KORKU ve GERİLİM ÖYKÜLERİ
GÜNÜN SUÇU

"Büyüye inanır mısınız?"

Yarı açık pencereden süzülen rüzgâr arkadaşının ağzından dökülen sözcüklere eşlik ederek bedenini sarsarak geçip gittiğinde rüzgârdan geriye bir şey kalmadıysa da sözcükler yankılarını bırakmışlardı ona armağan olsun diye.

"Bilemiyorum bayanlar! Ben inanıyorum. Şimdi size bir sır vereceğim, sakın ola kimsenin yanında ağzınızdan kaçırmayın bu söylediklerimi." Konuşan kişi, görünüşünün bildirdiği gibi diğerlerinden beş-altı yaş daha büyük, orada bulunanlardan birinin iş yerinden yakın bir arkadaşı oluşu sayesinde bu genç bayanlar topluluğuna katılmış, yirmi yedi yaşında, özel bir şirkette sekreterlik yapan, cüzdanı şişkin erkeklere düşkün, Seda isimli vitrin güzeli bir bayandı. Aslında bu tanımlamaları bir tek Seda için yapmak pek yerinde olmazdı. Odada bulunanları birer birer inceleyecek olursak, içlerinde diğerleri gibi renkli fotokopi makinesinde çoğaltılmış bir kopyası olmayan sadece Sîmin idi. Yine de bu kopya hatunlar arasında niçin bulunduğunu açıklamaya yeter bir nedeni yoktu elinde.

"Fatih civarlarında bir hoca buldum geçenlerde. Bir iki defa televizyonda da görmüştüm. Epey methettiler. Muska falan yazıyormuş. Sanırım o hocaya gideceğim ve zengin manitamı bana bağlaması için bir muska yazmasını isteyeceğim! Ne diyorsunuz bayanlar?"
"Ciddi değilsin; değil mi?"
"Neden olmayayım ki?!"

Seda’nın ağzından dökülen sözcüklere bu defa yarı açık pencereden süzülen rüzgâr eşlik etmese de, her bir kelime tokat gibi çarptı Sîmin’e. Bir elini gayrî ihtiyari boynundaki siyah deri kayıştan sarkan mor necefe doğru ilerletirken diğer elindeki yarı dolu kahve fincanını yere düşürdü. Arkadaşları duruma müdahale etmeye çalışırken Sîmin küsuratını saymakla uğraşamayacağı on yıl evvelsine gitmiş, başına bir anda saplanan ağrının eşliğinde eski bir ân’ı yeniden yaşamaktaydı:

* * *

"Bu kolye bundan böyle senindir evladım. Bilirim ki, sözümden hiç çıkmazsın; ne dersem onu yaparsın. Senden isteğim şudur: Ömrün boyunca zorunlu kalmadıkça bu kolyeyi boynundan çıkarmayacaksın. Bazen başını ağrıtabilir, o zaman çıkartabilirsin; ancak dikkat et ki o vakitte güneş batmış olmasın. Uyuduğun vakit muhakkak kolyen boynunda olsun, bulunacağı en uzak yer yastığının altı olsun. Ancak sakın ola, annen yahut baban da olsa bir başkasının ona dokunmasına izin verme. Şayet müsaaden dışında böyle bir şey gerçekleşirse de taşı günbatımına dek toprağın altına göm, ardından yeniden kullanmaya başlarsın.
"Bilirim ki efsun da iyilik de senin içindedir, özündedir. Kimse için bir kötülük geçmez kalbinden, geçmeyecek de; ama evladım, seni incitmeye çalışacaklar. Korkarım yalnız olacaksın o vakit. Seni korumaya gücü yetecek bir başkası bulunmayacak yanında. Bunun için verdim bu taşı sana. O anlar geldiğinde anlayacaksın ne demek istediğimi. Söylediğim sözlerin tekini dahi unutma. Bahtın her daim açık olsun, Mevlâ’m seni korusun evladım!"

Bir vakitler, ölümünden pek kısa bir süre evvel, büyükannesi fısıldamıştı bu cümleleri ona. Sîmin’se verdiği sözü tutarak o günün ardından mecbur kalmadıkça boynundan çıkarmamıştı kolyesini. Sevmişti boynuna büyükannesi tarafından takılan bu hatırayı.
Gözleri önündeki hayal değişti; büyükannesinden kolyeyi aldığı günün görüntüsü yerinde büyükannesinin öldüğü gece gördüğü kabus canlandı. Yıllar öncesinde bile bir uyku diliminin dışına taşamamış olan bu kabus bir anda peyda oluvermişken, Sîmin de onu tanımakta herhangi bir güçlük çekmemişti. Bedeni alevler arasında kalmışçasına yanarken, göğüs kafesi hızla kalkıp inmekteydi. Dudakları arasından süzülmeye hazır, boğazında ilerlemeye çalışan çığlık olduğu yerde takılıp kalmıştı. Beraberindekilerin hiçbiri ne olup bittiğini anlayamayıp da, her biri ortalıkta birer telaşe memuru edasıyla fink atarken, erkek kesimli siyah saçları gibi siyah giysilere bürünmüş orta boylu biri ileri atılarak Sîmin’in suratına okkalı bir tokat indirmeyi akıl edebilmişti.
Yüzüne inen tokatla kendine gelişinin ardından kimseye tek söz etmeksizin banyoya koştu. Sol eli hâlâ boynundaki siyah derinin ucunda asılı duran taşı tutuyordu. Alafranga tuvaletin kapağını kapatarak üzerine oturdu ve boynundaki kolyeyi çözerek eline aldı. Kolye ucunu avucunun içine aldıktan sonra başındaki ağrının hafiflemesi için bir süre beklemeyi uygun buldu. Arkadaşlarından biri kapıya gelmiş ne durumda olduğunu soruyordu. İyiyim ben, diyerek geçiştirdikten sonra derin bir soluk alarak kolye ucunu ilk defa dikkatle incelemeye koyuldu.
Gümüşten bir çerçevenin içine yerleştirilen taş, çerçevenin içini bütünüyle dolduramıyordu. Çerçevenin bir yerinden uzanan ince bir gümüş dal işlemesi taşın üzerinden geçerek hareket halindeki taşın düşmesine mani oluyordu. Kolye ucunun arka yüzündeyse taşın tenine değmesine müsaade eden bir açıklığın yanında, taşın düşmesini engelleyecek iki küçük çıkıntı biri yukarıdan biri aşağıdan olmak üzere taşa doğru uzanıyordu. Taşı her iki taraftan tutarak monte edildiği yerden çıkarabilmek için bir süre zorladıktan sonra taş parçası avucunun içine düştü. Ayağa kalkıp banyo lambasının altına gelerek önce taşı başının üzerinde ışığa doğru bir süre tuttu, ardından taşın içine yerleştirildiği gümüş çerçeveyi aynı şekilde ışığa tutarak onu inceledi. Her ikisinin içerisinde de ışığın yetersizliği nedeniyle okuyamadığı bir şeyler yazıyordu. Banyodan çıkarak arkadaşlarının şaşkın tavırları ardında bir açıklamada bulunmaksızın evi terk etti.
Birkaç saat bilinçsizce direksiyon salladıktan sonra, nihayet hava henüz kararmışken evine vardı. Botlarını salonun ortasına fırlatarak kendini televizyon koltuğuna attıktan sonra yanındaki komodinin çekmecesini açarak mum, çakmak ve sigara pakedini çıkardı. Önce sigarasını, ardından mumu yakıp mumu kül tablasının içine sabitledi. Kot pantolonunun cebine aceleyle tıkıştırdığı deri kayışla kolye ucu parçalarını çıkardı. Önce taşı eline alarak mum ışığına iyice yaklaştırdı ve bir noktada toplanan ışık sayesinde taşın üzerine Arap harfleriyle bir şeylerin kazınmış olduğunu fark edebildi. Ardından taşı bir kenara bırakıp gümüş çerçeveyi eline aldı. Dikkatle gümüş yüzeyi ışık altında incelerken parlak zeminde bir şeyler dikkatini çekti. Çerçevenin iç yüzeyine de Arap harfleriyle bir şeyler işlenmişti. Derin bir soluk alarak elindekileri komodinin üzerine bıraktı, mumu söndürdü ve bir süre arkasına yaslanmış vaziyette ses çıkarmadan, karanlıkta oturdu.
Kolye ucu parçalarına işlenmiş Arap harflerinin ne manaya geldiğini bilmiyor da olsa, bunun bir nevi muska olduğunu adı gibi biliyordu. Babası Selman Bey’den yıllarca büyükannesinin in, cin, büyü, muska masallarını dinleyip durmuştu; aynı şekilde çocukluğunda da birkaç defa büyükannesinin bu uğraşlarına tanık olmuştu. Ama büyükannesinin bu uğraşlarını bilmesi babası gibi Tekinsiz Süveyda’ya olan sevgisini azaltmamış; bilakis onu daha çok sevmesine neden olmuştu. Çocukluğu boyunca en huzurlu anlarını o yaşlı kadının yanında geçirmişti. Yine de yıllarca boynunda sıradan bir büyükanne hatırası olarak taşıdığı kolye ucunun bir muska olduğunu öğrenmesi rahatsız etmişti onu.
Bir anda her şey önemini yitirdi. Zihnindeki tüm düşüncelerden kendini sıyırarak sıcak bir duş almak üzere banyoya doğru ilerledi. Tenine düşen sıcak su damlacıklarının ruhunu arındırdığını hissetti bir süre. Banyodan çıktığında huzurluydu. Üzerine bir şortla atlet geçirdikten sonra salona döndü. Uzun süreli bir kanal gezintisinin sonunda milyon defa izlemiş olduğu siyah beyaz bir filme rastlayıp aynı filmi bir defa daha izlemekte karar kıldı; ama önce mutfağa geçerek yiyecek bir şeyler hazırlamaya koyuldu. Bir sandviç ekmeğinin içine dolapta bulduğu, bir gün evvelden kalma köftelerden ve kestiği birkaç dilim domatesten koyduktan sonra yatak odasının balkonundan birkaç adet sıkmalık portakal almak üzere mutfağı terk etti.
Yatak odasının tavanında asılı duran avizenin ve yatağının başucundaki komodinin üzerinde duran küçük lambanın ampulleri ışık saçıyordu. Bir an duraladı. Odaya banyodan çıktıktan sonra üzerine bir şeyler giymek için girmişti. O sırada yatağın başucundaki lambayı yakmış olsa bile, tavandaki avizeyi yaktığını hatırlamıyordu. İçten içe durumdan rahatsızlık duysa da, dalgınlıkla her iki ışığı da açıp unutmuş olduğuna kanaat getirdi. Kucağında portakallarla tam ışıkları söndürüp odadan çıkmak üzere harekete geçecekti ki; voltaj bir anda yükseldi, her iki ampulde odayı kamaştıran ışıklar saçtı, bir anda patlayarak odayı karanlığa gömdüler.
Voltajın yükselmesi ve ampulün patlaması olağan bir durumdu. En azından o bunu telkin veriyordu kendine. Salondan televizyonun sesi geliyordu; sakinleşmesine yardımcı olsun diye ezberlediği repliklere eşlik ederek uzun koridorda ilerledi. Mutfak kapısından ışık süzülmekteydi. Elektrik işinden anlamasa da, voltaj yatak odasının ampullerini patlatacak derecede yükseldiyse burada da aynı sonuçla karşılaşmamalı mıydı? İçinin daralmakta olduğunu hissetti. Derin bir soluk alma eyleminin ardından aklındaki her şeyi bir kenara iterek portakal suyunu hazırlamaya koyuldu. Beraber yaşadığı sevgilisi Dünya’nın bir diğer ucuna küçük bir iş seyahati için gitmişken, bir başına kalmışlıkla baş edebilmeliydi. Nedensiz baş ağrısı yeniden peyda oldu. Giydiği varla yok arasındaki incecik giysilere rağmen sıcak basıyordu her yanını. Üzerine bir rehavet çöktü, gücünün azaldığını hissediyordu. Son bir gayretle hazırladıklarını tepsiye koyarak salona döndü ve televizyonun karşısındaki koltuğa kendini bıraktı.
Ne çiğnediği lokmalar ne de portakal suyundan aldığı yudumlar olması gereken tada sahipti. Her ikisine de giderek artan buruk, yakıcı bir tat hakimdi. Ekmekten bir ısırık daha aldığında, geride kalan parçanın üzerinde gördüğü pembe lekenin domates dilimlerine ait olmadığını henüz fark edebildi. Zorla ağzındaki lokmayı yuttu. İyiden iyiye ağırlaşan hareketlerle tepsinin kenarındaki peçeteyi alarak dudaklarına götürdükten sonra peçeteyi yokladı. Dudakları kanıyordu. Peçeteye bulaşan kana bakarken içi geçti, olduğu yerde uyuyakaldı.

*

Dar, uzun ve loş koridorda ilerlerken kendinden emin küçük bir kız çocuğunun sesi yol göstermekteydi adımlarına. Koridorun iki yanındaki tüm kapıların ardını yokluyordu, küçük kızı bulmak amacıyla. Her bir kapının ardında bulduğuysa, küçük kız değil; gözlerini kamaştıran, rahatsız edici gün ışığı oluyordu.

"Düşle gerçek arasında tek bir ince çizgi var. Sense, hep o ince çizginin üzerinde oldun. Yaşamın boyunca hiçbir zorlukla karşılaşmadın. Her şey tam tekmil hazır sunuldu önüne. Şimdi bir şeylerin değişme vakti geldi. Kendi ayakların üzerinde durup duramayacağını sınama vakti geldi. Gözlerini iyi aç ve kim yanında, kim elinde keskin bir bıçakla arkanda durmakta; gör. Artık hayatın kendi kontrolünde! Düşleri bırakıp gerçeğin peşinden koş!"

Nihayet koridorun bitimindeki son kapının önüne geldiğinde küçük kız da son sözünü sarf etmiş bulundu. Beklemeksizin kapıyı açarak odaya girdi. Oda ne diğer odalar gibi gün ışığıyla doluydu, ne de koridor gibi loştu. Açık pencereden süzülen ay ışığı pencerenin önünde rüzgarı kesmek istercesine dikilen küçük kızın varlığını ispat etmeye ancak yetiyordu. Karanlıkta birkaç adım daha ilerledi, pencereden dışarısını izlemekte olan saçları iki yanından örgülü, buz mavisi renginde bir geceliğe bürünmüş küçük kıza doğru. Nihayet küçük kıza dokunacak kadar yaklaşmışken, elini uzatıp omzuna dokunmasına mahal vermeden, yüzünü ona döndü gözlerinin yerinde karanlık, dipsiz birer çukur bulunan küçük kız:

"Dikkatli ol! Kimseye güvenme; kimseye!"

Yumruk yaptığı minik avucunu karşısında çığlık atarak gerileyen Sîmin’e uzatarak açtı. Büyükannesinin verdiği mor necef, ucunda takılı olduğu deri kayışla birlikte orada durmaktaydı. Parmaklarını kolyeyi oradan almak için uzattığında kolye bir anda alev alarak yok olurken, küçük kızın avuç içinde sıkışan parmak uçları yandı!

*

Çığlık attığı sanrısıyla korkuyla uyandığında komodinin üzerindeki telefonun çaldığını fark etti. Halsizce kolunu uzatarak gelen telefonu yanıtladı; "Efendim?"
Hattın öbür ucundaki, attığı tokatla girdiği küçük şoktan çıkmasına yardımcı olan Letisya’ydı. Nasıl olduğunu merak ettiği için aramıştı. "İyiyim, sağ ol." diyerek geçiştirmeye kalktıysa da, kendini iyi hissetmediğini her an daha çok kabulleniyordu. Pes etti; "Aslında pek de iyi sayılmam."
"Neyin var? Bugün oradan da hiçbir şey demeden çekip gittin, aklımız sende kaldı! Onca saat hem evini, hem cebini aradık; yanıt dahi vermedin."
"Kendimi iyi hissetmiyorum işte."
"Gelmemi ister misin?"
"Valla kibarlık olsun diye küçük bir "Sağ ol," ile geçiştirecek durumda değilim. Yanımda birilerinin bulunmasına ihtiyacım var. Gelirsen sevinirim."
"O halde yarım saat içerisinde oradayım."
"Bekliyorum da, ben fazla halsizim. Kımıldayacak gücüm yok. Sana verdiğim anahtarları da yanına alabilirsen iyi olur."
"Pekala! Görüşürüz."

Telefonun ahizesini yerine bırakırken gözleri masanın üzerinde duran kolyesinin parçalarına takıldı yeniden. Kucağındaki tepsiyi yere bıraktıktan sonra uzanıp onları avucunun içine aldı; yerinden zorla doğrularak sağ duvarı boydan boya kaplayan kütüphaneye yöneldi. Kütüphanenin alt kısmındaki kapaklı bölümleri bir süre karıştırdıktan sonra bulduğu içi boş, sedef kakma bir kutunun içine avucundakileri itinayla yerleştirerek koltuğuna geri döndü, elindeki kutuyu da komodinin üzerine bıraktı. Tepsinin kenarındaki kanlı peçeteyi fark ettiğinde dudakları geldi aklına. Koridordaki aynada dudaklarına bakmak için salondan çıkarken açık televizyonu kapattı.
Dudaklarının etrafında kanın ne yaşından ne de kurusundan eser vardı. Hayretle yansımasına bakakalmışken ağzının içini –dilini, damağını- incelemeye koyuldu. Gördüğü ve tadını aldığı şey bir sanrıdan mı ibaretti? O halde peçetedeki kan neyin nesiydi? Yanılgılarla dolu bir gün geçirirken kafasını bunlara yormak gücünü tüketiyordu. Eve girdiğinde aynanın önüne bıraktığı omuz çantasından sakinleştirici ilaçlarını bulup, bir bardak su eşliğinde ilaçları içti. Yazık ki; günümüz gençliğinin pek çoğu gibi o da erken yaştan itibaren bu ilaçlara başvurmak, bir cümleyi iki defa tekrarlatan yaşayan ölüler arasına katılmak zorunda kalmıştı. İlaçları kullanmak için pek geçerli bir nedeninin olduğundan söz etmek mümkün değildi. Ara sıra ortaya çıkan sebepsiz daralmaların ve ani sinir krizlerinin ardından uzayıp giden bunaltıcı dakikalar yeterli bir neden değildi; en azından bunların üstesinden gelmeye çalışmalıydı!
Salona geri döndüğünde müzik setine Skunk Anansie’nin Good Things Don’t Always Come To You parçasıyla başlayan karışık bir CD takarak kanepeye uzandı. Uyumak istiyordu. Zihnindeki düşünceler bulanıklaşırken kafasındaki ağırlığa tebessüm etmeye koyuldu.

"Gel, düşlerimi dile getiren güzel yüzlü melek. Zihnimin kilitli kapıları ardındaki tozlu sandıkları aç bir bir. Kutsa kirlenmiş ruhumu; özündeki merhametle okşa benliğimi... Amin!"

Göz kapaklarının yavaşça kapanmasının üzerinden on dakika geçmemişti ki; kapının kilidinden tıkırtılar yükselmeye başladı. Açılan kapıdan içeri Letisya girdi. Üzerindeki kısa ceketi kapının yanındaki askıya astıktan sonra çantasını sürükleyerek salona girdi. Ayakucundan yere düşmüş küçük ince battaniyeyi alarak Sîmin’in üzerine örttü. Müzik setindeki CD’yi çıkartarak TV’yi açtı. VCD Player’a 1990 yılında ikinci defa çekilen ve içeriği dolayısıyla yasaklanan, zamanının korku günümüzün komedi tadındaki Night Of The Living Dead filminin CD’sini taktı. Bir süre sonra geç gelen diyaloglardan rahatsız olarak ilgisini başka şeylere yöneltti. Kütüphaneden bir kitap seçmek için yerinden kalkmak üzereyken komodinin üzerindeki sedef kakmalı kutuyu fark etti. Sîmin’le beraber gittikleri bir seyahatte almışlardı bu kutuyu, kendisi de sedef kakma bir tavla takımı almıştı. Yüzünde bir tebessüm belirdi. O günlerde Sîmin’le oldukça iyi giden bir dostluğu vardı. Onunla vakit geçirmekten zevk alıyordu, bir sahaf dükkanı açmak istiyorlardı, en önemlisiyse o dönemlerde Letisya henüz Sîmin’i kıskanmıyordu.
Sedef kakma kutunun kapağını kaldırdığında Sîmin’le tanıştığı günden bu yana boynundan çıkardığına tanık olmadığı kolyenin parçalarını gördü. Ametist taşın üzerinde parmaklarını dolaştırırken pürüzsüz, koyu renk taşın yüzeyinde bir şey sağ elinin baş parmağını kanattı. Çantasından çıkarttığı bir peçeteyle hem taşın yüzeyindeki bir damla kanı, hem de kendi parmağını sildi. Parmağını neyin kanattığını anlamaya çalışırken taşın yüzeyinde birtakım işaretler gördü. Komodinin üzerindeki çakmağı alıp yaktı ve taşa doğrulttu. Taşın yüzeyine kazınmış Arap harflerini okudu. Habis bir tebessüm yerleşti suratına. Taşı kutuya bırakıp bu defa deri kayışla gümüş çerçeveyi aldı eline. Deri kayış üzerinde bir şey bulamadıysa da, gümüş çerçevenin içinde de bir şeyler yazıyordu. Elindekileri sedef kakmalı kutunun içine geri bıraktıktan sonra bakışlarını Sîmin’e yöneltti. Kız yattığı yerde huzursuzca kıpırdadı.

"Ne dersin dostum, bir şeyler değişecek mi?.. Yazık ki bundan sonra senin için bir şeyler yolunda gitmeyecek gibi!"

Çantasından cep telefonunu alarak hızlı adımlarla banyoya gitti. Aynadaki yansımasına bakarak dişlerini incelerken çoktan telefon numarasını tuşlamış ve yanıt beklemeye koyulmuştu. Biraz sonra gürültülü bir müziğin üzerine kapanan bir kapının ardından genç bir adam sesi yanıt verdi:

"Naber fıstık?"
"Lanet herif! Niçin yanıt vermiyorsun bir saattir? Yine hangi cehennemdesin?!"
"Sinirlenme be güzelim. Her zamanki cehennemimdeyim. Gürültüden sesini duyamam diye dışarı çıktım. O yüzden geç yanıt verdim."
"Her neyse. Ne bok yersen ye; ama sana işim düştü. Hem de oldukça acil!"
"Oooo! Küçük hanımımızın bir emri olur da yerine getirmez miyiz? Neymiş o bakalım?"
"Birkaç saat içinde mesaj atarak bir adres yollayacağım sana. O adrese gideceksin. Evde büyük ihtimal bir kız olacak. Sana mesajı attığım vakit evden yeni çıkmış olacağım. Kız uyanık olabilir; ama ilaç almış sanırım, şu anda fil gibi uyumakta. Uyansa bile etkisi tam olarak geçmemiş olacaktır. Ben de bir iki hap daha almasını sağladım mı muhakkak uyuyor olur!"
"Vay be! Bana ziyafet hazırlıyorsun ha?!"
"Sus da dinle iki dakika! Evde sedef kakma bir kutu içerisinde gümüş bir kolye var. Salondaki komodinin üzerinde duruyor. Sen geldiğinde başka bir yere kaldırmış da olabilir. Ne yapıp edip o kutuyu bulup bana getireceksin. Evi talan et, birkaç parça eşya daha yürüt; ama sakın ola kıza bir şey yapmaya kalkma. Yüzünü görmesin, sesini işitmesin. Anladın mı?"
"İyi de gümüş bir kolye için böyle bir tehlikeli işe niye bulaştığımızı anlamadım. İkincisi madem oradasın, sen neden yürütmüyorsun malı?"
"Çünkü bu işi senin yapmanı istiyorum, tamam mı bay ukala?"
"Kızma hatunum. Hallederiz de karşılığı ne olacak?"
"Ha hah! Elbette! Bir ara karşılıksız bir şeyler yapmayı öğrensen fena olmayacak. Ne istiyorsun?"
"Sence?"
"Pekala! Hayatımın bir süresini işgal etmen keyifli bile olabilir. Kutuyu alır almaz benim eve gel."
"Koşarak! Ha hah!"

Telefonu kapattıktan sonra bir süre daha izledi aynadaki yansımasını. Kısacık saçlarının beş yıl önce beline kadar uzanan hayali geldi gözlerinin önüne. Hayata ve onu yaşayanlara karşı, hayatın ona olduğundan daha acımasız olacağına dair yemin ettiği gün kestirmişti saçlarını da. Şimdiyse yeminini yerine getirmeye her zamankinden daha yakındı.
Banyo kapısındaki tıkırtıyla düşünce dünyasından sıyrıldı, musluğu açarak ellerini yıkadı, kapıyı açarak dışarı çıktı. Sîmin kapıda bekliyordu.

"Hoş geldin."
"Çok kötü bir ev sahibesisiniz bayan. Çok da uykucusunuz."
"Üstünüze afiyet öyleyimdir biraz! Sen geç içeri, ben yüzüme su çarpıp geliyorum."

Birkaç dakika sonra salona, Letisya’nın yanına, döndüğünde yüzünde zoraki bir tebessüm vardı. "Benim canım bol köpüklü bir Türk kahvesi istiyor. Sana da hazırlamamı ister misin?" Bu Sîmin’in klasik bir, konuşmak istediğim çok şey var, girişiydi. Letisya yerinden kalkarak söze başladı:

"Kahvenin yanında ikram edeceğin likörün de varsa, neden olmasın?"
"Ah! Her zaman işini bilirsin zaten."
"Hak ettiğin gibi yaşamak için gerekli değil mi bu?"
"Hadi! hadi! Çok konuşma da gel benimle mutfağa!"

*

Sîmin, mutfak tezgahına oturmuş elinde tuttuğu boş kahve fincanından başını kaldırmadan büyükannesiyle başlayıp bugüne kadar süregelen tüm hikayeyi anlatırken; Letisya, bir fincan kahveyle içmek için açtığı likör şişesini çoktan yarılamış bir halde, arkadaşının daha evvel hiç bahsetmediği mistik büyükannesini kafasında tam bir şekle sokmak için çabalıyordu.
Arada Sîmin’in dolduramadığı pek çok boşluk olsa da, garip bir şekilde tüm hayatının büyükannesinin çizdiği yollar üzerinde geçtiği inancı kol geziyordu ortalıkta.

"Durum bu! Ne düşünüyorsun?"
"Basit bir kuruntu, diyebilirim. Tamam pek tekin bir insan değilmiş büyükannen; ama senin için kötü bir şey yapmış olabileceğini nasıl getiriyorsun aklına? Hem bilirsin, ben de az buçuk uğraşırım bu işlerle. Bana güveniyorsan, ona neden güvenmeyesin ki?"
"Beni lanetlemiş, üzerime kara büyüler yapmış diye iddia etmiyorum ben de. Ne bileyim! Bugün bir tılsım daha buldum mesela. Hatırlarsan köşkten ayrılış nedenim de evin her bir deliğinden çıkan muskalardı."
"Evet! Ama sorarım sana: O evden ayrıldıktan sonra artmadı mı bu huzursuzluk?"
"Orası öyle; ama iyi ya da kötü, hayatımın sıradan bir insanınkinden farksız olmamasını istiyorum. Ben yaşayayım, ben öleyim. Birilerinin müdahalesi bulunmasın hayatımın her ân’ında. Hele ki, ne kadar değer verirsem vereyim, toprağın birkaç metre altındaki birilerinin müdahalesine hiç ihtiyacımın olduğunu sanmıyorum!"
"Sen nasıl istersen! Müdahale edebileceğimiz bir şeylerin olduğunu düşünmüyorum gerçi; ama senin için ne yapmamı istiyorsun?"
"Bir şey yapmak mı?"
"Evet; bir şey yapmak? Gelmemi bu yüzden kabul etmedin mi? Ne yapmamı istiyorsun?"
"Lanet olsun, Letisya! Dostum değil misin? Seni çağırdıysam bu durumdan sıkıldığımdan, bir şeyleri paylaşmak istediğimden, huzursuz olduğumdan ve yanımda birinin bulunmasına ihtiyaç duyduğumdan. Çık git buradan!"
"Be! beni kovuyor musun?"

Gün boyu süregelen gerginliğinin de etkisiyle öfkesi her zamankinden daha nedensiz ve daha kuvvetli bir şekilde ortaya çıkmıştı. Mutfak tezgahından aşağı atlayarak indi, mutfak kapısının sağ yanındaki duvara monte edilmiş ecza dolabında ilaçlarını aramaya başladı. Daha önceki ilaçları alışının üzerinden ne kadar vakit geçtiğini hatırlamıyordu. Daha da önemlisi o ilaçları aldığını dahi hatırlamıyordu. Ağzına birkaç tane küçük renkli hapı attıktan sonra Letisya’ya döndü:

"Seni kovmuyorum. Sinirlendim ve seni kırmak istemediğimden gitmeni söylüyorum. Bu şeyin öfkeye dönüşmesini istemiyorum. Sorular sorup ya da beni anlamayıp çileden çıkmama neden olma. Tanıyorsun beni."
"Pekala gidiyorum. Sana diyecek bir sözüm yok. İlaçlarını daha düzenli al bu aralar. İhtiyacın olduğunda da beni ara; ama geri yollamak için değil. İyi geceler."

Letisya kapıdan çıkıp giderken Sîmin’in soluk alıp verişleri düzensizleşmeye başlamıştı. Mutfak tezgahına tutunurken dizleri güçsüzleşti, yere yığıldı. O halde uyuyakaldı.

*

Turgut, cep telefonuna gelen mesajı okuduktan kırk beş dakika sonra birasından son yudumunu da alarak arkadaşlarının yanından ayrıldı. Arabasıyla adresteki binanın önünden hızla geçerek ilk önce ortalığı kolaçan etti. Letisya’ya güvenmenin doğruluğuna inanmayanlardı. Kendi de matah bir adam değildi; ama cümle alem verdiği her sözü canı pahasına yerine getirdiğini de bilirdi. Hayatının son on beş senesine dair pek bir şey hatırlamıyordu. İşin kötü yanı; hayatının son on beş senesinde ayık bir halde yatağına girip girmediğini dahi hatırlamıyordu. On üç yaşındayken pek kıymetli biseksüel ağabeyi tarafından pek de hoş olmayan birtakım emeller doğrultusunda kullanıma maruz kalınca evden kaçmakta ve pis bir hayata bulaşmakta bulmuştu çareyi. Gel zaman git zaman her viranede adı anılan, her bir pislik söz konusu olduğunda şüpheliler listesinin başını çeken isim olup hayatının ilk başarısına sahip olmuştu o da kendi alanında. Kötü işlere bulaşmış iyi bir adam olarak tanımlanırdı kısaca.
Ortamın temizliğinden emin olunca bir sonraki sokağın başına arabasını park ederek hızlı adımlarla adresteki binaya doğru ilerledi. Apartman dairesinin penceresinden ışık süzülüyordu. Küçük bir deneme yapmaya karar vererek kapının ziline üç defa peş peşe bastı. Olması gerekenden uzunca bir süre herhangi bir yanıt alamayınca, apartmanın aralık sokak kapısından içeri süzülerek merdivenleri tırmanmaya başladı.
Kapının önüne geldiğinde derin bir soluk alarak üst katlardan kimsenin inip inmediğini yokladı. Ortalık son derece temizdi. Deri ceketinin iç cebinden çıkardığı orta kalınlıktaki bir tel parçasıyla, şaşılacak şekilde, bir zorluk çekmeksizin kilidi yerinden oynatarak çelik kapıyı açtı. Yüzüne yerleşen habis tebessüme yanıt olarak yarı açık kapının önünde küçük bir reverans vererek, kendini içeri buyur etti. Kapıyı elinden geldiğince sessiz bir şekilde kapayışının ardından mutfak kapısından süzülmekte olan ışığı fark ederek yarım ağızla bir küfür savurdu. Elini yeniden ceketinin iç cebine atarak duruma uygun bir şeyler aramaya koyuldu. Gülünçtü; ama ona ayaklı saldırı/soygun/ölüm makinesi denebilirdi. Elini hangi cebine atsa içinde bulunduğu ân’a uygun bir şey muhakkak bulurdu ki; o anda eline gelen uzun ve kalın bir ip parçası bu savı doğruluyordu.
İpi iki elinin etrafına dolayıp gerdirdikten sonra hızla mutfağa daldı. Eve hakim olan ölüm sessizliğinin nedenini anlamalı mıydı? Üzerinde incecik atleti ve kısacık şortuyla her erkeğin aklını çelebilecek güzelliğe sahip bir kız mutfak zemininde ölü mü; yoksa baygın mı, belli olmayan bir halde yatarken aklında yine bunun Letisya’nın bir oyunu olabileceği düşüncesi peyda olmuştu. Kızın yanında diz çökerek nabzının atıp atmadığını kontrol etti. Şükür ki, sadece baygındı. İçi kızın o halde orada bulunmasına el vermedi. Narin bedeni kucaklayarak yatak odasını aramaya koyuldu.
Kızın ince uzun yüzünün sağ yanını kaplayan beş - altı santimlik bir dikiş izi vardı. Aynı izin biraz daha geniş olanından kendisinde de bulunduğunu hatırlayarak gülümsedi. Hayatına giren her kadın bu yara izinin onu inanılmayacak kadar çekici kıldığını dile getirirdi. Kucağındaki kızın yüzüne baktığında bunun ne demek olduğunu daha iyi anlıyordu. Böyle bir durumda ondan ân’ın tadına varması, durumdan istifade etmesi beklenir olsa da; bu defa bir şey tarafından engellendi. Hayatının son on beş yılının en masum anlarını yaşadığı iddia edilebilirdi. Yatak odasını bulduktan sonra kızın yanağına incinmesinden korkarak bir öpücük yerleştirdi ve biraz daha oyalanacak olursa onu izlemeye devam ederken birileri tarafından yakalanacağını bilerek hızla odadan dışarı çıktı.
Salonu ve salondaki komodin üzerinde duran sedef kakmalı kutuyu bulmak hiç de zor olmadı. Kutunun içindekini kontrol ettikten sonra bunun için mi oraya gelmiş olduğunu sordu kendine. Ardından bu soruyu sorduğuna pişman oldu. Az evvel bulduğu şey uğruna yakalanmayı bile göze alabilirdi. Buraya gelmiş olmasından son derece hoşnuttu. Salondan tam çıkmak üzereydi ki, televizyonun üzerindeki fotoğraf çerçevesini fark etti. Fotoğrafta Sîmin’in ve sevgilisi olduğu her halinden anlaşılan yakışıklı bir adamın gülen yüzleri görülüyordu. Fotoğrafa bakarak; "Umarım ne kadar şanslı olduğunun bilincindesindir dostum." dedikten sonra ileri doğru bir adım attığı gibi geri döndü. Çerçeveyi yerinden aldı, içinden fotoğrafı çıkardı ve ortadan ikiye ayırdıktan sonra içinde Sîmin’in bulunduğu parçayı ceketinin iç cebine attı.

*

Telefon hafızasına girerek "L" hafinin üzerinde bulunduğu "5" tuşuna bastı. Alt ok tuşuna da iki defa bastıktan sonra doğru ismi buldu. Bu defa "yes" tuşuna basarak telefonu kulağına götürdü. Biraz sonra Letisya hattın öbür ucunda belirdiğinde, beklediği gibi, aynı soğuk ve emreder sesin telaşlı sözleri işitildi: "Hallettin mi?" Az evvelki masumiyetin üzerine bu kara kanatlı melek çekilmeyecek gibiydi.

"Evet bebeğim. Hazırlan bakalım. On beş dakika sonra yanındayım ve bu gece benim için ölmeni istiyorum."
"Oooo! Ara sıra harikulade bir adam oluyorsun; ama ne senin için ne de bir başkası için ölebilecek biri değilim. Sen gel ve ân’ın tadına varmaya bak."

Karşılıklı atılan küçük kahkahalarla telefonları kapadılar. Turgut telefonda belirttiği gibi on beş dakika içinde Letisya’nın evine vardı. Yanındaki koltuğa bıraktığı kutuyu eline alarak arabadan indi ve apartmana girdi. Asansörü çağırmak için düğmeye basmak üzereydi ki, bunun iyi bir fikir olmadığını düşünüp koşar adımlarla altıncı kata çıkarak zili çaldı. Letisya kapıyı açar açmaz elindeki kutuyu havaya kaldırarak yüzündeki habis tebessümün eşliğinde bir süre salladı. Kız, kutuyu Turgut’un elinden almak üzere ileri atıldığında bir hamleyle kızı belinden yakalayarak dudaklarına yapıştı. Bu gibi durumlarda Letisya’nın ne gibi bir tepki vereceği belli olmazdı. Ya cüretinden dolayı karşısındakini gazabına uğratırdı, ya da hükmeden olmak kaydıyla karşısındakine karşılık verirdi. Turgut da hamlesini yaparken Letisya’nın tırnaklarının ensesine saplanmasını bekliyordu. Oysa geri püskürtülmeyi bekleyerek giriştiği taarruzda zafere ulaşacağının işaretini veriyordu karşı taraf. Kız bacaklarını küçük bir sıçrayışla Turgut’un beline doladı. Turgut, kucağında Letisya olduğu halde, salona kadar ilerlemeyi başarmışken kapının hemen yanındaki koltuğa devrildiler. Letisya, Turgut’un gömlek düğmelerini çözmeye çalışırken Turgut kızın ince askılı geceliğini çoktan üzerinden sıyırmıştı. Letisya, birden yüzüne sürülen deri ceketin iç cebinde Sîmin’in fotoğrafını gördü. Hiçbir şey belli etmemeye çalışarak Turgut’un bedenini üzerinden atıp ayağa kalktı, yerdeki geceliği alarak üzerine geçirdi.

"Ne? Ne oldu şimdi?"
"Yok bir şey!"
"Ne demek, yok bir şey?! Hadi ama bebeğim! Ben kimsenin karşısında bu kadar küçülecek bir adam değilim. Su koyuverme şimdi ve beni sana karşı zor kullanmak zorunda bırakma."

Zoraki bir kahkaha attı ve devam etti: "Ne bu yani? Sen şimdi beni tehdit mi ediyorsun? Hem su koyduğum falan yok! Sadece lavaboya gitmem lazım."
"Ha! Tamam o halde. Ne yapacağını hiçbir zaman kestiremiyorum; korkutuyorsun beni. Yürü bakalım ve çabuk ol. Bekletme!"

Letisya banyo kapısını hızla kapadığında sinirden tırnaklarıyla avucunu kanatmak üzereydi. Görünüşe bakılırsa sevgili dostu avucunun içindekilerden birini daha ele geçirmek üzereydi. Öfkeden gözü dönmüş bir halde hızla banyo dolaplarını boşaltmaya başladı. Deodorantlar, makyaj malzemeleri, havlular dolaptan dökülüyordu. Nihayet sivri uçlu, iri bir makas buldu. Aynadaki yansımasını izleyerek makası elinde ne şekilde tutarsa görülmeyeceğine dair küçük bir prova yaptı.
Turgut’un yanına geri döndü. Koltukta az evvelki konumlarını alıp çırılçıplak kaldıklarında, yere atıp ayağıyla deri koltuğun altına ittirdiği makası yerinden aldı ve Turgut’un gözlerinin içine bakarak; "Yazık ki az evvel ceketinin cebindeki fotoğrafı gördüm ve semin için kötü bir plan hazırladım." diyerek elindeki makası üst üste birkaç defa Turgut’un sol böbreğine sapladı. Makas Turgut’un böbreğine saplı dururken adamı üzerinden bir defa daha atarak yerinden kalktı:

"Tüm çabam o kaltaktan intikam almak ve sen bile bana arkamdan saldırıyorsun. Şunu aklına sok ibne herif; ben fahişe değilim! Anlıyor musun?"

Turgut yerde kıvranırken, o koşarak mutfağa geçti ve bulduğu en iri et bıçağıyla salona döndü. Turgut’un yanında dizleri üzerine çöktü; "Aç gözlerini!.. Bak! Bununla ne yapacağım biliyor musun?" Turgut hâlâ kıvranırken gözlerini açmıyordu. Letisya gülümsedi; "Bu gece benim için ölmeni istiyorum bebeğim." dedikten sonra Turgut’un boğazını kesti.

© MMIII - MMIV - göLg€