göLge #5 - Prematüre Düşler |
EDİTORYAL
Kendi ellerimizle dokuyup yataklarımızın başuçlarına astığımız düş kapanlarımıza takılan kabuslarımızla, yitip gitmelerinden korktuğumuz –düş kapanlarının başuçlarımızda yer almasının asıl nedeni- düşlerimizle, göLge birinci yılını doldurmuşken, karşınıza ilk çıktığında bir bebeğin saflığından, masumiyetinden ve bihaberliğinden ne kadar uzaktıysa; ilk sayısından itibaren beşinci ve ikinci yılının ilk sayısıyla yine aynı şekilde karşınıza çıksın istedik. Düş yorgunu zihinlerimizin eserlerini birer düş hekimi edasıyla kanlı ellerimizle yerlerinden söküyor ve beğeninize sunuyoruz!
Altı ay'ı aşkın bir sürenin sonunda " PREMATÜRE DÜŞLER " ile sayfalarımızı yeniden doldururken, göLge satırlarında ilk defa yer alan kalemlerle dönüş yaptık.
Zaman ilerledikçe göLge, bir Kuzgun ve bir Câdû'yla yetinmeyip kendine yeni yazarlar seçti ve gecenin içindeki göLge lerin sayısı ikiyken beşe çıktı. Düş yorgunluğunun üzerine eklenen, yeni bir sayının çıkışının altı aylık heyecanı ve stresiyle sözü daha fazla uzatmayarak sizi her biri bir diğerinden farklı bir düş kapanına takılmış yedi öyküyle sizi baş başa bırakıyoruz.
Ve Usta Poe'dan:
"!Bir düşün içinde bir düş mü
Bütün gördüğümüz ve göründüğümüz?"
Şevval "Câdû" Ateş
|
ŞEVVAL ATEŞ
|
|
|
BU SAYI'da, göLg€'de
MELEK - ŞEVVAL ATEŞ |

Balkon demirine dayadığı kolları arasından başını kaldırarak, sigarasından son ve derin bir nefes daha aldı. Oturduğu tabureden kalkarak gözlerini boğaz manzarasından ayırdı, yüzüne dökülen saçlarını toplayarak içeri girdi. Ne yapacağını bilemez bir halde bir sağa bir sola bakınarak bir meşgale edineceğini sanırken yatağı varlığını belli ederek gözlerini kamaştırdı. Son dönemde edindiği bir alışkanlıktı bu. Sorulara yanıt bulamıyorsan, düşüncelerden kurtulamıyorsan, gereksiz yüzlerin gereksiz gözleriyle karşılaşıp aynı yüzlerin gereksiz zihinlerinden çıkan sorularla da uğraşmak zorunda kalıyorsan; yat ve uyu! En basitinden bir kaçıştı bu.
|
 |
|
|
DÜŞ YOLCUSU - ŞEVVAL ATEŞ |

Hayatının boş geçen günlerinin ilki olmadığı gibi, sonuncusu da değildi. Bütün bir günü, adeta diğerleri gibi, acımasızca öldürmüştü. Baba yadigârı daktilonun başına önünde bir tomar dosya kağıdıyla oturmuş, düşünme zahmetine girişmeksizin, sözcüklerin kendi rızalarıyla kağıda dökülmelerini beklemişti. İnanması güç, kulağa gelişi ise komik de olsa, tam on sekiz saat boyunca orada öyle oturmuş ve bir kelime olsun yazmayı beklemişti. Müzik setindeki toplamı bir saat süren on dört parçanın her birini bu süre zarfında on sekizer defa dinlemişti.
|
 |
|
|
PREMATÜRE DÜŞLER - GALİP DURSUN |

"Bu öykünün henüz yazılmış bir sonunun olmaması ikimizin de ölümsüz olduğunu göstermez. Sadece biraz şanslıyız, o kadar; en azından şu ân'a kadar sen öyleydin..." Silahını hızla duvara vurdu. "Duydun mu, orospu çocuğu?!" Duvarın dalgalanmaya başlamasına pek aldırır gibi görünmüyordu. "Elinden geleni yap, durma! Önünde sonunda oraya gelip beynini bu anasını siktiğim duvarlara yapıştıracağım. Sol lobundan arda kalanlarla adımı, sağ yanının pisliğiyle de sana neler yaptığımı yazacağım!"
|
 |
|
|
HAY AKSİ! - IŞIN BERİL TETİK |

Merdivenlerden aşağı inerken dikkatle komşularının kapılarını inceliyordu. O kırmızı işareti unutmuş değildi ve yapanı yakalarsa bir çift lafı olacaktı. İkinci kattaki komşunun kapısına geldiğinde, kendi kapısından başka işaretli kapı olmadığından neredeyse emin olmuştu. Ancak önündeki kapıyı görür görmez yanıldığını hemen anladı. Bu kapıda da tebeşirle çizilmiş kırmızı renkli bir çarpı işareti vardı. Salih kaşlarını çatarak işarete baktı ve kendi kapısıyla bu kapının ortak noktalarını düşündü. Bu dairede oturan Altan da kendisi gibi bekardı; hatta ondan bir adım öndeydi, seneler evvel boşanmıştı.
Apartmanda bekar olan sadece ikisi vardı, geri kalanların hepsi çocuklu ailelerdi. Kaşları daha da çatılarak homurdandı; "Ne yani, bekarları dışlamak için yapılan bir çeşit fişleme mi bu?"
|
 |
|
|
NANNA - IŞIN BERİL TETİK - GALİP DURSUN |

Çarpışmanın şiddetiyle koridor duvarına savrulan Nanna yere yığıldı. Adam bunu fırsat bilip, ayı pençesi büyüklüğünde ellerini Nanna'nın boynuna dolayarak sıkmaya başladı. Kanlı, delirmiş gözleri hızlı hızlı oynarken ağzından neşeli homurtular çıkıyordu. Nanna boğazındaki kıskaçtan kurtulmaya çalışarak debelendi. Gittikçe nefesi kesiliyor, gözleri kararıyordu. Gayretle elini adamın boynuna götürdü. Adam komik bir şey söylemiş gibi kıkırdadı.
"Ne o? Yoksa beni ellerinle mi boğacaksın?"
|
 |
|
|
AYRIKOTU - KORAY GÜNYAŞAR |

"Allah senin cezanı versin Selim!"
Aslında cümlenin sonunu tamı tamına duyduğum söylenemez; sadece boşlukları doldurarak bir tahmin yürüttüm. Cümlenin sonunu duymak için bekleyemezdim; çünkü kapıdan çıkarken, cümlenin başını oluşturan kelimelerin ardından karımın otuz yedi numara terliklerinden birinin de kapıya doğru yöneldiğini biliyordum. Bu zalim ikiliyi bertaraf etmek için kalkanımsı bir şekilde ardıma aldığım dairenin kapısı, beni karımın şerrinden bir nebze olsa da uzak tuttu. Yine de beladan uzun süre ‘uzak' kalamazsınız. İş çıkışı bu kapıdan tekrar girmek ve otuz yedi numara terliğin dayanılmaz ağırlığını suratımda hissetmek zorunda kalacağımı da biliyorum. Yine de şanslıyım; bugün Salı! Tabii buna şans denirse! Zira küçük ucubem ve ucubeden öte arkadaşları gelenek olduğu üzere biraraya gelerek konken oynayacaklar.
|
 |
|
|
ATEŞ ENGİZİSYONU - ALİ KAMİL YENİAY |

Zihin teması sona erdiğinde herkes kendini yerde buldu. Şövalyeler engizitörleri ve Hakim'i kaldırdılar. İki Engizisyoncu birbilerine baktılar ve başlarıyla Azmodai'ye "evet" anlamında bir işaret yaptılar. Azmodai ayağa kalktı ve katedraldeki herkesin duyabileceği bir ses ile engizisyon duasını okumaya başladı;
"Tanrının adıyla alınan karar ile suçlu bulundun.Tanrının gözüyle suçun ispat edildi. Tanrının eliyle cezalandırılacaksın.Ateş tüm günahları temizler!"
|
 |
|
|
|