten şanslılardı. Ben, ölüm, uzak durdum onlardan. Hiçbiri senin ve daha başka milyonlarca insanın hissettiği gibi hissetmedi beni iliklerinde. Şanssız olan sensin dostum! Ve üzgünüm ki, şansın daha da kötüye gidecek!"
Güçlükle açtığım ağzımdan kapı gıcırtısından daha beter ve ödlekliğimi haykırarak çıkan bir sesle konuşmaya başladım. "Hayatımı alt üst eden sensin; ama budala olan benim! O an istemeliydim canımı almanı ya da kendi sonumu bundan çok daha evvel getirmeliydim. Geçen zamana hayıflanmak için çok geç artık. O yüzden söyle, neden geldin?!"
"Bir gün seninde öleceğin aklına hiç gelmiyor değil mi? Ve sana bahşedilen bu yüce görev öyle bir boyamış ki gözünü, ölümle konuşmakta olduğunu bile unutuyorsun!"
"Bana uzun bir ömür vaat eden sendin!"
"Vaat edilen her söz yerine getirilecek, diye bir kaide de yok; öyle değil mi?"
"O halde!"
"Hayır! Seni öldürmek için gelmedim buraya. Sen de şanslısın ki, ölümün benim elimden olmayacak. Doğru, vaktin doldu. Gerektiği kadar yaşadın. Göreviniyse, büyük bir başarıyla tamamladın. Büyük finali kendin hazırladın ve sahneyi terk ettin. Biz de ardında bıraktığın tüm izleri yok ederek alkışladık seni. Oğlunun arkadaşının cinayetinde bu yüzden başın belaya girmedi. Ancak kendini Tanrı sanma! Etten kemikten acınası bir varlık olduğunu yıllardır bastırmaya çalıştığın içindeki o ses hatırlatsın sana.
Ama çok acı çektin. Bunun farkındayım ve bir mükafatı hak ediyorsun. Dedim ya ölümün benim elimden olmayacak. Senin kanından, senin soyundan birine bahşedildi bu görev birkaç gün evvel ve canını o alacak!"
Kalbim sıkışıyordu. Daha ilk karşılaşmamızda söyledikleri beynimin içinde yankılanmaya devam ederken, bu yenilerini kaldıracak güçte değildim. Kimden bahsettiğini çok iyi biliyorum! Beni oğluma, Murat’a öldürtecek! Birkaç gün bekleyeceğim, herhangi bir değişiklik gözlemlemediğim takdirde son karşılaşmamızı unutup hayatıma devam edeceğim; bir şeylerin değiştiğini görecek olursam da! Bu defa kendi oğlumu öldüreceğim!
-*-
Delikanlı arabanın arka koltuğunda otururken okumakta olduğu defterden ayırdı bakışlarını. Derin bir soluk alarak defteri kapattı. Tekrar ellerinin arasına baktığında defter bir anda alev aldı, o telaşla ellerinin arasındaki nesneyi atmaya çalışırken bir sıcaklık hissetmediğinin farkına vardı ve defter bir anda geride kül dahi bırakmadan yok oldu.
Dalgın bir halde arabayı sürmekte olan ablasından durmasını istedi; bir arkadaşında kalacaktı bu gece. Duran arabadan indi, arabanın yeniden hareket edip uzaklaşmasını izledikten sonra önünde dikildiği bakkal dükkanını fark ederek içeri girdi ve bir paket sigarayla bir çakmak aldı. O gün sigaraya başladığı gün olacaktı.
Az sonra bir taksi çevirerek gideceği yerin adını büyük harflerle sağır taksi şoförünün kulağına fısıldadı!
Orhan’ın ölümüyle beraber hayatında pek çok şey değişmişti. Onunla ilkokuldan beri arkadaşlardı. En iyi dostuydu. Onu kaybetmek kolay değilken, çektiği acıyla başa çıkmaya çalışırken bir de ailevi sorunlar peyda oluvermişti. Babası aklını kaçırmıştı. Sürekli Murat’ın yanına uğruyor, uyarılarda ve tehditlerde bulunuyordu. O bir şey anlayamazken bir hafta evvel uykusundan uyandığında babasını ağzından salyalar akarak elinde bir usturayla başında bulup da elinden kurtulmayı başardığında tüm aile Rıza Bey’i akıl hastanesine kapatmakta hem fikir olmuştu. Kimsenin Rıza Bey’de birden bire meydana gelen bu değişiklik hakkında söyleyecek sözü yoktu.
O sabah hastaneye babasını ziyaret etmeye giderken yatağının altında bulmuştu bu defteri. Açıp bir iki satırını okuduktan sonra dikkatini çekmiş, yolda okumak üzere çantasına atmıştı. Defterin varlığı bir daha ancak hastaneden ayrılırken aklına gelmişken arabada okumaya başlamıştı yazanları. Babasının günlüğüydü bu. Okudukça dehşete düşüyordu babasının kimliğiyle yüzleşerek. Ama sıra son cinayete geldiğinde iş değişmişti. Vücudundaki tüm kan çekildi bir anda ve bir ses işitti: "Öldür onu!" Bunun babasının defterde bahsettiği ses olduğundan emindi. "Zevkle!" dedi, sesin zihnini okuyacağını bilerek, içinden. Ses ona ceketinin iç cebine elini sokmasını söylemişti, dediğini yaptı. Eline üzerinde kan lekeleri bulunan aile yadigarı ustura geldiğinde yüzüne yıllar önce babasının suratına yerleşen habis tebessümün bir eşi, babasının mirası olarak yerleşti.
Bir saat sonra yeniden hastanenin kapısından girerken onu bir gören, varlığının farkına varan olmadı. Rıza Bey sakinleştiricilerini almış, yerleştirildiği karanlık odada boş gözlerle duvara bakarak oturuyordu Murat hiçbir zorluk çekmeden yanına ulaştığında.
"Ben geldim baba." dedi. "Neden bana anlatmadın? Belki bunu yapmak zorunda kalmazdım!"
Usturayla babasının gırtladığında derin bir yarık açarak kanın tadını aldı ilk defa!
Babasının (katilin, kanın) güncesini okuduğu an anlamıştı Rıza Bey’in işlediği cinayetleri niçin defalarca yaşadığını. Bir günce tutup da yaşadığı cinayetleri daimi kılmak niyetinde değildi. Hastanenin kapısından çıkarken hayatının ilk cinayetini işlediğini çoktan unutmuştu. Kanın tadı oldukça tanıdık geliyordu ona! |