SEMENDER’in SON ŞANSI
Meşhur ve mağrur Taksim Meydanı’nın karşısındaki büyük otelin yanından, metro çıkışının karşısından aşağılara doğru inen bir yol vardır. Bu yol zamanının ünlü ve çok bilindik gazinolarından birinin arka girişine gider ve orada -gazino otoparkının karşısından- bir bıçak ile ortadan ayrılmış gibi ikiye bölünür. Bu noktadan itibaren insan trafiği çok sayılabilecek iki eski sokağı oluşturarak, dolambaçlı dar yollar izleyerek sahile kadar uzanır.
Diğerlerini, yan yolları ve gazinoyu unutma lüksüne sahipsek de, bu sokaklardan özellikle biri bizi ilgilendiriyor; bunu aklımızda tutmaya çalışalım.
Kadim şehrin en eski mekanlarından olmasa da, bu iki sokak, iki asrın üzerinde bir geçmişe sahip, geçen asırla birlikte toplumumuza zerk olan Batılı anlayışın eğlence görüşünün bel kemiğini oluşturan Beyoğlu’na uzanıp giden dar sokaklar için bir ana arter olması gibi özelliklerinin yanında, kısmen gözden uzak oluşu ve eğlence mekanlarıyla var olan komşuluğu münasebetiyle hayli ilgi çekicidir.
Hedef göstermek, kötü izlenimler bırakmak istemem; ama gece saatlerinde yolunuz oraya düşerse dikkatli olmanız gerektiğini açıkça belirtmeliyim. Yoksa Ali M. Demir’in alışılmadık şekilde, o gece yaşadığı olayları sizde yaşayabilirsiniz. Ve sizi temin ederim, bu hayatınızın en güzel deneyimi olmaz.
I
ALİ M. DEMİR
Yazdan ya da bahardan ödünç alınmış sıcak bir eylül günü hapis olduğu evinde gayet keyifli bir öğleden sonrası yaşıyor olmak, Ali M. Demir için bir alışkanlık değildi.
Mutlu bir şekilde, henüz yaptığı sıcak ve acı kahvesini yudumladı. Garip bir adam olduğunu düşündü. Böyle bir havada daha soğuk şeyler içmesi gerekirken o dumanı üzerinde tüten, sıcak ve acı bir kahve içiyordu. Gariplik, türüne bahşedilmiş küçük bir sadaka ya da ihsan ise; o en büyük payı kapmış topal bir dilenciydi belki de. Garipliğine şükretmek için ellerini gökyüzüne kaldırıp dua etmeden hemen önce, evin içerisinde bir oraya, bir buraya koşturmaktan yorgun düşen kedisinin çorapsız ayaklarına sürtünmesi ile kendine geldi. İçinde bulunduğu durumu tarttı, düşündü ve düşündüklerine kaçıp gitmek için birkaç nefeslik süre tanıdı.
Eğilip kediyi kucağına aldı. Alacalı bulacalı yüzünü boştaki eliyle kapattı ve başının arkasını öptü. Kediyi yere bıraktı; eskimiş deri koltuğuna çöküp kafasının içinde kediden geri kalmayacak kadar karmaşa yaratan, ortalığı yıkıp döken düşüncelerine daldı.
Ali tam yirmi beş yaşındaydı. Üniversite mezunuydu. Müzik dinlemeyi ve sinemayı severdi. İyi bir ailesi vardı; herkesin ihtiyacı olan türden bir çift, son derece iyi eğitimli birer ebeveyn, üstelik şu aralar kendisini evlatlıktan reddetmiş olan ideal bir anne ve baba... Kısa saçlarını elleriyle dağıtıp geriye yaslandı.
Babası bir mühendis olmasını istemişti her zaman; annesi ise, onu büyük bir şirketin yöneticisi kadrosunda görmeyi bu dünya üzerindeki birçok şeyden daha fazla dilemişti uzun yıllar boyunca –Ali adam olmayacağını belgeler şekilde uyuşturucu satarken yakalanana dek de diyebiliriz... Mor halkaların acımasızca çevrelediği kızarmış, yorgun gözlerini ovaladı ince parmakları ile.
Hayatının tamamı bu değildi tabii ki. Ali son dört yıldır uyuşturucu satıyordu; bu şehrin en iyilerinden biriydi. Kedisini uzandığı yerden, ayaklarının dibinden aldı ve gözlerinin içine bakarak konuşmaya başladı.
“Ben bir satıcıyım, Kukla. Layıkıyla yapabildiğim tek şey budur... Bir gün eğer kafanı dağıtmak, yeni bir şeyler denemek, uçmak ya da ölmek istersen araman gereken kişi benim.” Göz kırptı; “Emin ol, o an geldiğinde ihtiyacın olan şeyi sana bulabilecek tek kişi benim...”
Kedi sakince miyavlayıncaya kadar öylece kaldılar. Bir miyavlama ikisine de ne olduklarını hatırlatıyordu: Kedi ve kediyi tutan uyuşturucu satıcısı; bunun yanında o mağrur kedinin sahibi olan sefilin yıkık dökük hayatı... Gece saat on ikiyi vuran Victoria tarzı, uzun ve gonklu saatin Külkedisi’ne ifade ettiklerinden çok ama çok farklı bir şeyler vardı bu miyavlamada. Ali düşündü: Eğer iyi kalpli Peri Annesi, Külkedisi’ne ‘kedi miyavlayana’ kadar vakti olduğunu söyleseydi Sindirella ne kadar eğlenebilirdi ki?
Adamın biri karşısına çıkıp da; “Bunlar, bunlar senin… Ama saat onu vurduğunda öleceksin; şimdi git ve eğlenmene bak!” dese, acaba ne hissederdi? Böyle bir şeyin ansızın olması ona başlarda bir hüzün, sonra da bir umursamazlık kazandırmıştı zaten.
Bu ülkede, Ali ve yaşıtları için doğduktan sonra öğrenilecek elle tutulur ilk şeyin Susam Sokağı’ndaki yeşil suratlı, yavşak ötesi görünümlü ve huzur bozucu yapay huysuzluğu ile ‘Kırpık’ hayvanı olmadığını biliyordu. Yaratıklar olsa da olmasa da (buna onun için çocukça bir ilah olan ‘Kurabiye Canavarı’ da dahil) ilk fark edilecek şey ölümdü. Beş yaşındayken bunu fark etmişti, sekiz yaşında o uyduruk diziyi seyrederken bundan emindi artık.
Ama şöyle de bir şey vardı: Bu ülke de kadercilik hakimdi. Saçmalık ile kurgulanmış -üzerinde dumanı tüten bir parça kalın bokun adı olan- gerçeklik ve Tanrı’nın küçük bir oyunuydu sanki hayat. Her şeyi bildiği halde insanlara acı çektirmek için Ali gibi zavallı, umutsuz ruhların eline birer hayat tutuşturup bu kubura göndermesi hiç de adilce değildi. Ama bir Tanrı’ysanız böyle şeyleri hesapsızca yapabilirdiniz -ve bu ülke de Arapça adının her gün birkaç defa telaffuz edilişiyle- “Sadece bir tane Tanrı var!”dı...
Ellerini açtı ve kedinin yere düşmesini izledi. Biraz önceki nezaketi yok olmuştu. İşaret parmağını kediye doğru uzattı; “Bir gün eğer...” diye mırıldandı. Kedi tekrar miyavlayarak hızla oradan uzaklaştı.
Ali tekrar koltuğuna yaslandı. Elini uzatıp koltuğun yanında duran sehpanın üzerine bıraktığı kahve kupasını aldı. Büyük bir yudum aldıktan sonra onu aldığı yere, yarı otomatik tabancası ile küçük bir jelatin pakete sarılmış yeşil tozun yanına bıraktı. Tekrar düşüncelere daldı.
“Menderes Ali Demir…” diye söylendi suratında muzip bir gülümsemeyle; “Herkes yanlış söyler amına koduğumunun ismini! Yanlış olanı o kadar çok duydum ki, bazen ben de kendime Menderes Ali diyorum; gerçeği Ali Menderes unutma tamam mı?”
Babası koyu bir demokrat partiliydi Ali’nin. İlk adını 1950’lerde epey popüler olan bir siyasetçinin adından esinlenerek koymuştu. Lise yılları boyunca başka hiç Menderes tanımamıştı Ali; ama tüm ülkede bu isme sahip, şu anda kırklı yaşlarını yaşayan bir çok adamın olduğuna emindi. Hayır, hayır! Menderes adındaki adamlar şu sıralar ellili yaşlarında olmalıydılar. Tüm elli yaşındaki adamlara hatırı sayılır bir küfredip beyninde dolaşıp duran bu saçma fikir karmaşasından kurtulmaya çalıştı.
Küfürlerle birlikte odayı dolduran kahkahalarının sebebi ise başkaydı. Neden adamın ilk adı yerine soyadını kendisine verdiklerini anlamaya çalışıyordu şu an. Bunun yanında bu ülkede Ecevit adındaki otuzlu yaşlarını yaşayan bir çok erkeğin de benzer bir soruyu kendilerine sorduklarından da emindi. Adının içinde Ecevit kelimesi barındıran tüm Türk’lerin yaşları otuz beş ile kırk arasında olmalıydı; iki tanesi hariç tabii ki. En azından onlar kesinlikle o yaşlarda değillerdi.
Babasını düşünüp okkalı bir küfrü dudaklarının arasından saldı. Üniversite bittikten sonra –yaklaşık dört yıl önce- kendisini evden kovduğu gün aklına gelmişti. Dalgalanan zihnini kontrol etmeyi bir kenara bıraktı. Bütün bunların bir sebebi varsa bile, Ali şu an onunla ilgilenmiyordu. Kötü bir şekilde babasına odaklanmıştı, küfretmeye devam etti.
Babası bir orospu çocuğuydu... Kötü işlere karışmış olabilirdi; ama halen onların çocuğuydu. Sokağa bir ders vermek, egemenliğini tattırmak kaygısıyla salıverilmesinden sonra babasının suratını hiç görmemişti. Büyük ihtimalle Ege’de bir yerlerde bu olaylar yaşandıktan sonra satın aldıkları yazlıkta keyif çatıyor olmalıydı. Babası dünyanın gördüğü en büyük orospu çocuğuydu şu anda Ali için.
Annesi ise başka bir saçmalık boyutundan ‘lütfen’ gelmiş bir Saçmalıklı’ydı! Tam bir muammaydı. Kocasını haklı bulup aynı zamanda da oğlunu seven her kadın kadar kendini bahtsız ilan edip kendi köşesine çekilmeyi tercih etmişti. Ali’nin kıçında patlayan babacan tekmeye müdahale bile etmemesine karşın, her sene örme çoraplar –annesi bir memur emeklisiydi ve emekli olana kadar eline değil örgü şişi, iğne bile almamışsa da; emekli olduktan sonra kendini (sipariş üzerine) giyim sektörüne adamıştı-, kazaklar, vesaireler vermek bahanesiyle bir kez bu eve gelir ve her zaman beraberinde taşıdığı bir sürü azarlama, uyarı ve en nihayetinde de sızlanmalarıyla Ali’nin birkaç aylık keyfini toptan kaçırır, defolup giderdi.
Ali, annesi hakkında düşündüğü bu kötü şeyler yüzünden kendisine kızdıktan sonra yanındaki sehpaya uzandı. Tabancasının, yeşile boyanmış şeffaf paketin ve en sonunda da kahve kupasının üzerinden hayali sıçrayışlar gerçekleştirip televizyon kumandasını aldı.
Biraz fazla düşünceli bir gün geçiriyordu ve aniden ortaya çıkan bu “Evsel –bütün bir ulusa bunu kabul ettiremeyeceğine göre- Düşünme Günü”nden en az zararla çıkmanın tek yolunun kafasını dağıtmak olduğuna karar verdi. Gözleri parıldadı. Kumandanın yanında duran, parıldayan kobalt mavisi çeliğe baktı.
“Kafamı dağıtmalıyım...” diye tekrarladı. Kumandayı uzattı ve televizyonu açtı; “Ama onunla değil!”
Bir sürü kanal gezdi. O saatte yayınlanan birkaç filmi alıcı gözle süzdükten sonra sıkıntılı bir suratla televizyonu kapattı ve kumandayı yandaki koltuğa fırlattı.
Başını ellerinin arasına alıp tekrar düşüncelere daldı. Bugün yirmi yedi Eylül’dü. Derin bir nefes aldıktan sonra tekrar tabancanın ve yeşil toz paketinin üzerinden uzanıp kahve kupasına dokundu. Elini her uzatışında sehpanın üzerindeki nesnelerin adlarının giderek kısalmasına bir anlam vermeye çalıştı. Bunu gerçekten de denedi; yani yitik, bitik hayatında anlam verdiği onca şeyden sonra elinde kalan son anlamların, neden etrafındakileri tanımlamaya yetersiz olduğunu anlamaya çalıştı.
Gözlerini tavana dikti. Daha sonra bunun da süper-saçma bir düşünce olduğuna kanaat getirip daha fazla düşünmeden fikri ve yanındaki eşantiyon kafa karıştırıcıları ‘siktir’ edip bütün gün kafasında kurduğu onca yararsız ve gereksiz düşünce gibi kaldırıp yandaki koltuğun üzerine fırlattı.
Koltuğun üzeri bugün hayatında yer işgal eden, bir anlamı olan; ama artık kendisine ait olmayan şeylerle doluydu: Bilinen şeyler, anlamsız şeyler, şu an ona sadece ‘şey’ olarak görünen şeyler, vesaireler ve huzur bozan ayrıntılar...
Babasının ve annesinin, televizyonun sadece yakalayabildiğin kadarına sahip olabildiğin güzel filmlerinin ve de –işte burası çok önemliydi- buna hiç de benzemeyen bir başka yirmi yedi Eylül öğleden sonrasında kendisini terk eden sevgilisinin güzel, çekici ve baştan çıkarıcı anılarının canı cehennemeydi. Durdu; kibar olmaya lüzum yoktu şu an, hepsinin anasını sikti bir anda...
Ayağa kalktı ve televizyonun üzerindeki rafa dizilmiş olan VCD koleksiyonuna göz atmaya karar verdi. Sinirli değildi. Bu herkesin başına gelirdi. Terk edilmek, beğenilmemek, ‘Bitti, haydi git!’ ya da ‘Bitti, artık gidiyorum!’ sözlerini işitmek, siktir edilmek, aldatılmak... En kötüsü de buydu! Rafın arka tarafındaki duvara özenle asılmış olan film afişine gözleri takıldı. Zihni uzayıp giden bu kötü listenin bir an önce ortadan kaybolması için çabalıyordu; ama dert edilmiş her parça pislik kadar iz bırakan cinsten olan bu fikirler aklından bir türlü çıkmıyordu.
Ali, Alex Proyas’ı severdi. Ama gerçekte öyle bir şey yoktu; yani uğruna ölümden dönülecek bir sevgili, onun için ikinci bir defa daha can verirken mezar taşının yanında belirip seni Cennet’e götürecek beyazlar giymiş bir kadın yoktu; hiç olmamıştı. Ama filmin şu kısmı doğruydu. Bir kız yüzünden, boku bokuna altı katlı bir apartmanın çatı katından atılabilirdi genç bir adam. Fakat bunda büyütülecek bir şey yoktu. Geri gelmeye değmezdi... Kızlar o ya da bu şekilde gider –o ya da bu şekle, tecavüz ile öldürülmek bile dahil edilebilirdi şu anki ruh haliyle; erkekler de boku bokuna ölürdü.
The Crow filmini raftan aldı. Dudaklarını büzüştürüp kapağına baktı. Bunu o hediye etmişti; bir önceki senenin yirmi yedi Eylül isimli kızı. Gözlerini hafifçe açtı ve CD kutusunu özenle avucunda çevirdi. Kahvesinden derin bir yudum aldıktan sonra kupayı televizyonun üstüne bıraktı. CD’yi hızla karşı duvara fırlattı; “Binalar yanar, insanlar ölür; ama gerçek aşk ölümsüzdür! Binaların da, insanların da, gerçek aşkın da anasını sikeyim...” diye mırıldanırken başka bir filme uzandı. CD kutusunu eline alıp etrafına bakındı. Neden böyle yaptığını bilememekle beraber kediyle konuşmaya başladı:
“Bak Kukla, bu film gerçekten çok ilginç; tam bugüne uygun. Bir sürü adam, bir sürü mermi... Sağa sola uçuşuyorlar, replikler süper. Tek kelime ile mükemmel, kafanı dağıtmaya bire bir... Üstelik içinde aşk meşk de yok.” Durdu; “Yoksa var mıydı? Siktir et, en iyisi biz porno izleyelim...” dedi arsızca sırıtarak.
Elindeki CD’yi rafa özenle yerleştirdi ve alt sıralarda üst üste yığılmış duran CD’lerden birini alıp CD çalara koydu. Bir adım geriye çekilip filmin başlamasını bekledi. CD’nin çalıştığından emin olduktan sonra yerine geçti. Deri koltuğuna kuruldu ve kumandayı eline aldı. Malum sahneler başlayıp da isterik, canı yanan kadın çığlıkları bütün salonu doldurmadan önce televizyonun sesini kıstı. Gözlerini tavana dikip düşünmeye devam etti.
Tam bir yıl önce bugün, hemen hemen bu saatlerde yandaki odadaydılar. Mutlu ve sıradan bir çiftin yaşantısına sahip sayılırlardı. Ara sıra ettikleri kavgaları saymazsanız son derece iyi bir ilişkileri vardı; ama iyi bir ilişki tanımı yapabilmek için o şeyleri de saymalıydı insan. Onlar olmadan bir ilişki aynı yalaktan su içen ineklerin romantizminden öte olmazdı.
Bunlar bir yıldır hiç aklına getirmediği düşüncelerdi. Salonda oturmuş son derece acı kahvesini yudumlarken bir yıl önce kendisini terk eden kadın ve ilişkilerini kritize ediyordu. Belki yaşadıklarının yasını tutmamış, acısını çekmemiş olmasının bir vicdani dışa vurumuydu bu. Bugünü evde geçirmeye karar verip dün gece erken saatlerde arkadaşlarından ayrıldığından bu yana aklından hiç çıkmayan o yüzü düşündü.
Garipti; son bir yıldır o yüzü bir defa bile hatırlamamıştı. Başka sevgilileri olmuştu, başka ilişkileri de... Dünya dönmeye kaldığı yerden devam etmişti ve Ali bir kereliğine bile aklına getirmemişti. Kendisine hayret ve kızgınlık dolu bir duygu ile söylendi.
Gözlerini tavandan ayırıp televizyona çevirdi. Olduğu yerde sıçradı. Eli istem dışı silahına uzandı ve kocaman açılmış gözlerini televizyondan ayırmadan televizyonun yanında duran şeye doğrulttu. Uzun boylu, uzun saçlı ve siyahlar içerisinde bir adam orada duruyordu... Gökyüzünün karanlık yüzünde parıldayan yıldızlar gibi bakan gözleriyle ona bakıyordu. Ali, o silaha nasıl uzandığını bile anlamamıştı. Şu an nefes almak bile aklına gelmezken, ilk saniyede silaha uzanması gerçekten garip bir refleksti. Zihni, dairesinden fersahlarca uzaktan yaptığı son fiziksel hareketi tartarken, yabancının akları gittikçe kaybolan gözlerinin ardından acı içerisinde kıvranan ruhuna seslenişini duyabiliyordu.
Yabancının suratındaki anlamsız, bir dostluğun, bir tanıdıklığın ve bir duygunun ötesinde duran korkunç ifade; Ali’nin bir Pagan ritüelinin ortasında yitip giden benliğine çok uzaklardan, başka zaman ve mekanlardan bakıp gülümsüyordu sanki. Ali mutlu olduğunu hissetti. Mutluydu; ama kendisini böylesine mutlu hissedebilmesine bir anlam veremiyordu.
Televizyonun yanındaki adam, gözlerini Ali’nin küçülmüş gözbebeklerinden bir nefes alımı kadar süreliğine ayırıp parlak ekranda yukarı aşağı hareket eden çıplak kadın bedenine parmak uçları ile dokundu ve sonra tekrar Ali’ye döndü:
“Hissedebiliyor musun?”
II
KÜFÜRBAZ VE İYİLİK MELEĞİ
Ali ilk anda yaşadığı şoku üzerinden atmaya çalışarak silkindi; güçlükle nefes alıp vermeye çalıştıktan sonra silahının horozunu tehdit edici bir şekilde kaldırdı. Hızla ayağa fırladı ve tane tane sıralayarak ağzından çıkan güçlü kelimeleri, bağırdı: “Sen de kimsin lan?!”
Bir parça olsun kendine gelebilmiş olan zihninin yardımıyla ürkmüş gözlerini karşısında duran adamın yüzünden ve o sinir bozucu gülümsemesinden koparıp aldı. Adam düşünceli bir şekilde ona bakarken dudaklarını yaladı; televizyonu kapatıp içerisinde en ufak bir duygu barındırmayan, sakin ses tonuyla ona cevap verdi; “Şimdi sana ne söylememi bekliyorsun Menderes Ali Demir?”
Ali elindeki metal parçasının kendisine sağladığı güvenle biraz daha dik durdu ve tekrar bağırdı;“Sana bi’ soru sordum ulan! Kimsin sen?”
Adam ellerini iki yana açtı ve hiç de huzur telkin etmeyen bir kahkaha attıktan sonra önüne indirdiği gözleriyle onu süzmeye başladı. “Ben, ben, ben... Ben hiç kimseyim, hiçbir şey; aynı zamanda herkes ve her şey... Hep almak istediğin şehir dışındaki o dubleks villayım Menderes, her gün gözlerinin altı morarmış adamlara sattığın yeşil, beyaz bazen de hardal rengi olan tozum, onların ta kendisi ya da bir başkasıyım; ne fark eder ki? Ben bugünkü seremoninin sebebi olan o kızım belki de; seni terk edip gitme sebebi de olabilirim, kedinin karnını acıktıran ya da ona oyunlar oynamasını telkin edenim.”
Ali kendi suratında aniden beliren tebessüme bir anlam veremedi. Umutsuzca silahını bir kez daha adama doğru salladı; “Kimsin lan sen?!”
Adam sağ elini havaya kaldırdı ve parmak uçlarıyla boşlukta daireler çizerken gözlerini salonun içerisinde gezdirmeye başladı. Gözlerini Ali’nin korkmuş yüzünden ayırmadan işaret parmağını rafa doğru uzattı. Rafın arkasında asılı duran afişin üzerinde yazan sloganın özel bir bölümünü işaret ediyordu sanki. Ali sakin bir şekilde kenara çekilerek ve adamın gösterdiği yeri okudu. Başını iki yana sallayarak sıkıntılı bir şekilde tekrar adama baktı. Adam yüzünde garip bir gülümseme ile ellerini göğsünde birleştirip ona baktı; “Meleklere inanın!” diye mırıldandı Ali.
Adam kısılmış, haince bakan gözleriyle onayladı; “Biliyor musun, gerçekten çok güzel bir filmdi!” dedi neşeli bir tonla. Ali bir anlığına aklını toparladığına inanıp, içinde hissettiği bir duyguya dayanarak adamın üzerine doğru yürüdü. Silahını alnına dayayabileceği kadar yakınına girdi.
“Ama sadece bir filmdi!” dedi Ali. Biraz önceki düşünceleri aklına geldi tekrar. Onları unutup şu anda içinde bulunduğu duruma dönmeye karar verdi; “Buraya nasıl girdin ya da ben farkına varmadan nasıl oraya kadar gelebildin bilmiyorum; ama emin ol oyun burada bitiyor. Şimdi sen buradan siktir olup gidiyorsun; patronuna da bana bir dahaki sefere mal satmasını ve vermiş olduğu çöpün parasını da unutmasını söylüyorsun. Böylelikle yaptığı işin karşılığında parasını alabileceğini söylüyorsun! Tamam mı, koçum?!”
Adam sakin bir tavırla elini ileri uzatıp Ali daha sözünü bitirmeden silahın tetiğine bastıdı. Alnının ortasında patlayan silahtan çıkan mermi kafatasının arka tarafını parçalayarak çıktı. Bir anda afişin asılı olduğu duvar, kızıla bulanmış etle ve kararmış kanla boyanmıştı. Ali bütün bunları ağır çekimde, siyah beyaz gözlerle ve son derece pahalı bir filmin şaheser olarak tanımlanan görsel efektlerini izler gibi görebilmesine şaşıramadı bile. Sadece elini ağzına götürdü ve bir adım geriye çekilebildi. Bileğine, suratına ve tişörtüne sıçrayan kana inanamayan gözlerle bakıp eliyle göğsüne yapışan beyaz bir parçayı aldı. Tiksinti içerisinde elindekini yere attı.
Bir elin uzanıp çenesine dokunmasıyla olduğu yerde sıçradı ve tüm tüyleri diken diken olmuş bir haldeyken, bildiği bütün küfürleri ardı ardına saymaya başladı. Önce adamı, sonra onu göndereni ve sırasıyla adamın taptığı ilahları, sevdiklerini, sevmediklerini, alışkanlıklarını, ürkütücü gözlerini ve kötü, on beş yıl öncesinden kalma giyim kuşamını sikti. Gözlerinden süzülen yaşlara aldırmadan adam henüz bir bebekken onu emziren kadının aslında bir fahişe olduğunu ve kocasından başkası olduğuna inandığı birine oral seks yaparken ilk sütü bebek dudaklarının arasından sızdırdığı yalanını söyledi.
Yarım yamalak, anlaşılmaz kelimelerle karmaşık cümleler kurdu ve nihayet beyni durmak üzereyken tekrar aynı hayali, karanlığın içerisinde etrafında dönen kızıl gözlü şeytani yaratıkları görmeye başladı. Benliği bu odadan çok uzaklardaydı yine; karanlığın ötesinde duran, gizemli biri ona sesleniyordu. Pes edip başını yavaşça önüne eğdiğinde görebildiği tek şeyin aklının tahammül edemediği çirkin, ucube şeyler olduğunu biliyordu. Burada sadece onlar vardı, burası onlarındı. Çok gerilerde, hepsinin üzerinde parıldayan bir çift siyah, pürüzsüz, dokusuz ve saf siyah gözbebeği duruyordu sanki. Onları görebilmek için tekrar hayali başını kaldırdı havaya, ta gökyüzünü bulana kadar sanrılı gözleri dik tuttu küfürbaz beynini saran kafasını. Gözbebeklerini görebiliyordu açık bir şekilde ve onlar kanıyordu. Var olduklarını hissedebilecek kadar uzak; ama kanayan gözbebeklerini görebilecek kadar yakın olmasına şaşırdı görüntünün.
Ali onlara bakmaktan bir türlü alamadığı gözlerinden aşağıya süzülen serinliği hissetti. Bu öyle bir serinlikti ki, yaz artığı bir eylül gününde kızarmış yanaklarına ihtiyacı olan huzuru, serinliği, yakınlığı, sıcaklığı ve acıyı verebiliyordu. Ve bu kesinlikle hayali değildi. Tadını alabildiğince acıydı göz yaşları; tuzluydu, sanrısız ve gerçekti.
Salondaydı, ayakta dikiliyordu. Gözlerini kırpıştırdı. İki damla yaş yanağına sıçramış olan kana bulanıp pembe bir renk aldıktan sonra dudaklarının kenarından ağzına doğru indi. Ağzına gelen kan tadına dayanamayan midesi bulanıyordu.
Tekrar karanlığın içinde buldu kendini. Kanlı gözbebekleri kaybolmuştu; etrafını, kendini ve tüm her şeyi saran duygusuz havaya bakıyordu umutsuzca.
El tekrar çenesine dokunduğunda yere çökmüş, çok kıymet verdiği halısının üzerine kusuyordu. Gözleri kapalı bir halde, karşılaşmak istemediği; ama zorlandığı görüntüye doğru başını kaldırdı. Adam ayakta dikilmiş ve alnındaki delikten dumanlar çıkarken ona bakıyordu. Ali bağırmaya çalıştı; ama sesi çıkmadı. Gözleri yuvalarında çıldırmışçasına dönüyordu. Adamın her bir görüntüsünü görüyordu. Beyninin parçaları duvarda film afişinin üzerinde durduğu halde uzun saçlarının kafatasının tepesinde havaya kalkmış, dağılmış olmasını izliyordu. Orada dikiliyor ve kendisine gülümsüyordu.
Ali karşısındaki görüntü karşısında tekrar başını halıya çevirdi ve midesindeki son parçaları da halıya çıkarttı.
Adamın yumuşak parmakları Ali’nin çenesine üçüncü kez dokunduğunda Menderes Ali Demir bugünün sonraki veya önceki günlerinden çok daha farklı olacağını anlamıştı.
Hissedebiliyordu, bugün ölecekti. İyi yürekli Peri, gelip ona bunu söylemeye çaba göstermişti işte. Ya da bütün bu güzel hayallerin ötesinde, manyağın biri salonunda alnının ortasına bir kurşun sıkmış ve beyin parçaları ile kanı duvar kağıtlarına şeytani-ebru desenleri oluştururken, parmakları da Ali’yi çenesinden yakalamıştı.
Adam sadece elinin iki parmağını kullanarak Ali’yi çenesinden tutup ayağa kaldırdı. Ali’nin sımsıkı yumduğu gözlerine umutsuzca baktıktan sonra onun kulağına eğilip tatlı sözler fısıldamaya başladı. Ali’nin gözleri gibi sımsıkı kapanmış, adamın şok geçiren zihnine söylediklerini anlamıyor olsa da, yavaş yavaş rahatladığını hissedebiliyordu.
Adam fısıldamaya devam etti; “Aç gözlerini evlat, korkma canını acıtmayacağım. Benden korkman için ortada hiçbir sebep yok. Aç gözlerini, haydi. Yoksa ben onları açacağım ve canın daha çok yanacak.”
Ali yavaşça gözlerini açtı. Duvarda korkunç desenler vardı. Biraz önceki kısa süreli vahşetin artıkları onu tarifi mümkün olmayan bir deliliğe sürüklüyordu; ama onu asıl korkutan şey, duvardaki korkunç, grotesk motifleri yok saymasına neden olan şey kesinlikle bu değildi.
Adam yoktu. Ortadan kaybolmuştu. Gözlerini duvardan güçlükle ayırdı ve tarifsiz bir çılgınlığın bütün bedenini sarmasına karşı koyamadan etrafına baktı. Kendi etrafında dönerek tüm salonu gözleriyle didik didik arıyordu. Gözlerini kapatmak istiyordu, canı yanıyordu; ama içinde bir anda ortaya çıkan şey bunu engelliyordu. Olduğu yerde durdu ve tekrar duvara bakmaya başladı.
“Buradayım…” dedi arka tarafından gelen bir ses. Ali hızla arkasını döndü. Adam alnında kocaman bir delik ile Ali’nin koltuğuna kurulmuş, sırıtarak ona bakıyordu. Yanı başında duran bir başka kahve kupasından kahvesini yudumluyor ve bunu yaparken de keyifli bir şekilde kucağında oturan Kukla’yı seviyordu.
Ali’ye yandaki koltuğu gösterip oturmasını söyledi. Ali yutkundu ve dediğini yaptı. Düşsel ve karanlık bir gerçekliğin içine sürüklenen bilincinin duyduğu o garip melodiye benzettiği sesin dediklerini aynen yapıyordu. Adamın yüzüne bakmamaya çalışarak yandaki koltuğa ilişti. Gözlerini başka bir tarafa çevirip dinlemeye çalıştı.
Aniden bir elin uzanıp başını adama doğru çevirişini acı içinde hissetti. Boynundan kemik kırılmasını andıran sesler yükselirken homurtuyu andıran bir sesin bir şeyler söylediğini işitti; “Birbirimizin gözünün içine bakamazsak nasıl anlaşabiliriz, Menderes?!” Ali nihayet adamı görebilecek şekilde başını çevirmişti, hayali elin baskısı o anda kaybolup gitti. Adam, elinin tersiyle alnındaki yarayı sildi ve Ali bir anda yaranın kaybolduğunu gördü. “Böyle daha rahat olursun.” dedi sırıtarak. Ali başıyla onayladı, neden böyle yaptığını bilemeden.
Adam parmaklarıyla duvarda geziniyordu sanki. Her bir santimine bastırdığı, sürttüğü, üzerinde dolaştırdığı parmakları, yerinden kalkmamış olduğu ve duvar onlara beş metre kadar uzak olduğu halde geçtikleri yerleri kan içinde bırakıyordu. Bir süre kana bulanmış duvardan ve parmak uçlarından sarkan beyaz, kızıl et parçalarına düşünceli gözlerle baktıktan sonra sıkıntılı bir ifade ile Ali’ye döndü.
“Sol tarafı görüyor musun, Semender? Sol taraf hayaldir; sağ yan ise gerçek. Şuradaki kırmızılığı görüyor musun?” Sağ tarafı gösteriyordu. “Gerçeğin bize gösterdiğine bakılırsa bugün öleceksin, Semender. Acımasızca katledileceksin, kafi derecede korkunç ve acılı bir sonun olacak... Ama sol taraf asıl eylemi doğrulamakla birlikte bambaşka bir şey daha söylüyor.” Sol taraftaki ucube bir çıkıntıyı gösterdi. “Beyaz –aslında o daha çok gri gibi duruyor- parçayı görüyor musun?” Koca bir kahkaha attı. “Bugün son bir yıldır son derece akıllıca bertaraf etmeye çalıştığın depresyonunun mutlu bir şekilde sona ereceğini gösteriyor.”
Ali duvardaki kanlı tabloya inanmaz gözlerle bakıyordu. Derin bir nefes alıp içinde bulunduğu durumu anlamaya çalıştıysa da bu çok yararsızdı. Huysuzca söylendi; “Yani, öleceğim?”
Adam çok önemli ve sevinçli bir haberi veren ihtiyar bir falcının çehresiyle cevapladı onu; “Hayır çocuğum, hayır! Mutlu bir şekil de öleceksin. Proyas’ın zırvalarındaki gibi geri gelmene gerek kalmayacak...”
Ali, adamın söylediği ismi duyunca hafifçe gülümsedi. Dudaklarından süzülen krem rengi sıvıyı ilk defa tadıyormuş gibi taıdı beğenmemişçesine yere tükürdü. Ne de olsa kusmuk, tat olarak çok sevdiği bir şey değildi; “Ah, anlıyorum. Bu da önemli tabii. Sinefili bir...” Durdu ve ağzına gelen şeyi daha fazla yutkunamayarak yere tükürdü. “Nesin sen?!”
Adam, Ali’nin sorusuna aldırmadan devam etti; “Ama şunu bilmelisin Semender, oradakiler önemsizdir. Sadece bir öneri gibi düşün. Büyük bir şirketin strateji ve planlama departmanı elindeki verilere bakarak yapılması gerekenleri ve meydana gelmesi olası şeyleri bildiriyor sadece. Gerçeği asla bilemezsin, göremezsin! Ve senin hayatın ile ilgili gerçekleri bilenler bir kulüp oluşturamayacak kadar azdır.” İşaret ve orta parmağını olabildiğince ayrı yanlara açıp zafer işareti yaptı. Ama Ali bunun iki gibi durduğunu düşündü.
Kahkahalarla gülmeye başladı. “Biri benim; ama emin ol sana bunu anlatamam. Çünkü henüz gerçek yaşanmadı, anlıyor musun? İnce Espri! Kaptın mı Semender?” Elini uzatıp Ali’nin sırtına güçlü ve sevecen bir tokat indirdi. “Kaderini görmek için benim gözlerime ve bir mezarlık kuşunun zihnine sahip olmalısın. Ortada gerçekten bir kader ve hatta senin de, sana ait bir tane kaderin var. Ama kader her şey demek değildir. Kızıl saçlı cinlerin, yılan bedenli Lamia’ların bir zamanlar zehirli nefesler alıp verdiği bu gerçeklik boyutunda her şeye sahip olan kimse yoktur! Eh, gördüğüm kadarıyla sen her ikisine de sahip değilsin. Ama sahip olduğun bir şey var! Ruhun... Sen bir Semender’sin Ali; bilgelik, akıl ve bu dünya, ya da hepsinden uzakta bir saçmalık dolusun... Buraya aitsin. Bu yüzden buradayım. Sana son bir şans vermek için.”
Ali boş bakışlarla adamı süzüyordu. En ufak bir şey bile anlamamıştı. Banyoya gidip duş almak istediğini fark etti. Soğuk bir bira açacaktı ve küvetin içine girdiği anda uyuşturucu satmayı bırakacaktı.
“Ben Semender değilim.” dedi istemeye istemeye. “Adımı yanlış söylüyorsun; yani herkes bu hatayı yapar ama seninki... Farklı işte, telaffuz hatası bile değil! Direkt yanlış söylüyorsun!” Cesaretine şaşırdı. Yutkundu ve sustu. Kusmuk tadı, suratını ekşitmesine neden olmalıydı; fakat son söylediklerinden sonra parçalara ayrılmak istemediği için kusmuğu yutarken onun bir parça sıcak, bolca sulandırılmış, bozuk puding olduğunu ve pudingin ana vatanının halkı olan İngilizlerin tümünü adil bir şekilde düzmeyi düşledi.
Adam tekrar gülümsedi; “Birazdan kapı çalacak ve gün başlayacak. Sahip olduğun tek şey bu Semender; bugün, sahip olduğun tek şey bu! Sakın ama sakın, gününü boşa harcama evlat... Gün bitmeden ne demek istediğimi anlayacaksın.” Ayağa kalktı ve süslü bir reverans ile Ali’yi selamladıktan sonra kapıya yöneldi. Tam dışarı çıkacakken Ali’ye döndü. “Bu arada, dünyanın geri kalanı adıma ‘Ölüm’ dese de; bugün senin için ancak bir iyilik meleği olabilirim, Semender...”
Ali olduğu yerde çivilenmiş bir şekilde onun kapıdan çıkıp gidişini izledi. Adam kapıyı kapatır kapatmaz bir anda kendine geldi ve hemen onun peşinden fırladı. Sormak istediği şeyler vardı. Kapıyı açtı ve dışarıda duvara yaslanmış vaziyette kendisini bekleyen adamla göz göze geldi. Adam ona göz kırptı; “Gün başladı Semender... Dikkatli ol, çünkü elinde bundan başka hiçbir şey yok!” dedi ve rüzgarın parçalara ayırıp uzak diyarlara savurduğu tozdan bir heykel gibi yavaşça süzülüp ortadan kayboldu.
Ali kapıyı kapattı ve şaşkınlıktan aşağı sarkan çenesini ayakkabılıkta fark edip kendine çeki düzen verdikten sonra salona geri döndü. İkinci bir şok yaşıyordu. Duvardaki et ve kan parçaları kaybolmuştu. Silahı ise yerde, halının üzerine kustuğu yığının yanında değil; sehpanın yanında kahve kupasının ve jelatin pakete sarılmış yeşil tozun arasında duruyordu.
Halısı ise özen gösterdiği bütün zamanlardan daha temiz görünüyordu. Derin bir nefes aldı ve televizyona baktı. Sesi kısılmış bir halde porno film devam ediyordu. Bir kadın altında ve üstünde duran iki adamla ölümüne sevişiyordu ve ölecekmiş gibi bir surat ifadesi ile korkunç çığlıklar atarcasına ağzını kapatıp açıyordu. Aniden kareye bir başka adam daha girdi ve kadının canhıraş çığlıkları için açık tuttuğu ağzına dikleşmiş olan erkekliğini tek hamlede soktu. Ali gözlerini kısıp “Oha!” dedikten sonra kumandayı aldı; televizyonu kapattı.
Rafın arkasında asılı olan afişte de olağandışı hiçbir şey yoktu. Brandon Lee yoğun bir ışık demetinin ortasında yürüyordu ve hemen başının üzerinde “Meleklere inanın…” hâlâ yazıyordu.
Elini yüzüne götürdü ve salondan çıkıp banyoya gitti. Elini yüzünü yıkama ihtiyacı duyuyordu. Sıcak bir eylül gün ortasında böylesi garip şeyler görmek, depreşen anılarının kendisine bir hediye olmak kaydı ile son derece normaldi.
Normal olmayan şeyleri düşünmeye başladı. Birden başını kaldırıp aynaya baktı. Silahın yanında duran kendi kupası değildi. Kendi kupası televizyonun yanında duruyordu.
Salona gidip gerçekten öyle olup olmadığını anlamak yerine duşa girdi ve güzel, soğuk bir duş aldı. Eğer Melek haklıysa o fincanı bulmasının bir faydası olmayacaktı; eğer melek hiç var olmadıysa da o fincanı orada bulmasının kafasını karıştırmaktan başka hiçbir şeye yaramayacağını biliyordu.
Ali gülümsedi ve Güneş’in batmaya yaklaştığı saatlere hazırlanmaya karar verdi. Onun için gün yeni başlıyordu.
III
KAPIDAKİ İFRİT
Silahın üzerindeki metal korumayı hızla geriye çekti ve bıraktı. Bir an için namlunun hemen giriş kısmında parlak pirinç bir mermi göründü ve ortadan kayboldu. Gözleri böylesi keskinliğe sahip olmak için tam beş yıldır uğraşıyordu. Ama o bu hıza sadece bir saatte ulaşmıştı.
Silahı bir kenara bırakıp kısa montunu giydi. Saatine baktı. Yediye geliyordu. Mutfağa geçip dolaptan kedi mamasını çıkardı. Yere eğilip Kukla’nın yemek kabını aldı ve doldurmaya koyuldu. Kukla bir anda mutfakta belirdi. Ali dönüp kediye baktı.
“Ulan hemen anladın yine! Bazen, sıradan ve salak görünümlü bir kedi alsam, diye düşünüyorum Kukla!” dedi mamayı kaba doldururken. Kedi miyavladı. “Her soru için bir ‘miyav’... Peki!” diye söylendi Ali.
Yemek kabını yere bıraktı ve kenara çekilip kedinin yemeğe hücum edişini izlemeye başladı. Son derece özenli ve hızlı bir şekilde yenilen, kaptan dışarı kaçmaya çalışırken usta bir dil tarafından yakalanan parçaları boş gözlerle seyretti.
“Bugün son günüm Kukla.” dedi. “Biliyor musun, bugün öğleden sonra gerçekten de bir melek görmemiş olabilirim. Ama sonuç olarak büyük satıcılardan biri derimi yüzmek için can atıyor; üstelik herifin burnunun dibinde yaşıyorum! Ve beni koruyacak kimsem de yokken bu çok da önemli değil sanki! Sahi Kukla, sen meleklere inanıyor musun?” Kedi birden başını kaldırıp miyavladı.
Bir süre birbirlerine baktıktan sonra kedi tekrar yemeğine döndü, Ali ise boşlukla ve kediyle konuşmaya devam etti; “Baştan alalım: Biliyor musun Kukla, bugün öleceğim ve bunu kimse durduramayacak.” Kedi yemeğinden başını kaldırıp Ali’nin gözlerine baktı. “Bana ikide bir öyle bakma, bugün yeterince garip şey yaşadım... Yani Ölüm Meleği bana bir iyilik yapmak üzere buraya geldi! Beyin zarımın parçalandığını hissediyorum, adam resmen kafamı sikti! Kaç kişi bu kadar şanslı olabilir ki?” Kedi miyavlayarak ona karşılık verdi. “Biliyorum, biliyorum... Ama bir gündüz düşünden fazlası gibi duruyordu, kabul et.”
Aniden kapı çalındı. Ali kapıya baktı. Hızla salona geçti ve silahını alıp kapının yanına gitti. Kedi ayaklarının dibinde geziniyordu. Ayağıyla kediyi uzaklaştırmaya çalıştı.
“Sanırım,” diye fısıldadı uzun tüylü kediyi çorapsız ayaklarıyla salona doğru itmeye çalışırken, “…kapıcı çöpleri almak için geldi. Ama yine de elinde bir av tüfeği olabilir ve biz şehirli çocuklar olarak domuzlar için üretilen saçmalarla öldürülmek istemeyiz, değil mi?”
Kedi salona geçip kapıdan ona baktı. Ali gülümsedi. Gergin bir şekilde kapı deliğinden dışarıya baktı. Kendini geriye çekip silahını ayakkabılığa bıraktı ve bir kez daha delikten baktı. Yanılmıyordu, duvara okkalı bir yumruk atıp tekrar silahını eline aldı. Ve kapıya dayadı.
“Hayır, imkansız!” diye mırıldandı. “Bu gerçekten çok anlamsız... Hiç hazır değilim, bu... bu çok fazla!” Sesi yalvarıyor gibiydi. Silahı ayakkabılığa bıraktı ve kapının kilidine uzandı. Derin bir nefes aldı ve kilidi çevirdi. Kapıyı yavaşça açtı ve yere diktiği gözlerini ağır ağır kaldırdı.
Karşısında duran genç kadın, suratında boş bir ifade ile gözlerinin içine bakıyordu. “Merhaba…” dedi kız tereddütlü bir sesle.
Ali dudaklarını ısırdığını aradan geçen birkaç nefes alımlık süreden sonra fark ettiğinde hemen buna bir son verdi. Genç kızın bakışlarını taklit etmeye çalışarak, boş gözlerle onu süzdü ve sakin bir sesle sordu; “Burada ne arıyorsun?”
Kız arkasında birleştirdiği ellerini iki yanına saldı. “Buralardaydım, bir uğrayayım dedim…”
Ali gülümsedi. Hiçte masum olmayan bir hali vardı bu gülümsemenin. “Öyle mi?” dedi.
Kız başını kaşırken cevap verdi; “Evet, hem şey... Tuvaleti kullanabilir miyim?”
Ali durdu ve öfkeli, yitik bir ses tonuyla cevap verdi; “Bu eve bir şeylerin içine sıçmak için gelmeyeli epey zaman oluyor; buyurmaz mısın?”
Kız hiçbir şaşkınlık belirtisi göstermemişti. Ali sıkkın bir ifade ile elini kaldırıp gözlerini kapattı. Bunun çalışılmış bir giriş konuşması olduğuna emindi. Daha kötüsünü söylemeliydi, belli ki karşısında tam donanımlı bir eski sevgili duruyordu.
“Özür dilerim, yani böyle söylemek istemedim. Aklımdan geçen tabii ki buydu; ama sana bunu söylemek istemedim. Bunun bir anlamı yok. Aynı şeye benziyor… Yani bir kız hoşlandığı erkek parfümlerini sürünüp gezdiğinde şirin ve açıklaması olan bir kadın oluyorken; bir erkek sevdiği kadın parfümünü üzerine boca edip sokağa çıktığında ibne, açıklamasız ve tamamen savunmasız duruma düşer ya, ona benziyor. Uzun cümleler kurmanın, tane tane anlatmanın bir anlamı yok, nasıl olsa anlamayacaksın!.. Ciddiyim, şimdi neden siktir olup gitmiyorsun? Tamam mı?! Bir yıl boyunca tek bir kez çalmadığın bu kapıda dikilip çok değerli vaktimi harcıyorsun. Sen ucuz bir fahişesin ve adın benim için mal sattığım kaşar isimlerinden daha fazlasını ifade etmiyor!”
Kız derin bir nefes aldı ve öne eğdiği başını ağır ağır kaldırdı. Suratında, içinde biriken öfkenin dudaklarından çıkmadan önceki yan etkilerinin, kızaran yanaklarının ve kısılan gözlerinin haricinde kayda değer hiçbir şey yoktu. Can almak için gelen bir katil gibiydi. Yapacağını biliyordu, durduğu yerden geriye dönmek istemediğini de...
“Beni kovabilirsin, küfürlerini yanıma katıp kapı dışarı edebilirsin Ali Menderes Demir!” Ali gözlerini kapatıp isminin doğru halini tekrarladı. Bunun aklının dağılmasını önleyeceğini düşünmüştü; ama yanıldığını fark etmesi hiç de uzun sürmedi. “Her şeyi söyleyebilirsin, her şeyi! Ama asla fahişe diyemezsin! Piç herif! Seni bıraktım diye orospu mu oldum? Kime senden daha ucuza sattım kendimi ha, orospu çocuğu!?”
Ali bir anda üzerine atlayan kıza şaşkınlık içinde bakakaldı. Ellerini kaldırıp onu kollarından yakaladı. Küçük bir zafer kazanmış olmanın mutluluğunun yanında başına açmak üzere olduğu derdi düşünüyordu.
“Tanrı burada yanı başımdaymış, onca zaman onun altındayken bunu nasıl fark edemedim ben?! Piç kurusu… Uyuşturucu işinden karı işine mi geçtin yoksa? Ne çabuk anladın sürtük olduğumu ha!? Bir senedir çalmadığım kapıymış!.. Sen kaç kez peşime düştün köpek herif?! Hap sattığın karıları siktiğin için terk etmedim sanki seni, geçmiş karşıma fahişe diyor bir de?!” Kız, Ali’nin ellerinden kurtulup duvarın yanına kaçtı. Üstündeki ince bluzu iki eliyle tutup yırttı. “Orospuyum, tabii! Hemen anladın değil mi? Bir kez olsun adım geçmedi aklından değil mi?”
Ali ellerini kaldırıp susmasını söyledi.
“Susayım mı? Neden susayım, niye susayım?” Kız halen bluzunu parçalamaya çalışıyordu. Yırtılan bluzun altından kırmızı sutyeni görünüyordu.
Ali, kızı kollarından çekerek kendine bastırdı. Elini uzatıp ağzını kapattı. Sakinleşmesi için beklemeyi planlıyordu. Kız elini ısırdı. Bir yolunu bulup tekrar kurtuldu ve kenara çekildi.
“Sen de adam mısın be?! Üçüncü sınıf torbacı seni!”
Ali kızı yakalayıp tekrar kendine çekti. Bu sefer hiç de nazik değildi. Kızaran gözlerinden çekinen kız çırpınıyordu. “Sana sus dedim...” dedi. Kız tekrar bağırmaya başladığın da hiçbir şey duymuyordu. Bir an başının geriye gittiğini hissetti. Ve olanca hızıyla öne doğru uzandığını. Bir yıl önce ölesiye sevdiği, taptığı kadının suratının ortasına başından geçen en tehlikeli sokak kavgasında bile atmadığı kadar sert bir kafa atmıştı. Kız darbenin etkisiyle geriye savruldu.
Ali kızı bıraktı ve kapıyı suratına kapattı. Hemen banyoya gitti. Siyah montunun üzerine sıçrayan kanı silmeye koyuldu. Aynaya bakmamaya özen gösteriyordu. Alnında birkaç parça kan lekesi daha vardı. Elindeki bezle onları da sildi ve kendi gözleri ile karşı karşıya geldi.
Kendine baktı. Melek haklı olmalıydı. Depresyon biraz önce sona ermişti. İçinde buruk bir sevinç vardı. Kurtulmuştu. Evet; kurtulmuştu, bitmişti. Görünmez bir elin gelip boğazını sıktığını hissetti. Olduğu yere çöktü ve yüzünü elleriyle kapattı. Burnuna gelen onun kokusuydu. O kısacık anda ellerine sinmesine hayret ettiği parfümü içine çekti. Gözlerini kapattı.
Tekrar o karanlığın içindeydi. Etrafı bu defa ucubelerle çevrili değildi ve bu yere alışmaya, daha kötüsü de burayı sevmeye başladığını hissediyordu. Ayaklarını görmek için gözlerini açtığında altında yitip giden sonsuzluğu fark etti. Orada ayakta durmak zorunda değildi. Dik, yan ya da ters olmak bir sorun değildi. Herhangi bir doğruyla zıtlaşmak bırakın bir suç olmayı, bir ayıp bile değildi. Orada kapı önünde son derece haklı eski sevgililer yoktu. Orada hatalar yoktu. Orada kendi hatalarını başkalarının hataları ile örtmeye çalışanlar yoktu. Orada kendisini çevreden herhangi biriyle aldattıktan sonra karşısına geçip bütün suçu kendi üzerine atan güzel kadınlar hiç olmamıştı. Orada hiçbir şey yoktu. Yüzü mutlulukla gerildi. Gözlerini açtı. Elini belinde duran silaha doğru uzattı. Melek haklıydı. Bugün bitecekti.
Çünkü Menderes Ali Demir, anasını siktiği bu hayatı daha fazla yaşamayacaktı. Silahını çıkartıp emniyetini açtı. Gözlerini tavana dikti ve dizlerinin üzerinde dik durdu. Gözlerini kapattı.
Tekrar oradaydı. Karanlığın içindeydi. Etrafını saran hiçlik, dostça dokunuyordu bedenine. Ayaklarını görmek için aşağılara baktığında çıplak bedenini gördü. Garip bir mutluluğun içine dolduğunu hissetti. Uzaklardan gözlerine çarpan iki parıltının yaklaşmasını izledi. Ucubelerin ve ucubeleri örten karanlığın değişmeye başladığını fark edebiliyordu.
Bir elin aniden silahı avuçlarından almasını ve silahın yan tarafa düşmesini izledi. Banyodaki bedeni ona gülümsüyordu. Bütün bu pisliğin içerisinde, yerde yatıyordu. Ali çok uzaktan, karanlığın içindeki güvenli boşluktan gülümsedi.
*
Uzun saçlı adam tekrar belirmişti. Sinirli bir şekilde homurdanıyordu; “Sana bugün öleceksin derken bunu söylemek istemiştim işte.” Elini uzatıp yerde yatan Ali’yi dürttü. “Ayağa kalk, salak! O tetiği çekmedin, çekemedin... Şimdi çık oradan ve kendine gel.”
Ali vücudunun uyuşmasına bir anlam veremiyordu. Ağırca doğruldu ve gözlerini açtı; “Orası neresiydi?” diye sordu umutsuzca.
“Orası öbür taraftı. Senin öbür tarafın.” diye yanıtladı uzun saçlı adam aynada kendine bakarken.
Ali yere bağdaş kurdu ve tekrar sordu; “Nasıl yani? Öbür taraf, öyle mi?”
Adam ona baktı ve neşeli bir şekilde göz kırptı; “Nasıl hayallersen öyle var olur.”
“Peki ya Cennet ve Cehennem, yani Araf da mı yok?” dedi Ali dizlerini ovuştururken
“Ne diyeyim şimdi sana Semender? Yahu, en iyi zebanilerimizden birinin saçlarını boyayıp kapına kadar gönderiyoruz; daha ne Cehennem’i. Yetmiyor mu bu kadarı? Cennet ve Cehennem her yere açılan market zinciri değil ki, evladım; bunun gideri var, deposu var, girişi var...” Durdu ve bir süre düşündü. Parmağını yerde oturan genç adama doğru tehdit edici bir şekilde salladı. “Çıkışı yok, doğru; ama bunu dalga konusu yapmana izin veremem. Hem bu tarafta birer tane varken, öbür tarafa da yapmak iş mi sence?!”
“Yani, yok öyle mi?” diye sordu Ali montunun cebinden bir sigara çıkartmaya uğraşırken.
Adam göz kırptı; “Ben sana böyle bir şey söylemedim... Sadece tarafları –her ikisini de- fazla kafana takma. Aslında olay sadece şöyle açıklanabilir: Parti başladığı zaman nerede olduğunun bir önemi yok! Bunu söyleyen sütü bozuk Amerikalı şu an annesinin bilinçaltına zerk ettiği Araf’ta bir çarmıhta kargaları eğlendiriyor.” Neşeli bir kahkaha attı. Ardından tekrar ortadan kayboldu. Sesi banyoda yankılanıyordu; “Çık artık şu fare deliğinden, Semender! Akşam olmak üzere!”
Ali ayağa kalktı ve aynaya baktı. Sigarasından derin bir nefes aldı. Alnında duran bir parça kan ona kapının önünde olanları hatırlatıyordu. Kapıya gitti ve gözetleme deliğinden dışarı baktı. Dışarıda kimse yoktu. Salonda duran Kukla ile karşılaştı. Kedi ona bakıp miyavladı.
Ali sigarasından bir nefes daha aldı ve kediye döndü. Bir şeyler söylemek için ağzını açtı; ama son anda bundan vazgeçti. Tekrar kapı deliğinden dışarı baktı. Görüntünün alt kısmında sarı bir şey görünüyordu.
Banyoya geçti ve sigarasını lavaboda söndürdü. Ecza dolabını açıp pamuk ve plastik bir şişe aldı. Kapıya gitti. Silahını düzeltti. Cebinden evin anahtarını çıkarttı.
Kapıyı açtı ve dışarı çıktı. Kız kapının yanına çökmüş elleriyle kapattığı yüzünü dizlerine dayamış oturuyordu. Hıçkırıklarının arasından hiçbir söz duyulmuyordu. Ali konuşmamasına şaşırmıştı. O daha kötü durumlarda bile konuşurdu. Neyi vardı bunun?!
Pamuk poşetini ve şişeyi kızın üzerine attı ve merdivenin basamaklarına doğru yürüdü. Tam aşağıya inecekken durdu. Anahtarı kızın yanına fırlattı.
“Bütün suç benim…” dedi. Gülümsedi ve aşağıya inmeye başladı. Bu çok acı bir gülümsemeydi. Derin bir nefes aldı. “Ağzınla boşalttığın her adam için bir santimini kesseydim o cerahat yuvası vücudunun, emin ol senden geriye nefret edecek kadar bile ‘sen’ kalmazdı...” Gözlerinde beliren şeye bir anlam veremedi, dudaklarından dökülenler ise ona son derece yabancı, bir o kadar da tanıdık gelse de aldırmadı. Sokağa çıktı ve elleri ceplerinde, hiçbir şeye sahip sıradan bir adam gibi dik yokuşu tırmanmaya başladı.
Gökyüzünde onu gözleyen bütün o tatlı yüzlü melekler biliyorlardı ki; Semender’in acı içerisindeki zavallı ruhunda belirip yanaklarından aşağıya süzülen şeyin adı gözyaşıydı.
IV
KUMARBAZ
Ali büyük caddeden aşağıya doğru ilerledi ve sayısını unuttuğu defadır etrafında dolaştığı izbe sokağın girişinde durdu.
Bugün ölecekti, gülümsedi. Bugün bir şeyler ölmüştü, gerçekten... Kendisi için olmasa da bir şeylerin yok olup gitmesine tanıklık etmişti; taraf bile olmuştu. Saçları sarıya boyanmış kızı düşündü. Artık var olmayan her şeyi ve onu içine çeken, huzur verici karanlığı düşündü. Başını önüne eğdi ve sokaktan içeri girdi.
Ölmekten korkmadığına inanmıştı hep. Gözleri önünde yüksek dozdan ölen bir sürü insan olmuştu. Kaskatı kesilip öylece kalan bir sürü insan... Hepsi kendi sattığı o beyaz toz yüzünden ölmüştü. Ali iyi bir esrar satıcısıyken neden eroin işine girdiğini merak etmiyordu. İşler böyle yürürdü, gelişmek şarttı. Daha yüksek kâr, taşıması daha kolay ve bir o kadar da tehlikeli olan bir mal, ölüme giden karanlık koridorun sonundaki ışığın rengi, onun sattıklarından ölen insanlar için yeşil olmamıştı. Esrar bir adamı direkt öldürmezdi. Sadece ölümüne sebep verecek bir şeylere yol açardı. Birine yarım ağızla söylediğin espri anlamsız gelebilir, aile fertleri hakkındaki buram buram afyon kokan bu kurgu kafatasın çatlayana kadar başını duvara çarpmak ile son bulabilirdi. Ya da barda gördüğün çok güzel bir kıza asılırken tuvaletten gelen erkeği tarafından vurulabilirdin. Esrarın öldürücü etkileri bu örnekler temel alınarak genişletilebilirdi.
Bir barın önünde durdu. İstanbul’un eğlence hayatının ve kokuşmuşluğunun yan yana durduğu, ortaklaşa işletilen bu semtinde girip çıkmadığı yer yoktu. Bu bara daha önce de gelmiş olmalıydı; mal satmak, eğlenmek, iş konuşmak ya da lanet olası her ne iş içinse, buraya daha önce gelmişti. Peşindeki büyük satıcının mekanlarından biriydi burası. İçinde herhangi bir korku yoktu. O bugün ölecekti. Yaşayacak tek bir günü kalmış bir adamın saklayacak ya da koruyacak herhangi bir şeyi olamazdı. Poe’nun bir öyküsünün girişinde yazan bu sözü buğulu üniversite yıllarında çok tutardı.
Birkaç defa görmüş olmasından daha fazla tanıdık olmayan kapı kolunu sıkıca tutup çevirdi. Yüzüne çarpan serin havayı içine çekti ve klimayı bulan adamın yüz yıllık buluşu için dua ederken içeri girdi.
Bardaki uzun saçlı adama keyifli bir selam çaktıktan sonra en köşede duran, gözüne kestirdiği masaya doğru yürümeye başladı. Bira dağıtan genç adamın koluna vurdu ve bir şişe bira istedi.
Yerine oturdu ve gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Aklından geçen binlerce düşünceye bir anlam vermek çabasından uzak bir nefes daha aldı ve yüksek perdeden küfürler gelip onun bu huzurlu metanetini bozana kadar gözlerini açmadı.
Uzun boylu, bir söğüt dalı kadar ince cüssesiyle adamın biri yanına doğru geliyordu. Ali bir an elini silahına götürüp götürmemek konusunda tereddüt etti. Bugün ölecek olması karmaşık ruh halini iyice bozmuştu. Kendine kızarak elini silahına götürdü. Silahı gizlice çıkarıp masanın gölgesinde kalan sağ dizinin üzerine koydu.
*
Adam doğruca gelip yanına oturdu. Ali göz ucuyla onu süzüp zararsız olduğuna karar verdikten sonra tekrar eski haline döndü; silahını da özenle montunun altına kaydırmayı ihmal etmedi. Tekrar gözlerini kapattı. Düşüncelere dalmak üzereyken sakin, kısık bir ses duydu; “Cennet ve Cehennem... Hepsi bu dünyada...”
Ali başını çevirip adama baktı. Sessiz, sakin ve kendi halinde görünen bu adamın söyledikleri başka bir zaman olsa ona bir şey ifade etmezdi. Fakat bugün bunu söyleyen iki kişiden biriydi ve ilk söyleyenin bir melek olduğunu iddia etmesi bütün dikkatini adama vermesine sebep oluyordu. Adama yaklaşıp sordu; “Ne dedin sen?”
Soluk yüzlü adam Ali’nin suratını bir nefes alımı kadar süre süzdükten sonra sırıttı. Yarısı dökülmüş, dipleri morarmaya başlayan sarı dişlerini Ali’nin gözüne sokmak istercesine sırıtmasını genişletti ve cevap verdi; “Cennet ve Cehennem bu dünyada delikanlı. Etrafına bir bak...”
Ali, adamın telkinine uydu ve etrafına bakınmaya başladı. Bardaki uzun saçlı adam uzun taburelerden birine oturmuş, on sekizini doldurmadığına emin olduğu bir kızın bardağına renksiz bir içki koyuyor ve kısık gözleriyle tişörtünün altından beliren göğüs uçlarını süzerken ona bir şeyler anlatıyordu. Başka bir köşede bira dağıtan adamın, saçları birbirine girmiş genç bir adama yeşil bir paket uzattığını gördü. Sol yanlarında ise daha büyük şeylerin pazarlığı yapılıyordu sanki. Kravatsız takım elbiseler giyen bir gurup adam yanlarında duran düşük bel pantolonlu kızlara bir şeyler söylüyorlar ve kumaş pantolonlarının fermuarlarını daha rahat açabilmeleri için bacaklarını aralıyorlardı. Yoğun makyajlı bir yüzün masanın altında kaybolmasını ve bira dağıtan adamın umursamazca yanlarından geçip gitmelerini izledi. Kravatsız takım giyen bir adam keyifle karşısında oturan arkadaşına bacak arasındaki kızın saçlarını okşarken bir şeyler anlatıyordu ve bardaki uzun saçlıya eliyle iki içki daha göndermesini işaret ediyordu.
İki masa yanlarında oturan bir çift tüm ihtiras ve tutkuları ile öpüşüyorlardı. Tek sorun erkek olmalarıydı; bu onlar için büyük bir sorun gibi görünmüyordu aslında.
Ali gözlerinde garip bir ışıltı ile adama döndü. Adam halen sırıtıyordu. Yeterince garip bir gündü ve gördüklerinin hepsinin hayal olduğunu biliyordu.
Bu bara daha önce de gelmişti ve gördüğü şeyler –kısmen doğru olsa da- asla aynen bu şekilde gerçekleşemezdi. Adama gülümsedi; “Nesin lan sen?” dedi. Sesini ve söyleyişini beğenmişti. “Tamam boktan bir yer burası; ama Sodom da değil, yani! Şu uzun saçlının kankası falan mısın?” Sözleri daha ağır ve gündelik şeylerden seçmeye karar verdi. “Şimdi sen de mi karşıma geçip ağır yapacaksın? Arkadaşın kafasına benim makineyi sıktı; sonra da karşıma oturup bir sürü şey anlattı. Halen başım ağrıyor; eğer aynı numarayı yapacaksan mermiyi benim kafaya sıkalım. Sonra anlatırsın!”
Bira dağıtan adam gelip masaya bir şişe bıraktı. Ali uzanıp kapağı açılmış bira şişesini aldı ve ters ters bira servisi yapan adama baktı. Soluk yüzlü adam sinir bozucu bir şekilde sırıtıyordu. “Adın ne senin?” diye sordu. Bıraktığı biranın parasını bekleyen adam suratında masum bir gülümseme ile cevap verdi; “Levent…” Ali başıyla onaylar gibi bir şeyler yaptıktan sonra öne eğilip silahını tekrar dizlerinin üzerine koydu.
“Pekala, Levent; ben senden sadece bir şişe bira istediğimi hatırlıyorum. Kapağı açılmış bir şişe değil. Ha; ‘Biz bunu böyle satıyoruz, hoca!’ diyorsan durum değişir; o zaman bana kapağı açılmamış bir şişe getirmeni senden rica ederim. Ama böyle bir kuralınız yoksa ve sen sikinin keyfine göre bana kapağı açılmış bir şişe bira getiriyorsan; onu alıp götüne sokmanı ve bana kapağı açılmamış bir tane getirmeni söylemeliyim.” Elini kaldırdı; “Ve sakın bana böyle bir kuralınız olduğu yalanını söyleme, Levent; yoksa elimi ağzından sokar, taşaklarını gırtlağından çıkartırım” Gözleri alev alev yanıyordu. “Şimdi şu şişeyi al ve bardaki pezevenge götür. Adım Ali… Eğer birayı vermeyip öyle götünüz bir karış havada, arıza yapmaya kalkarsanız, oraya gidip o sübyanın yanında bu şişeyi ben kendi ellerimle o rakımı bine vurmuş götüne sokacağım; anladın mı?”
Levent adındaki genç adam bir süre Ali’nin gözlerine baktıktan sonra bir şeyler, hem de kötü şeyler söylemek üzere ağzını açmak üzereyken Ali ayağa fırladı ve silahını Levent’in küçük dili onu tamamıyla hissedecek kadar ağzına soktu. Loş ortamda pek fark edilmeyen bu hareketten sonra adamı geriye itti. “Yürü lan!”
Yerine oturdu. Soluk yüzlü adam onu süzüyordu. Suratında bu sefer bir gülümseme yoktu. “Oyuncağınla etrafı karıştırmak gibi kötü alışkanlıkların var sanırım.” dedi.
“Hangisiyle?” diye sordu Ali silahını tekrar montunun altına sokuştururken. “Bir şey olmaz. Başlarının belaya girmesini istemezler, olay çıkaranları dışarı atacak olan adam ise çok yakın bir arkadaşım.” Güldü. Her perşembe gecesi kendisine uğrayan ve yarım düzine mavi hap satın alan iri yarı adamı düşündü. “Bir şey olmaz...” diye devam etti.
“Emin misin?” diye sordu adam başıyla geleni işaret ederek. Levent tekrar yanlarındaydı ve elleri arkasındaydı. Barmen göz ucuyla onları süzüyordu.
Ali, Levent’in gözlerinin içine can alıcı bir bakış fırlattı. Bira servisi yapan adam elini arka tarafından çekti ve masanın üzerine kapağı açılmamış iki şişe bıraktı. Bardaki adam eliyle Ali’ye selam veriyordu. Ali şişeyi havaya kaldırdı ve adama döndü; “Ayrıca bu yeni başlayan garson çocuklara hep yapılan bir eşek şakasıydı belki de...” Birayı işaret etti ve kendi şişesini açtı. “Ben ısmarlıyorum...”
Soluk yüzlü adam tekrar sırıtmaya başladı. Levent küfürler ederek oradan uzaklaşıyordu. Ali keyifli bir tavırla adama sordu; “Senin adın nedir? Benimkini biraz önceki o tatlı sohbet esnasında duymuş olduğunu var sayıyorum.”
Adam bir süre düşündükten sonra cevap verdi; “Bir adım yok.”
Ali adamı taklit ederek söylendi; “ ‘Bir adım yok!...’ Ne demek bir adım yok?! İnsanlar sana ne diyorlar, nasıl sesleniyorlar?”
Adam ‘insanlar’ kelimesini duyunca tekrar gülümsedi. “İnsanlar beni görünce genelde çığlık atarlar! Her biri farklı şekilde çığlık attıkları için genel bir adım yok...”
Ali kahkahalarla gülmeye başladı; “Bu süper bir espri, moruk! Zeki bir adamsın. Biranı içsene, ben ısmarlıyorum yahu!”
Adam bira şişesini ağzına götürdü ve büyük bir gürültüyle şişenin üst kısmını koparttı. Ali etrafında dönen dünyaya bir anlam veremiyordu artık. Yanında duran adam birasından büyük bir yudum aldı. “Dediğim gibi,” dedi, “…bir adım yok. Ama zihnini ele geçirip ellerindeki kozları öğrendiğim herkes, ölmeden önce benim bu kadar zahmete katlanışımı bir Kumarbaz olduğumu varsayarak açıklarlar. Ah, ölmeden önce her şeyi anlamaya çalışmak... Bu bir tür hastalık biliyor musun? Sadece sizin türünüzde rastlanan bir hastalık!..” Kafası karışmış bir şekilde kendisine bakan Ali’yi süzdü. “Neyse, bunları boş verelim. Söylediklerimi unut gitsin!”
O anda Ali, aklında birden bire ortaya çıkan karmaşanın kaybolup gittiğini hissetti. Adamın söyledikleri arasından, sadece adının Kumarbaz olduğunu belirten kısacık bir cümle kalmıştı aklında. İlgiyle adama baktı. “Kumarbaz!” dedi. “Her boku oynarsın o zaman sen. Favorin var mı?”
Adam gülümsedi. “Barbut!”
Ali şaşkın içerisinde suratına bakıyordu. “Harbi mi? Ben de deli olurum barbuta! Çıkart lan kemikleri, atalım bir iki el!”
Adam tekrar sırıttı. Kapağı ısırdığında geriye doğru eğilen, kan içindeki yan dişleri tehdit edici bir şekilde koyu kızıl yakut parçaları gibi parıldıyorlardı. Ali umutsuzca başını salladı. “Bırak şimdi şekil yapmayı! Ben bugün ölümle bizzat tanıştım, daha fazla deliremem. Hadi, hadi kemikleri çıkar...”
“Ne ölümü evladım?” diye sordu adam merakla.
Ali omuz silkti; “Ya, cidden siktir et. Ben senin dediklerini boş verdim gitti; sen de benimkileri siktir et olsun bitsin…” Adam önce söylediklerini hatırlayıp hatırlamadığını soracak olduysa da bunu kısa sürede unuttu. Ali bilmeden yaptığı şeye aldırmadan elini soluk yüzlü adamın omzuna koydu.
“Öyle bedavadan atmam ama kemikleri, söyleyeyim delikanlı.” dedi adam.
Ali küçük ve haylaz bir ıslık çaldı. “Valla, kaybedeceğim pek bir şeyim yok. Birkaç şey var elimde kalan, onları da kaybedersem üzülmem artık.” Adam başıyla onayladı ve cebinden iki tane büyük kemik parçası çıkardı. Ali kemikleri aldı ve ters ters adama baktı. “Bunlar ne dayı?”
“Kemik...” dedi adam.
Ali sırıttı. “Ne lan bunlar, Hünkar Krezüs’ten mi aldın?”
“Lidyalı’yı mı diyorsun sen?” diye sordu soluk yüzlü adam ilgiyle. “Tanır mısın onu?” Gözleri parıldıyordu.
Ali kafasını kaşıdı. “Herodot’tan bilirim azıcık; öyle çok bir samimiyetimiz yok.” Pişkin bir gülümseme suratına yerleşti.
Adam ters ters bakıyordu. “Ben de tanışıyorsun sanmıştım.”
Ali kemik parçalarını avucunda evirip çeviriyordu; “Oha, nerden tanıyacağım?! Sen tanıyor musun sanki zatı?” Kemikleri masanın üzerine fırlattı. Sekiz köşeli kemiklerden bir tanesi üst tarafında kararmış bir yıldız işareti gelecek şekilde durdu; diğerinin üzerinde ise sivri bir şekil vardı.
Adam hiç istifini bozmadan zarlara uzandı. “Yakinen...” dedi. Ali tekrar sırıttı. Adam zarları attı. Bu sefer iki tane yıldız vardı. Gülümseme sırası adama gelmişti.
“Atma lan sefil, Herodot bile –miş’li geçmişte anlatır Krezüs’ü.” Alaycı gözlerle adamı süzdü. “Sen nerden bileceksin Lidya Sultanı’nı?!” Zarları fırlattı. İki tane sivri diş yukarıya bakıyordu. Adam suratını ekşitti. Ali iyi bir sayı geldiğini varsaydı.
“Vaktinde, çok uzun seneler...” Adam durdu ve öksürdü; “…yani zaman önce, sene mene kalmadı artık; ben öğrettim ona barbutu.” Sesinde asil bir eda vardı. Kemiklerin üzerinde bir kuru kafa ve bir diş vardı. Ali zarlara uzandı.
“O zaman sen epey yaşlısın dayı, Lidya kralına barbut öğretmek ne demek; harbi kumarbazsın o zaman sen!” dedi adamı biraz daha heyecanlandırmak isterken. Kemikler uzun tahta masada sekti ve durdu. İki dişin işlendiği bir zar yüzü yukarı bakıyordu, hemen yanındakinde sırıtan bir kurukafa vardı.
“Tüm Lidya’ya ben öğrettim barbutu; sen ne diyorsun evladım?!” Ali kahkahalarla gülmeye başladı, adamı kaba tabir ile gaza getirmeyi başarmıştı. Keyfi yerine geliyordu. Garip ve gizemli bir şekilde ortalama yaşı beş bin olan soluk yüzlü bir adamla -olası bir hayalet ya da hortlak ile- sidik kokan bir bar köşesinde son gecesinin ilk ve en eğlenceli saatlerini geçiriyordu. Adam zarları tekrar fırlattı. Zarlardan bir tanesinde bir çift diş, diğerinde ise bir yüz vardı. Soluk yüzlü yaratık zarların üzerine eğildi ve sırıtarak onu Ali’ye gösterdi.
Ali zarın üzerindeki yüze baktı. Kendisine çok benzeyen surete gülümsedi. “Bu kaybettim demek mi oluyor?” diye sordu. Adam başını iki yana salladı.
“Hem kaybettin, hem de ölüm şeklini seçtin demek oluyor!” Ali adamın omzuna elini koydu. Boştaki eliyle silahını kavradı ve namluyu adamın kalbine yasladı. “Doğru söyle, hile yapmadın değil mi?”
Adam ellerini havaya kaldırıp boynunu büktü. “Senin canın çıkmış zaten evladım, ne hilesi! Darılırım, söyleme bir daha böyle, hele ki gittiğin yerde… Namıma leke sürülür, hiç istemem. İstersen vazgeçelim, başka şey oynayalım?”
Ali; “Peki…” dedi, “Tamam, yenildik, ortada. Paşa paşa vereceğiz canımızı; ne yapalım, kısmet. Nasıl öleceğim, söyle bir yol?”
Adam biraz önce şişenin ağzını koparttığı kanlı dişlerini göstererek sırıttı. Dişler biraz öncekinden daha uzun ve sivri görünüyordu. Ali derin bir nefes aldı. İçine dolan soğuk havanın ve bedenini saran ürpertinin etkisiyle gözlerini kapattı. Kanlı dişlerin boğazına doğru yaklaştığını hissediyordu. Bekledi, evet, son buydu. Kaskatı kesilmişti.
Tekrar o karanlık yerdeydi. Havada asılı duruyor gibiydi; bağları, üzerinde/altında/yanında durması, tutunması gereken hiçbir şey yoktu sanki. Sonsuz bir boşluktaydı. Uzakta bir yerlerde, ne kadar ötede olduğunu kestiremediği parıldayan iki nokta kendisine doğru gelmeye devam ediyordu. Ali, dişlerin boğazına değdiğini hissetti. Gözlerini daha sıkı yumdu. İyice kapanmış olan gözkapaklarının ardından tüm dünyayı görebiliyordu. Bir noktaydı, aynı zamanda gerçek boyutunda bir görüntüydü dünya ve hatta üzerindeki her şey onun içindi. Sonsuz büyüklükteki son model bir televizyon karşısında istemdışı büyüttüğü, köşeye sıkıştırdığı başka görüntüleri izliyor gibiydi. Kendisini garip hissetti ve soluk tenli adamın bardaki bir sürü insanın fark etmediği bir şekilde boynuna doğru uzattığı, sivri, kan içerisindeki dişlerini gördü. Suratına ince bir gülümseme yerleşti. Dudakları ince bir yarık gibi ortaya çıktı. Siyah gözleri dünyadaki, mutsuz olduğu yerdeki son anını görmek için biraz daha açıldı.
Tüylerini diken diken eden duygusuz, sıradan bir ürpertinin gelip omzuna dokunmasını hissetti. Arkasını döndüğünde karanlığın içinden, bu garip karanlığın ve gecenin alacalı, mavi ve gölgeli karanlığının kirli dokusunun içinden uzun boylu, uzun saçlı adam tekrar beliriyordu.
Adam ona onaylamayan gözlerle bakıyordu. Karşılıklı gülümsediler. Tebessümleri bu garip gölge diyarında birlikte büyüdü ve kahkahaya dönüştü. Ali tekrar gözlerini açtığında kendini kahkahalar atarken buldu. Soluk yüzlü adam ona korkmuş gözlerle bakıyordu. Adam ellerini kaldırdı ve mırıldanmaya başladı; “Beni bırakmasını söyle; söyle ki, bana dokunmasın! Lütfen her dediğini yaparım! Onun yanında olduğunu bilmiyordum, bilsem efsunlamazdım seni! Böyle ses etmeden oyun oynatmazdım sana benim gibi biriyle! Lütfen, aman ver!”
Ali rahatsız bir şekilde adamın gözlerinin içine baktı. Dişlerinden süzülen kanın kendi kanı olup olmadığını merak ediyordu. Elini boynuna götürdü ve yokladı. Orada bir yara olmamasına sevinmek ve üzülmek arasında bir ikilem yaşadıktan sonra kuşkulu gözlerle adamı süzdü. “Şu uzun saçlı adamdan bahsediyorsun değil mi? Sahi, onu sen de gördün; tanıyorsun değil mi o herifi?!” dedi. Soluk yüzlü adam yalvaran gözlerle ona bakıyordu.
“Ne olur, sana yalvarıyorum; yedi nesline el sürmem, her dileğini yerine getiririm! Bana dokunmasın, daha çok gencim, bana söz verilmiş beş bin senem daha var! Lütfen, ona söyle, sana hiçbir şey yapmadım değil mi? Söyle ona, güzel güzel oyun oynadık. Bak hakkım olanı da iade ediyorum sana! Söyle ona!”
Aniden ayağa kalktı. Sakar adımlarla kapıya koşmaya başladı. Arkasına bakmamaya çalışıyor gibiydi. Ali büyük bir şaşkınlıkla ayağa kalktı ve peşinden koştu. Kapıyı açıp dışarıya çıktığında uzun saçlı adamın soluk benizlinin başını tutan elleriyle karşılaştı. Dizleri çözüldü ve yere çöktü. Soran gözlerle uzun saçlıya bakıyordu.
Adam ona aldırmadan yerde yatan, titreyen başsız cesedi hafifçe tekmeledi. “Asalak herif!” diye söylendi mutlu bir şekilde. Elindeki başa baktı. Korkudan kocaman açılmış, göz akları olmayan, kızıl gözbebeklerine baktı ve onu ilerdeki büyük çöp konteynırına fırlattı. Ellerini iki yana açıp dostça bir ifadeye bürünerek Ali’nin yanına gelip çöktü. “Günün nasıl geçiyor, Semender? Biranı sevdin mi?” diye sordu peş peşe.
Ali tanık olduklarının kendisini sürüklediği çılgınlığın en dibinden onun sözlerini duyabiliyordu. Bundan kurtulmanın bir yolu olmalıydı, kendi sonundan korkmuyordu! Ama yine de böyle ölmek istemezdi. Sonuna kadar açılmış gözlerle karşısında duran siyah siluete baktı. Gözlerini kapatmalıydı, tekrar karanlığın içindeki huzurlu yere gitmeliydi. Kendisiyle kalmalıydı.
Göz kapaklarının emrine uymadığını fark etti büyük bir acıyla. Birisi alnından içeriye bir çivi sokmaya çalışıyordu sanki.
Adam huysuzca söylendi; “Sana gözlerini aç demiştim, eğer sen açmazsan ben açacağım ve çok canın yanacak demiştim, hatırladın mı Semender? Hissediyor musun? Neden bahsettiğimi anlayabiliyor musun? Şimdi tekrar oraya gitmeyeceksin, Semender.”
Ali bir anda rahatladığını ve arkaya doğru düştüğünü hissetti. Adam nazikçe onu omuzlarından tutup kaldırdı. Sonra gidip başsız cesedi yerden küçük bir çöp poşeti alır gibi tek eliyle kavrayıp çöp konteynırına attı. Suratında huzursuz edici bir gülümseme belirdi.
Birlikte bara girdiler. Barmene iki şişe bira daha söylediler. Barmen adamın yüzüne, çok eski bir tanıdıkla karşılaşıp onu hatırlamaya çalışır gibi baktı. Biralar kapakları açılmamış halde geldi. Levent adındaki garson son derece nazikti ve adama sanki bütün ömründeki günahlarını toplu gösterim olarak izleyen bir adam gibi masum, üzüntü içerisinde bakıyordu.
Ali şişesini açtı ve kocaman bir yudum aldı. Derin bir nefes aldıktan sonra yanındaki adama baktı. Adam birasını açması için Levent’e uzatıyordu.
V
SARAYDAKİ SEMENDER
Ali başını iki yana salladı. “Yahu,” dedi, “…ben o herife nasıl uzattım boynumu öyle! Neydi o ‘şey’?”
Uzun saçlı adam omuz silkti; “O yapar, merak etme; onun türü ustadır bu konuda.”
Ali sırıttı. Aklına bir şey gelmişti, bir yudum daha aldı içkisinden. “Senden de Allah gibi tırsıyordu ibne!” Elini salladı. “Of, ne yeminler etti; ne dil döktü.”
Adam elini kaldırdı; “Haşa!” dedi mahcup bir tavırla.
Ali elini yanındaki adamın omzuna koydu. “Bak ben isimle hitap etmeyi severim; yani doğru olsun olmasın bana adını söyle artık. Bir şey diyecek oluyorum, takılıp kalıyorum. Adın ne senin cidden?”
Uzun saçlı adam elindeki şişeyi kafasına dikti, yarısına kadar içip geğirdi. “Pardon.” dedi. “Hm, bana Us diyebilirsin!”
Ali Us’un yanağından bir makas aldı. Bu ismin son derece uydurma olduğunu biliyordu. “Ne tatlı şeysin sen, Us’muş... Bak sen…” dedi.
Us ters ters baktı. “Sululuk istemez, Semender Efendi!” diye çıkıştı.
Ali elini geri çekti. “Tamam da hocam, yani sorun şurada: Kendimi Terminatör’e bir şeyler öğretmeye çalışan John Connor gibi hissediyorum yanında.”
Us elini kaldırdı. “Müzikleri müthiştir o filmin!” dedi. Yaptığı hareketten utanmış bir şekilde yavaşça elini indirdi ve biraz önceki vakur haline büründü tekrar.
Ali devam etti; “Neyse işte… Diyorum ki; madem bu gece birlikte takılacağız, en azından sen iki defa kendimi öldürmemi engelledin, biraz daha tanıdık konuşsan. Ayarın falan yok mu senin?”
Us biradan büyük bir yudum daha alıp dudaklarını büzdü. “Var; ama bozulursa senin için kötü olur diye sana göstermiyorum. Manyak mısın evladım sen?” Kendi kendine söylenmeye devam etti; “Bende hata ama… Şu hale bak Semender oyuncağı olduk! Çok yüz veriyorum ben bunlara yahu?!”
Ali ciddi bir şekilde anlatmaya başladı; “Ne bileyim; biraz şöyle benim gibi, herkes gibi konuşsan. Ankara’dan kuzenim geldi, bilmez bu yolları, diye tanıtsam, bana zerre benzemiyorsun.”
Us itiraz etti; “Kuzenler birbirine çok benzemez ki zaten!”
“İyi de ulan bir Koreli ile bir Çinli Taksim’de karşılaşmış, felekten bir gece çalalım demişler, şeklinde de gezmeyelim yani moruk! Andırmayı geçtim, alakamız bile yok.”
Us ellerini ovuşturdu. “Peki söyle bakalım, ne yapmam lazım. Bırakmam seni daha, yanından ayrılmanın dakikasına kalmıyor bir bela buluyorsun. Nasıl geldin yirmi beşine ölmeden sen evladım?”
Ali omuz silkti. Elini omzuna attı Us’un. “Yani, böyle nazik konuşma, sert ol biraz koçum ya!” Bir makas daha aldı.
Us bileğinden yakaladı. Ali’nin kalın bileğini nazikçe büktü ve hafif bir çıtırtı yükselene kadar bırakmadı. Ali sıkıntılı bir şekilde serbest kalan bileğini ovuşturdu. “Böyle yapma işte, herifi ikiye ayırdın. Küfret geçsin, gitsin ya!”
“Ha,” dedi Us, “…anladım. Yap bakayım şunu bir daha.” Ali çekine çekine elini uzatıp bir makas daha aldı. Us ,Ali’nin elini yakalayıp masanın üstüne fırlattı. Fakat bu sefer o karanlık kuvveti değil de bir insanın Ali’ye artık son derece aciz gelen dokunuşu vardı.
“Çek elini, sikmeyeyim bir yanını...” dedi sakin bir şekilde. Bunları söylerken etrafına bakınıyordu.
Ali ellerini çırptı. “Bravo, işte bu kadar! Bu ya, bu işte! Şimdi söyle bakalım, Saygıdeğer Us; kimdi biraz önceki zavallı?”
Us birasının geri kalanını da kafasına dikti. Eliyle barmene bir işaret yaptı. Levent koşarak geldi ve kapağı açılmamış bir şişeyi dikkatlice masaya bıraktı. Tam oradan uzaklaşacakken Us ona seslendi; “Levent, gel bakayım buraya.”
“Söyle abi…” dedi Levent sırıtarak.
Us bira şişesine bakıyordu. “Lan bunları niye açmadan getiriyorsun ikidir?! Bir şey mi demeye çalışıyorsun?”
Levent göz ucuyla Ali’ye baktı; Ali o esnada yan masadaki çifti süzüyordu, konuyla en ufak bir ilgisi yokmuş gibi davranıyordu. “Abi,” dedi yutkunarak. “ar... arkadaşınız... ö-öyle isteyince...ben de sandım... sandım ki…” diye kekeledi.
Us, Ali’ye baktı. “Git aç gel şunları,” dedi şişeleri uzatarak. Arkasından bağırmayı ihmal etmedi. “Isıttın lan biraları pezevenk! Bırak, bırak… Sidiğe dönmüştür şimdi onlar!” Levent şaşkın bir vaziyette göğsüne bastırdığı biralarla ikisine bakıyordu. “Bize tekila getir, tuz limon falan da.”
Ali’ye döndü. Ali halinden memnun bir şekilde sırıtıyordu. Yanında adının Us olduğunu söyleyen küfürbaz bir iyilik meleği oturuyordu ve bu durumdayken peşindeki adamlar tarafından öldürülmeyeceği kesindi. Huzurlu bir şekilde iç çekti. Geriye kim kalıyordu ki? Eski sevgilisinin burnunu kırmıştı, kedisi böyle bir şeyi bir gecede yapamazdı. İntihar da edemiyordu, Us buna izin vermiyordu. Bunu düşünmemeye karar verdi. Levent’in titreyerek masaya bıraktığı şişeye uzandı ve kenarları tuzlanmış küçük bardaklara tekila doldurdu. Baş parmağını gererek oluşturduğu küçük et oyuğuna bir parça tuz döktü. Us’un bardağını uzatıp kendininkini gırtlağından boca etti. Baş parmağının yanından tuz yaladı, ağzına bir limon attı.
Us tekilasını son derece sakin bir şekilde içti ve limonunu emmeye başladı.
Ali adama baktı. “Eh, sırada ne var Us?” dedi.
Us limonu kül tablasına bıraktı. Ellerini silkeledi. “O herif Kumarbaz’dı cidden. Şu Azrail ile son oyun hikayelerini duymuşsundur. Bu eşşoğlu eşeğin ara sıra zevzekliği tutar; benim kılığımda millete görünür, sonra da ben gelip uğraşırım. Geçen sene bir Rus’un canını almaya gittim, herif satranç ustasıymış; ‘Kasparov’a ben öğrettim satrancı, gel bir el atalım, yenersem canıma dokunma!’ diye tutturdu. Ulan yarak madem taşak geçeceksin git Cebrail’e bulaş! Ciddi iş bizimki, ciddi…”
Ali ağzı açık bir şekilde dinliyordu. Bir an kendine gelir gibi olup soracak gücü kendinde buldu. “Ne oldu peki?”
Us sakin bir ses tonuyla devam etti; “Ne olacak, verdim eline ibnenin! Kasparov’a öğretmişmiş...”
Ali gözlerini kısarak yarattığı canavarı yukarıdan aşağıya süzdü. Başını iki yanına sallayıp bardaklara tekila doldurdu.
“Çoktandır diş biliyordum zaten bu soluk suratlı adiye. Bir bu değil ki; akşama kadar –yani akşam diyorum sen anla artık!- elli bin tanesiyle uğraşıyoruz.”
Ali tüm içtenliğiyle sordu; “Doğru söyle lan, Krezüs’le de oynadın mı böyle bir şey?”
“O sikiği hiç sorma, beş el barbut attık onunla... Amma can varmış şerefsizde; çıkmak bilmedi. Ulan kazanıyorum, yok bir daha atacağız diyor. Fitil etti beni, neyse sonunda bağladık. Eşini dostunu da kaybetti hıyar herif.”
“Yahu o adam köle değil miydi ölürken? Nasıl eşini dostunu da öne sürdü? Sen de yedin yani bunu?”
“Olur mu oğlum ya?!.. Sen de iyice toy sandın bizi ha! Ben zaten alacaktım etraftakilerin canını, gönlü olsun diye eyvallah dedim.” Tekilasını bir dikişte içip Ali’ye döndü; “Boş ver sen şimdi onu da dediklerimi dinle: Darius’un üç tane hizmetçisi vardı,” diye başladı anlatmaya, “…ona her öğünde ‘Atina’yı unutma! İntikamını unutma!’ derlerdi. Tek işleri buydu. Darius intikamını hiç unutmadı.”
Ali bardakları tekrar doldurdu. “Yani diyorsun ki, Fars Şahı ile dalaşmak tehlikeli bir iş.”
“Biriyle dalaşmanın tehlikeli olması için adamın ille de Fars Şahı olmasına gerek yok, demek istiyorum aslında. Şu peşindeki adam var ya…”
“E?..”
“Seni öldürecek.”
Ali ağzındaki tekilayı püskürttü. Suratını ekşitip Us’a döndü. “Beni sen öldürüyordun az kaldı.”
“Korkma ben seni öldürmek için burada değilim.”
Ali başıyla onayladı. Bardakları tekrar doldurdu. “Biliyorum.”
Us omuz silkti. “Ona göre… Şerefe, Semender!” dedi.
Ali yeni edindiği dostunun elindeki küçük bardağa kendi bardağını çarptı. “Pers Sarayı’nda adım çokça anılıyor olabilir, diyorsun; hatta günde üç kez...”
Us başını salladı. Arkasını döndü. Şişe yarıya gelmişti. “Lan Levent, su getir buraya… Yandım amına koyayım!” diye bağırdı.
Ali, Us’a baktı. Us suratında o hain gülümseme ile onu süzüyordu. “Pers Sarayı’nda bir Semender...” dedi. “Başın büyük belada, koçum...”
Kapı tarafından gelen gürültüye kadar keyifli bir şekilde içmeye devam ettiler.
*
Vedat Bey’i herkes tanırdı; özellikle de ondan bir defalığına alışveriş yapan küçük uyuşturucu satıcıları. Genelde en kötü mal Vedat Bey’e gelir, oradan da tüm İstanbul viranelerine dağılırdı. Vedat Bey’in satışını yaptıkları arasında hiçbir şekilde katkı maddeli uyuşturucu bulamazdınız; yani size afyon diye kına, uyuşturucu diye kireç tozu karıştırılmış morfin tozu satmazdı. Ama yine de sattıkları arasında kesinlikle kaliteli mal bulunmazdı. O bu sektörün çöplüğünü yönetiyordu: Bilim Kurgu filmlerindeki yok olmuş dünyaların çöplerinden kendisini ve çevresini yaşatan bir imparator kadar mağrurdu. Bir imparator, çöpünden faydalanmak isteyenlerin her zaman olduğu bir uyuşturucu patronu… İşte Vedat Bey tam olarak buydu.
Şimdi kapıdan içeriye yanından hiç ayrılmayan dört fedaisi ile girerkenki sıkıntılı halinin sebebi ise başkaydı. Aslında böyle şeylere canını sıkmayan bir adam olmasına rağmen küçük bir satıcının geciktirdiği ödeme yüzünden huzursuz bir gün geçirmişti. Daha dün birinin kaval kemiklerini un ufak etmiş olmasına rağmen bir türlü akıllanmıyordu bu adamlar. Günde bir tanesine ceza vermeye kalksa bütün bir yılı –tatilsiz, hiç durmaksızın çalışarak- dolu geçirebilirdi. Üstelik bu cezalandırma, racon kesme, infaz etme işlerinden de pek hoşlanmıyordu. Kan görmeye dayanamazdı; can çekişen adamları izlemeye ise bir toz zerresi kadar bile tahammülü yoktu.
Bunun yanında Vedat Bey iyi bir Vanlı olarak (bu coğrafyanın en meşhur kaçakçılık cenneti) dinine de düşkündü. İnsanlara eziyet etmeyi sevmezdi. Biri bir hata yaptığında onu ihtar etmesi için fedailerini yollardı. Gece rahat bir uyku uyuyabilmek için de adamı öldürmemelerini sıkı sıkıya tembih ederdi.
Bara yaklaştı. Bu civardaki birçok yer gibi burası da ona ait sayılırdı. Sahibi değilse de ortağıydı. Bu kadar kötü mallar satarak nasıl bu kadar yükseldiği ise bir fenomendi. Ali dahil birçok küçük satıcı kafalarında bu kuşkuyu taşıyarak günler geçirirlerdi genelde. Uzun saçlı barmene eliyle işaret etti. Adam gülümseyerek Vedat Bey’in yanına geldi. Küçük bir durum muhasebesinden sonra Ali’nin orada, köşede oturduğunu öğrendiğinde epey şaşırmış bir halde o yöne döndü. Gerçekten de bu küçük adam orada tek başına oturmuş kendi kendine konuşuyordu. Masada bir sürü boş bira şişesi ve iki şişe de ucuzundan Meksika tekilası duruyordu. Vedat Bey sırıttı ve Ali’nin yanına gitti.
Bir iskemle çekip oturdu. Cebinden gümüş tabakasını çıkarıp sarma bir sigara yaktı. Tabakayı masaya koydu. Ali baygın gözlerle ona bakıyordu.
“Eh Ali yiğenim, anlat bakalım; işlerin nasıl, keyfin yerinde mi?”
Ali geğirdi. Eliyle özür dilercesine bir işaret yaptı. “Vallahi Vedat Dayı, işler kesat. Hiç keyfi yok.”
Vedat Bey sigarasından derin bir nefes aldı. “Niye öyle yiğenim?” şen bir kahkaha attı. “Bu şâerde heç keş kalmamış gibi konuşuyon; hayırdır?”
“Var tabii… İstanbul’un keşi tükenir mi!? Ama malların çok boktan. Satamadım bile, onlara istediğin eşek yüküyle parayı toparlayamadığım için de başka mal alamıyorum. Eh, işler kötü işte!”
“İyi de yiğenim, sen alırken biliyo’dun böyle olduğunu! Hem haksızlık etme malıma… Heç haz etmem öyle iş bittikten sonra bok atan adamdan.”
Ali kızarmış gözleriyle adamı süzmeye çalışıyordu. Adam gözlerinin önünde eğilip bükülmese, yukarı aşağı oynaşıp durmasa epey şey söyleyecekti. “Vedat Dayı, kenevir sapıyla poşet bozması tozla olmuyor bu işler. Amına koyayım, bütün elemanlar kaçıştılar! Hap olmasa iflas bayrağını çekmiştim.”
Vedat Bey elini kaldırdı. “Terbiyesizleşme yiğenim; nasıl laf o?...” Elini Ali’nin omzuna koydu sevecen bir eda ile. “Öde benim parayı da yeni mal vereyim sana, en iyisinden; toparlarsın on beş günde.”
Ali derin bir nefes aldı. Lanet herif amma da çok sallanıyordu. Gözlerini kapattı. Karanlık diyara tekrar geçmek istedi; ama orası da zangır zangır titriyordu. Oflayıp pufladı. Gözlerini açtı.
“Valla dayı, kuruş yok. Ödemeyeceğim bu sefer, öyle görünüyor!”
Vedat Bey gayet sakin bir şekil de ayağa kalktı. “Benle zevklenir misin sen yiğenim? Ne demek, ödemem?! Bal gibi ödersin.”
Ali ellerini iki yana açtı. İki fedai bar tarafından sakin adımlarla gelip bir kabus gibi çöktüler Ali’nin başına. Yaka paça kaldırıp dışarıya çıkarttılar. Ali, Vedat Bey’e bakıyordu. Adam iyice sallanmaya başlamıştı. Bir an iki tane gördüğünü sandıysa da bunun bir yansıma olduğuna karar verdi son derece uyuşmuş olan beyniyle. Hatırladığı son şey, şu an hatırlayamadığı bir şarkıyı mırıldanmaya çalışmasıydı -tabii kendisini taşıyan fedailerin üzerine kusmasını saymazsak.
*
Gözlerini açtığında bütün suratının kendisinden uzakta, karşısında duran duvarda darmadağın bir halde asılı durduğunu gördü. Başı ağrıyordu, zorlukla açabildiği göz kapaklarına küfrederek ayağa kalkmaya çalıştığında ise sol bacağından gelen yoğun bir acıyla sarsıldı. Bir süre yerde kıvrandıktan sonra eliyle acının merkezini yokladığında eline gelen sivri bir şeyle irkildi. Sol gözünü hafifçe aralayıp oraya baktığında kan içerisindeki kemik parçasını görüp başını geriye attı.
Gözlerini kapattı ve nefesini kontrol etmeye çalıştı. Acıyı kontrol etmek gibi bir çabası yoktu şu an; tek istediği bir yolunu bulup tekrar o karanlığın içine, kendini güvenli hissettiği yegane yere gitmekti. Derin bir nefes daha aldı ve bekledi. Nefesini verirken oradaydı.
Uzaktan kendisine gelen iki kara yıldız, mütevazı parıltıları daha da büyümüş bir şekilde karşısında duruyordu. Çok uzakta olduklarını tahmin etti. Bu ruhsal boyutta nasıl olup da var olduklarını anlayamadığı ellerini uzatıp etrafını saran koyu kızıl düşleri, hatıraları, düşleri, acıları iki yana ayırarak onlara doğru ilerlemeye çalıştı.
Mor renkli bir gönül yarası ona birkaç saat önce burnunu kırdığı kızın gözleri ile baktı. Bacağındakine benzeyen bir kemik parçası alnının ortasında duran bir başka kırmızı, şekilsiz yaratık ona doğru çığlıklar atıyordu. Soluk yüzlü zavallının altından damarları görünen saydam derisine benzeyen bir ‘şeyle’ kaplı olan, gerisi görünmeyen bir el omzuna dokundu ve acıyla sıktı. Hiçbirini umursamıyordu. Tek istediği yıldızlardı.
Yıldızlara doğru ilerlerken her zaman olduğu gibi garip bir şekilde ortaya çıkan uzun saçlı adamı gördü. Suratında o hain gülümsemesi vardı yine. Yıldızlara ulaşmasını engeller bir şekilde tam önünde durmuş Ali’yi geri itiyordu.
Ali geriye çekilip bütün gücüyle adamın üzerine atıldı. Birkaç saniye geçmesi gerekirken binlerce yıl sürercesine uzayıp giden bir anda aradaki birkaç hayali metreyi geçti ve gittikçe uzayan bedenini düşsel gözleri ile gördü. Burnu suratına yapışmış ve bir tepeyi andırırcasına genişlemişti. Kulakları artık yoktu. Adamın üzerine hücum ederkenki halinden eser kalmamıştı. Ellerini uzatıp gittikçe daha da garip bir renge ve dokuya karışan tenine dokunmaya çalıştığında irkildi. Halen uzun saçlının üzerine doğru gidiyordu. Parmakları uzamış, incelmiş ve yay gibi bükülmüştü. Gözleri sadece ileriyi değil her tarafını görebiliyordu. Korkunç bir hızla hareket ettirebiliyordu onları. Her bir kareyi, her bir noktayı görüyordu.
Önce uzun saçlının içinden geçtiğini hissetti; sonra da sırtında bir sancı belirdi. Ağzını açıp bağırmak istedi, sivri uçlu dilini görünce olduğu yerde kaldı. Ayağa kalkmaya çalıştı, fakat inanılmaz bir şekilde küçülüp kıvrılmış olan ayakları buna müsaade etmedi. Tüm çaresizliğinin içine doldurduğu korkuyla yuvarlak fakat bebekleri düz bir çizgi halini almış olan gözlerinde beliren bir parça yaşı görmek için çabaladı. Fakat garip, yeşilimsi bir buğudan başka hiçbir şey seçemedi. Yıldızlar ise çok yakınındaydı. Başını geriye çevirdi, ayağını sırtına bastıran uzun saçlı adamı gördüğünde bütün gücüyle gözlerini kapatmaya çalıştı.
Uzun saçlının ürpertici sesi olmayan kulaklarında yankılanıyordu; “Saray’da bir Semender! Seni öldürecek; ama bu senin için dert bile olamaz Semender!”
Gözlerini karanlığın içerisinde kapattı. Birkaç derin nefes aldı ve sonra tekrar bacağında kocaman bir ağrı ile Vedat Bey’in duvarları kan lekeleriyle kaplı deposunda kendine geldi.
Suratında garip bir gülümseme belirdiğinde kendisini ve yaptığı garip hareketleri kuşkulu gözlerle takip eden fedailer iyice afallamıştı. Yukarıya doğru kıvrılmış bıyıkları, önünden dört düğmesi açık bir gömlek giyen bir adam omuz silkip yanına yaklaştı. Ali sol gözünü bir parça açıp adama baktı.
“Ne gülüyon lan dürzü?” diye çıkıştı adam elindeki sopayı yanındaki sandığın üzerine bırakırken.
Ali konuşmaya çalıştı; ama garip sesler çıkartmaktan fazlasını yapamadı. Geriye yatmış olan üç ön dişi ilginç ve kanlı bir hava kütlesini dışarıya üflemesine neden olmuştu. derin bir nefes aldı ve tane tane söylemeye çalıştı; “Biraz önce bir kertenkeleye dönüştüm!” durdu, ne dediği umurunda değildi. “Aslında,” diye tısladı, “…tam olarak bir Semenderdim!”
Adam acıyan gözlerle yerde yatan Ali’ye baktı. Ne dediği anlaşılmıyordu, daha fazla hırpalarlarsa öleceği kesindi. Sopaya uzandı ve Ali’nin mutlu bakışları arasında sağ bacağına tüm gücüyle vurdu. Patronun istediğini hemen yerine getirip diğer bacağı da kırmaya çalışmıştı; ama vuruşunu tam ayarlayamayıp kaval kemiğini ezmekten fazlasını yapamamıştı. Sıkıntılı bir şekilde birkaç küfür savurduktan sonra bir kez daha Ali’nin yana bükülmüş sağ bacağına sopayı indirdi. Ali olduğu yerde neredeyse sıçradı ve olanca gücüyle bir çığlık attı.
Canı artık yanmıyordu. İçinde sonsuzluğu dolduracak kadar büyük bir öfke birikmişti; ama onu bu dost canlısı çam yarmalarına tattıramayacak kadar acizdi. Kıvranmaya başladı. Bilinci, onu yavaş yavaş terk ediyordu. Tekrar karanlığın içerisinde olduğunu düşledi. Kapalı gözkapaklarının ardında adamların tartışmalarını göremiyordu; kanamış kulaklarıyla hiçbir şey duyamıyordu. Duysa bile anlayabileceğinden şüpheliydi.
Karanlığın içerisinde tekrar kendine geldiğinde yanı başında duran uzun saçlı adama baktı. Adamın suratında ilk defa bir duyguyu belirgin şekilde görebiliyordu. Elini uzatıp üzüntülü görülen dostunun omzuna vurdu. Adam ona karlı bir ağustos günü kadar imkansız; ama aynı zamanda da sıcak bir tebessüm ile karşılık verdi.
“Dinle Semender…” dedi. Eliyle altlarında yitip giden karanlığın içinde güçlükle görülebilen kanlı bir sahneyi gösteriyordu. Yerde titreyerek yatan kendisiydi; en azından onca kan, irin ve parçalanmış uzvun içerisindeki siluet kendisini andırıyordu. Altlarındaki sahnede kıvrık bıyıklı adam yanındaki iri yarı fedailere bir şeyler anlatıyordu. Kulak kabarttı;
“Herif ölmek üzere… Ayarı kaçırdık mı nedir?.. Amına koyayım… Lan Ahmet, geberecek herif. Sıkalım mı iki tane; ne diyon?”
Adının Ahmet olduğunu belirtir bir şekilde hemen atılan ince yapılı adam ince bir sesle cevap verdi; “Sık gitsin pezevengin kafasına Cengiz Abi, ölüsünü taşımak daha kolay olur!”
Cengiz adındaki fedai kazıttığı kafasını kaşıdı. “Vallahi elimizin kantarı kaymış, öldü ölecek şerefsiz! Tüh, ulan ne diyeceğiz Vedat Dayı’ya?! Hay anasını sikeyim, iş aldık başımıza, unutmaz şimdi patron bunu ömür billah!”
Ahmet ağlamaklı olan iş ortağına moral vermek istercesine; “Ya ne olacak!” dedi. “Yavşak bi’ torbacı için seni mi atacak patron? İki azarlar, sonra tatlıya bağlanır. Sık kafasına Cengiz abi, ölüsünü daha rahat taşırız. Ciddiyim bak.”
Cengiz mutlu bir şekilde gülümsedi. “Harbiden ha…” dedi. Elini beline götürüp kobalt mavisi bir silah çıkarttı. Bu Ali’nin tabancasıydı.
Ali uzun saçlı adama döndü. “Saat kaç oldu şimdi orada Us’um?” dedi kıkırdayarak.
Us düşünceli gözlerle Ali’yi süzmeye başladı. Derin bir nefes alır gibi göründükten sonra cevap verdi; “Dört, beş olmuştur Semender.” dedi. Ali uzun, kıvrık elini ağzına götürdü. “Vay anasını, amma dövmüş bu ibneler beni! Niye kurtarmadın lan Us?! Soluk yüzlü ibneyi ikiye ayırmıştın, banyoda da kafama sıkacakken elimden almıştın silahı! Hayda, herifler altı saattir dövüyorlar beni, elini sürmemişsin.” Çizgili gözbebeklerini Us’tan kaçırarak yukarıya baktı.
Us keyifli bir kahkaha patlattı. “Ulan bırak dalgayı, herifler sıkacak şimdi göğsüne kurşunu.”
Ali mutsuzca mırıldandı; “Siktir et, sıksınlar! Aman… Ne yapayım! Elimizden geleni yaptık, her zaman uğraştım; ciddiyim. Sırf babam istiyor diye üniversitede zerre kadar sevmediğim bir bölümü okudum. Birincilikle bitirdim üstelik! Sonra ne oldu? Pezevenk herif, beni evden kovdu! Tek bir kelime dedim diye üstelik! Bir kıza aşık oldum, deli gibi sevdim. Biliyor musun; bırakacaktım bu işi. Adam gibi bir iş bulacaktım, tüm bu çevreden uzaklaşacaktım. Tam ona anlatacakken beni terk etti. Hap sattığım karıları düzdüğümü söyledi ve basıp gitti. En yakın arkadaşımla birlikte olduğunu duyduğumda bütün kanım çekilmişti; yemin ederim, ya kendimi ya da onları vurmak istedim. Ama yapamadım; unutmayı denedim. Bir yıl boyunca aklıma getirmedim bile.” Gülümsedi, hüznü bütün karanlığı dolduruyordu. Uzaktaki kara yıldız parıltıları çok yakından geliyor gibiydi artık; bunu fark ettiğinde bile yüzündeki kırgınlık geçmedi. Devam etti; “Bu sabah bir yıl boyunca umursamadığım acısını yaşamak, tutmadığım yasını tutmak için uyandım. Bütün günümü ona adamıştım; tamamen o vardı. Ne kadar canımı yakarsa yaksın onu aklımdan atmayacaktım. Ama ne oldu?”
Us itiraz etti. “Haydi ama, bu kadar da kötü alma. Bunlar herkesin başına gelir; o son kız değildi hayatındaki. Ben hepsini gördüm; en azından iki tane daha olacaktı.” Eliyle altlarındaki görüntüyü işaret etti.
Cengiz adındaki iri yarı fedai Ali’nin gövdesine iki el ateş ettikten sonra ortağıyla birlikte onu dışarı çıkardılar.
“Sen biraz evvel göğsüne iki tane mermi yemeden önce böyle görünüyordu.”
Ali ince bir çizgiyi andıran sert dudaklarını gerdi. Gülümsemesi artık insan olmaktan çok öte duran yüzünde kaybolup gitti. “Anlamıyorsun be abi! Ben onu harbiden sevmiştim. O iki tane kız için hiçbir şey diyemem; ama bu akşam intihar edecektim zaten.” Uzun ve kıvrık parmağıyla aşağıyı gösterdi. Cengiz ve Ahmet küfürler eşliğinde Ali’nin cesedini taşıyorlardı. “Sen de söyledin: Bugün ölecektim. Öleceğimi biliyordum zaten... Anlıyor musun Bay İyilik Meleği?”
Us başını iki yana salladı. “Bir tek kelimesine bile inanmadım, anlamamakta ısrar da ediyorum.” Durdu, gözleri düşünceliydi. “Peki sana son bir şans versem. O mermileri umursama, Tanrı değilim; ama yine de sana sağlam bir kıyak yapabilirim. Gerçekten yaşamak ister misin? Devam etmek, o iki kıza bir şans vermek... İster misin cidden?”
Ali yuvarlak ve garip desenli gözlerinde mutlu bir parıltıyla ona baktı. “Hayır hoca, anlamıyorsun işte! Benim orada hiçbir şeyim yok. Burayı bugün keşfetmeme rağmen son derece huzurluyum.” İnce pençesini sert başına götürdü. “Gülünç gelecek; ama gitmek istemiyorum. Bir ailem yok orada, bir sevgilim de yok. Dostlarım ise bunlar işte. En kötü günümde ödemeyi geciktirdim diye ağzıma sıçtılar! Neden gideyim ki?”
Us itiraz etti. “Çünkü buraya ait değilsin, Semender…”
Ali ince ve pullarla kaplı omuzlarını silkti. “Nedenmiş? Burasını var eden ben değil miyim?”
“Hayır, tabii ki değilsin! Burası senin Araf’ın değil Ali; burası sadece...” Durdu, kollarını iki yana açıp etrafına bakındı. “Burası sadece boşluk Ali!” Sıkıntıyla yerdeki Semendere baktı. “Oğlum, Araf’ın bile yok, ne bok yiyeceksin burada bir başına? Benim de işim gücüm var, her zaman uğrayamam. Geberirsin sıkıntıdan.”
Ali kıkırdamaya başladı; “Saçmalama lan, taşak mı geçiyo’sun?! Geberirmişim sıkıntıdan, tatile mi geldik oğlum buraya? Takılırız şurada, kafa dinleriz azıcık, işte!”
Yeşil başını önüne eğdi. Cesedi evinin bir sokak aşağısında bir çöp kutusuna bırakılıyordu. Gülümsedi. “Kararlıyım Us, gitmek istemiyorum. Gördüğün gibi beş dakikadır buraya aidim üstelik.” dedi.
Karanlık yıldızların parıltısı son derece güçlüydü şu anda. Etrafını aydınlatmaya başlamışlardı. Başını kaldırdı ve uzaktan iki beyaz parıltı gördü. Küçük bir şaşkınlığın ardında tekrar onlara baktı. Şimdi de kızıla boyanmış gibiydiler.
Us dimdik yanında durdu ve derin bir nefes aldı. “Semender, bu sarayda istenmiyorsun, evladım!” dedi sıkılmış bir şekilde. “Uğraşamam senle, hadi siktir git!” diye devam etti Ali’nin alışık olduğu bir dille.
Ali kızıl-beyaz yıldız parıltılarının sönükleşmeye başlamasını çaresizce izlemeye başladı. Başını önüne eğdi. Yuvarlak ve içinde çizgili gözbebeklerini barındıran gözlerini kapattı. Kendini önce süzülür, sonra da düşer gibi hissetti. Us’un sesi yeniden oluşmaya başlayan kulaklarında yankılanıyordu.
“Sana son bir şans daha Semender. Bunu iyi değerlendir; etrafındakileri de umursama. Ve son olarak, biraz daha az küfret!”
*
Ali güçlükle elini uzatıp karnına bastırdı. Sol gözünü hafifçe araladı ve uzakta parıldayan iki sönük yıldızı tekrar gördü. Her nasıl olmuşsa bir çöp gibi atıldığı yerde sürünerek yaslanacak bir duvar dibi bulmuştu. Karnında büyük bir acı hissediyordu; bacakları ise tırnakları kadar ona yakındı, bir an cebinden bir kaval kemiği makası çıkarıp deriyi parçalayıp dışarı çıkan sivri uçlarını düzeltmeyi hayal etti. Sol yanında beliren kırmızı-beyaz yıldızlara ilgiyle baktı.
Önce bir çığlık ardından da tanıdık bir sesin sızlanmasını duydu. Başını olanca kuvvetiyle çevirdi ve sol gözünün kanlı bakışında yanında durana baktı.
“Aman Allah’ım, ne yaptılar sana?! Orospu çocukları, öldürmüşler! Seni öldürmüşler! Ali!”
Burun deliklerine özensizce sokuşturulmuş (Ali şu an onların yıldız olduğuna ve etrafı aydınlattıklarına inanıyor olsa da) pamuk tamponlar, şişmeye başlayan gözleri ve en güzelinden altın sarısı saçları ile bu öğleden sonra ruhunu sıkıp canını çıkartan şey tamamıyla karşısında duruyordu. Ali karnına bastırdığı elini ona uzattı ve önüne eğdiği başına dokundu. Ama kızın irkilme sebebi onun kanlı elinin başına dokunması değil; Ali’nin karnından fışkıran koyu renk kan olmuştu. Kız başını kaldırıp Ali’ye baktı. Perişan haldeki adam inanılmaz bir şey, ucunda et parçaları sallanan işaret parmağını patlamış dudaklarına götürüp özensizce bir sus işareti yapıyordu.
Kız, altın sarısı saçlarını hızla başının arkasına atıp moraran gözlerinden aşağıya süzülen birkaç yaşa aldırmadan Ali’yi kucakladı. Ali tekrar elini karnına bastırmaya çalışıyordu. Tüm gücü tükenmeden önce bir taksiye atlayıp en yakındaki hastaneye gittiler.
Birkaç hafta sonra Ali kendini hastaneden kaçacak kadar iyi hissettiğinde yanlarına Ali’nin son parasını alıp ortadan kayboldular.
Ali Demir o gün gerçekten ölmüştü; ama Menderes Demir kendisine verilen o son şansı gayet iyi değerlendirip herkesin arzulayacağı bir hayat kurdu. Güzel yaşantılarının devamında Us’un bahsettiği o iki kızı tanıma fırsatı buldu gerçekten de. Karısına olan aşkından daha az olmamak kaydıyla onları da sevdi ve karısının da rızasıyla onları da yaşantılarına kattılar. Bu küçük melekler şu an Menderes’e sadece ‘baba’ diyorlar.
Vedat adındaki uyuşturucu satıcısı bir yıl sonra suçüstü yakalanıp otuz yıla yakın ceza yedi. Cezaevinde tuvalete giderken bacak arasından bıçaklandı. Ana kan damarlarından birisinde beş santimlik bir yarıkla çok uzun süre yaşamadı. Şu sıralar, ucuz ve boktan uyuşturucu satamayacak olması haricinde keyfi yerinde; Araf’ta öldürttüğü torbacılardan Sodom ve Gomore’nin zevklerini öğreniyor. Bütün bu anlattıklarım boyunca hiç bahsetmediğim ilginç bir saplantısının karşılığı olarak da insan olmayan böğürtü ve boşalma çığlıkları arasında öldürdüğü bir sürü genç ve yakışıklı erkek gerekli ilgiyi kıyamete kadar göstereceklerine dair Us’a söz verdiler. Araf’ta mutlu bir yaşantısı var şu anda Vedat Bey’in. Herkes mutlu, o bile…
Bir grup sapık tarafından öldürüldükleri kayda geçen Cengiz ve Ahmet adındaki fedailer ise, Ali ve sevdiği kadın (onun şimdiki adı Aslı Demir) haricinde dünyanın geri kalanının o yirmi yedi Eylül günü ve gecesi ‘Ölüm’ olarak bildiği adam tarafından ziyaret edildiler ve acımasızca öldürüldüler. Fısıldaşmaların ötesine geçemeyen söylentilere göre, sabahın yedisinde bir börekçide günün en önemli öğününü yiyip gazete okurken, içeriye giren uzun saçlı, güzel giyimli ve mütemadiyen gülümseyen bir adam tarafından önce ikiye, sonra dörde, devamında sekize ve en son olarak da on altı parçaya ayrıldılar. Adamın bütün bu parçalama işi için toplam beş hamle yapmış olmasıysa garip bir ayrıntı. Bu onu sıradışı ya da insanüstü yapan şey olmalı –belki de uzun saçlı adamı böyle yapan şey espri anlayışıdır; bunu bilemeyiz. Ama bilinen bir şey varsa o da börekçinin başına gelenlerdir. Zavallı adam, yani börekçi, olaydan sonraki ilk altı ay hiç konuşmadı. Sonraki altı ay ise sadece ağladı. Üçüncü altı ayında kendini tamamıyla dinine verdi. Geçtiğimiz kurban bayramında sekizinci defa hacı olurken uzun saçlı adamı tekrar gördü. Kısacık kesilmiş bıyıkları, taranmış uzun sakalı ve sarındığı ihramıyla tamamen hazır olduğunu hissetti. Ona gülümsediğini söyleyen karısına göre adamın koluna girip oradan uzaklaştı, o günden beri hiç kimse (Arap morg görevlileri ve çöl yaratıkları dahil olmak üzere) onu görmedi. Börekçinin karısı şu an bir uyuşturucu satıcısı ile yaşıyor ve hayatından son derece memnun.
Kendisine Us denilmesinden aslında hiç hoşlanmayan, karanlık mizaçlı, kötü şakalar yapan Ölüm Meleği ise, Ali hastaneden içeri bir sedyeyle taşınırken bir bulutun üzerinde sinirli bir şekilde gülümsüyor ve sarayına girmeye çalışan Semender’e sakince küfürler ediyordu. Hemen yanındaki bulutu işgal eden ve kendisiyle aşağıdaki traji-romantik sahneye bakan Ali’nin anne ve babası ise onun bu tebessümüne kendilerince katılıyorlardı.
Ali’nin annesi yirmi sekiz Eylül sabahı saat altıyı on üç geçerken rüzgarın diline doladığı şu cümleleri etti arsızca; “Sözünü tuttuğun için sana minnettarım Us...”
Ve Ölüm meleği de karşılık olarak dedi ki, ilk bir sözcüğünün kudretini, parıldayan bir şimşeğin gürlemesi için öykündüğü o sesiyle:
“Listem çok ilginçtir kadın. Kocan ve oğlun yazarken bir milyon yıldır kullanmadığım inisiyatifimle dileğini yerine getirmemin sebebi ne sensin, ne de yanındaki çok bilmiş adam. Yalnız şurası bir gerçek ki; bu çocuk benim bir milyon yıldır iki kara yıldızın özünde saklı tuttuğum mutluluğu hak edecek kadar acı çekti yirmi beş kısa yılda. Hem ben istediğimi aldım; fazlasıyla hem de!”
Kadının duymadığı bir anda yanı başında beliren bir başka ölüye ise; o insanı rahatsız eden (Ne diyorum ben! Orada hiç insan yok!) sırıtışı yüzünden dökülürken, sıkıntılı bir şekilde şu cevabı veriyordu: “Ya Cengiz, siktin attın iyice kafamı! Evladım, ölmeyecekti o çocuk, numaraydı onlar, Allah Allah! Hem sen bir Semender’in ölebileceğini nereden biliyorsun?”
|