
but still longer are the nigths than days as I wither away
Came the man of crown with sound of war drums beat
Said no sword arm's strong enough without my two good feet.”
Bulutlar beyazlığını yitirerek griye gülümserken ve sokak lambaları, geceyi selamlamak için yanmaya başlamışken; kışı müjdeleyen rüzgarın içeri girmesine ve beni ürpertmesine izin veriyorum. Sonbaharla kış arasındaki bu geçiş döneminde, yaşayıp da geride bıraktığım günleri anımsamaya çalışıyorum.
Sanki, ben de sonbahardan kışa geçiyorum, hiç sonu gelmeyecek bir döngünün içindeymişim gibi... Bu anın tadı bozulmasın ve anılarıma eşlik etsin diye, geçmişten güzel bir melodi seçiyor yüreğim. Bir halk çalgısının notalarının yankısında, üniversite yıllarıma geri dönüyorum…
Cebimdeki üç kuruşun hakkını verircesine kıytırık bir kağıtla kaplanmıştı cd. Vaktimin yarısını tükkettiğim yollarda, akşamüstü havasının melankolisinde ve gecenin suskunluğunda eşlik etmişti bana aylarca. İlk zamanlarda sadece müzik, sonraları dostlarla dinlenilen bir albüm ve nihayetinde, sözcüklerin saklı tuttuğu anlamları keşfetmem için, önümde açılan bir kapı olmuştu. Şimdiyse, eski bir eşyaya dokunmakla ve tozların uçuştuğunu görmekle aynı hissiyatı yaratıyor içimde. Toy zamanların özlemi, yaşanılan acıların komikliği ve komikliğin buruk hüznünü taşıyor odama. Klasikleşmek böyle olsa gerek?! Aradan geçen zamana aldırmadan, notaların yüreğe değdiği noktalar ve yaydığı titreşimler aynı. Fakat, aradan geçen zamanı da hesaba katarak, notaların yarattığı hissiyat gözleri buğulandırmakla meşgul şu anda.
Bu kadar kelimeyle anlatmaya çalıştığım – ama yine de yetersiz olduğuma inandığım – albüm, Amorphis’ e ait… 1999 yılında raflarda yerini aldı Tuonela. Sonbahar renkleriyle bezenmiş bir fonda, yapraklarla dolu bir dal resmi vardı sadece. The Way diyerek açılış yapıyordu enstrümanlar ve Summer’s End diyerek bitiriyorlardı bu yolculuğu. Melodilerin hüznü, bazı kimselere sulu bir aşk yolculuğu yaşatsa da; aslında onlar, belirsiz bir eskiliğe mahkum olmuş mitolojik bir öyküyü anlatıyorlardı; aşka indirgenemeyecek kadar eski, sadece aşka şartlandırılamayacak kadar kutsal bir öyküyü…
Grubu sevenler tarafından, sürekli kıyaslamaya gidilmiş ve birtakım kimseler tarafından, hakkı bir miktar yenmiş bir albümdü Tuonela. Şarkıların yumuşaklığı, içlerinde barındırdıkları melankolik tınılar ve hatta vokal yapısı grubun geçmiş albümleriyle kıyaslanamayacak düzeydeydi. Öyle ki, grubun, death’ten doom’a kaydığı bile söylenmişti. Değişimlere rağmen, albümden memnun olan ve şarkıların tarzı konusunda bir sürprizle karşılaşmadıklarını söyleyenlerin sayısı da fazlaydı. Aslında, bu gerçekten bir sürpriz değildi; çünkü Amorphis, bazı şarkılarıyla bu albümün müzikal yapısının da sinyallerini vermişti. Doom tarzı ağır basmakla birlikte, kullanılan enstrümanlardan ve şarkı sözlerinde anlatılanlardan yola çıkarak, albümün folklorik bir yapı taşıdığını bile söyleyebilirdik. 
Gerçekte, bütün bu teknik zırvalamalar hoşuma gitmedi hiçbir zaman. Tarzı, sözleri, konsepti vb. nasıl olursa olsun; önemli olan müzik ve müzikteki samimiyetti. Tuonela, bu işin başarıyla yapıldığı bir albümdü. Bunun en büyük kanıtı da, yedi sene geçmiş olmasına rağmen, albüme dair hala söyleyecek sözümün olmasıdır. Bu kadar içsel bir kanıtı kabul ediyorsanız tabii…
Anlatmaya çalıştığım bu albüm, başından sonuna bütün parçalarıyla, etkisini hiç yitirmeyecek bir büyüydü ve şu anda, beni etkisi altına almış, kendi akışına uygun ritmlerle gelgitlere sürüklüyor ruhumu. Kaşiflere sesleniyorum: Yeraltında, keşfedilememiş şeyler var hala…
| < Önceki | Sonraki > |
|---|










